Tanıtım❤️🔥
Ana karakterlerimiz:
1.Cihan Korkmaz.(Aşiretin gözde çocuğu)
2.Meryem Aydın. (Öğretmen)
Cihan Korkmaz, yirmi yedi sini yeni doldurmuştu. Genç yaşına rağmen aşiretin en gözde evladı sayılırdı. Onun bir büyüğü Cem, bir küçüğü Mert vardı ama işleri en çok Cihan yürütürdü. Babası Kasım Korkmaz, onda öyle bir ışık görmüştü ki, çoğu yükü artık ona devretmişti. Kardeşlerinin zaman zaman duyduğu kıskançlığa aldırış etmeyen Cihan, sert mizacı, keskin bakışları ve soğuk duruşuyla çevresinde hem saygı hem de mesafe uyandırıyordu.
O sabah da gözlerini açtığında derin bir nefes aldı. Burnuna yayılan o tanıdık koku, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme bıraktı.
— Ah be anam… Yine yapmışsın yapacağını, diye mırıldandı kendi kendine.
Sucuklu yumurtanın kokusu çocukluğundan beri evin sabahlarını süslerdi.
Yatağından kalktı, odasındaki lavaboya yöneldi. Soğuk suyla yüzünü yıkayıp, aynada kendine kısa bir bakış attı. Ardından gardırobunu açtı. Eli, alıştığı gibi koyu renklerdeki gömleklere gitti. Siyah bir gömleği alıp, üstüne geçirdi. Düğmelerini yavaşça ilikledi; gömleğin yakasında bıraktığı sert çizgi, onun karakterine yakışır bir ağırlık katıyordu.
Hazırlandıktan sonra ağır adımlarla aşağı indi.
Salonun ortası çocuk sesleriyle şenlenmişti. Küçükler oradan oraya koşturuyor, gelinler kahvaltı sofrasını hazırlamakla meşguldü. O an, gözleri en küçüğe takıldı. Dört yaşındaki Elif… Kardeşi Mert ile Aylin’in kızı. Tombul yanaklarıyla amcasına gülümseyince Cihan dayanamadı, onu kucağına aldı. Elif’in minicik elleri amcasının boynuna dolanırken, Cihan’ın sert yüzünde yumuşak bir ifade belirdi.
Diğer çocuklar da koşarak yanına geldi. Cem’in çocukları Yusuf ve Fatma…
Yusuf on yaşındaydı, kıpır kıpır, zeki ama bir o kadar da yaramaz. Hiç yerinde durmaz, sürekli ortalığı karıştırırdı. Fatma ise altı yaşındaydı; utangaç bakışları, sessizliği ve zarif halleriyle abisinin tam zıttıydı.
Cihan hepsinin saçlarını tek tek okşadı, küçük yanaklarına öpücük kondurdu.
— Amcalarının bir tanecikleri… dedi kısık ama sevgi dolu bir sesle.
Evdeki herkes onun sertliğini bilirdi ama çocukların yanında bambaşka bir Cihan ortaya çıkardı hep.
Cihan çocukların başını okşadıktan sonra gülümseyerek seslendi:
— Hadi bakalım, gidin bahçede oynayın. Masa hazır olana kadar, hava güzel biraz koşun bakalım.
Yusuf hemen sevinçle kapıya koştu, Fatma usulca peşinden gitti. Küçük Elif ise kollarını açarak tekrar amcasına baktı ama Cihan onu yere bırakıp sevgiyle yanağını sıktı.
— Git bakalım kuzum, biraz sen de hava al.
Çocukların ayak sesleri uzaklaşırken Cihan ağır adımlarla mutfağa yöneldi. Evde çalışanlar olmasına rağmen annesi kahvaltıyı kendi elleriyle hazırlamayı severdi. “Yemek evin bereketidir” der, torunları ve evlatları için mutfağa girmekten asla vazgeçmezdi.
Kapıdan içeri adım attığında annesi Emine Hanım’ın mutfakta, sırtı dönük halde kahvaltılıkla meşgul olduğunu gördü. Bir an durdu, köşedeki hizmetlilere parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmalarını işaret etti. Ardından sessiz adımlarla yaklaştı ve ansızın annesinin beline sarıldı.
Emine Hanım irkildi, elindeki kaşığı düşürüyordu neredeyse. Arkasına dönüp oğlunu görünce hafifçe koluna vurdu.
— Eşek oğlu eşek! Korkuttun beni!
Cihan kahkaha attı, annesinin yanağına bir öpücük kondurdu.
— Emine Sultan yine döktürmüş…
Emine Hanım gülümseyerek oğlunun saçlarını okşadı.
— Evlatlarım, torunlarım için yapıyorum oğlum. Hadi git sofraya, biz de geliyoruz.
Cihan, şakacı bir tavırla selam verir gibi başını eğdi.
— Tamam Sultanım.
Sonra oturma odasına yöneldi. Çocuklar bahçeden eve dönmüş.Evde ise mis gibi kahvaltı kokusu vardı.
Cihan oturma odasına geçtiğinde herkes çoktan masa başına oturmuştu. Babası Kasım Ağa, abisi Cem, kardeşi Mert, gelinler Zehra ve Aylin yerlerini almıştı. Çocuklar ise kendi sandalyelerinde sabırsızca önlerindeki tabaklara bakıyorlardı. En son masaya Cihan oturdu, onun ardından annesi Emine Hanım geldi.
Herkes kahvaltıya başlamaya hazırlanırken birden Kasım Ağa’nın gür sesi yükseldi. Sanki odanın havası bir anda değişmişti.
— Bu çayın rengi ne böyle hanım!
Emine Hanım irkilerek kocasına döndü.
— Ne oldu ağam? İstersen değiştireyim.
Kasım Ağa kaşlarını çatmış, bakışlarını sertçe eşine dikmişti.
— Sana demedim mi benim çayımı sen doldur diye!
Masada bir sessizlik oldu. Gelinlerin bakışları kısıldı, çocuklar kaşıklarını bile oynatamadı. Emine Hanım ise hiç itiraz etmedi. Onun huyunu herkes bilirdi: Kasım Ağa’nın sözünü hiçbir zaman ikiletmezdi. Derhal ayağa kalkarak kocasının bardağını aldı, taze çayı kendi elleriyle doldurdu.
Bu evde, bu aşirette erkek ne derse oydu. Kadınlar daima geri planda, itaatkar olmalıydı. Emine Hanım yıllardır bu düzenin içinde büyümüş, buna alışmıştı.
Cihan masada otururken, babasının öfkesini izledi. İçinde küçük bir sıkıntı kıpırdandı ama sesini çıkarmadı. Çünkü o da bu düzeni doğru kabul ederek yetişmişti.
Masada bir anlık gerginlik yaşansa da kimse sesini çıkarmadı. Emine Hanım, eşinin çayını doldurup yerine geçti. Kasım Ağa’nın sert bakışları masanın üzerinden geçerken, o anda ortamı kurtaran çocuklar oldu.
Yusuf, tabağında ki zeytini Fatma’nın önüne yuvarladı. Fatma hafifçe kızardı, dudaklarını büküp abisine ters ters baktı.Fatma zeytini hiç sevmezdi abisi de bunu bildiğinden her seferinde bunu yapardı.Bu manzarayı gören küçük Elif kahkahalarla gülmeye başladı. Kahkaha sına Yusuf da katılınca masa yeniden şenlendi.
Cihan, göz ucuyla babasına baktı.Kasım Ağa’nın kaşları hâlâ çatık olsa da dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. Çocukların masum neşesi, sofradaki gergin havayı dağıtmıştı.
***
Kasım Ağa, derin bir nefes alarak sessizliğini bozdu:
— Cihan.
Cihan başını kaldırıp babasına baktı.
— Efendim baba, diye yanıt verdi.
Kasım Ağa, çay bardağını masaya bıraktı ve ağır hareketle oğluna döndü.
— Sana dün söylediğim işle ilgili… Gitmen gereken yere bu gün git. Salih Usta seni bekliyor.
Cihan derin bir nefes aldı, kaşlarını hafifçe çatarak kararlı bir sesle:
— Tamam baba, bugün hallederim, dedi.
Masada kısa bir gerginlik çöktü. Cihan, babasının işle ilgili ona daha çok güvenmesinden ,kardeşlerinin ve onların eşlerinin bu durumdan rahatsız olduklarını, ince bakışlarından ve fısıltılarından sezebiliyordu. İçinde kısa bir sıkıntı kıpırdayıp kalmıştı ama sessizce masadan kalktı.
— Görüşürüz, ben işlerimi halledeyim diye mırıldandı.
Ayakkabılarını giyip omzuna hafifçe montunu attı ve ağır ama kararlı adımlarla evden çıktı. Masadaki sessizlik kısa süreliğine bozulmuş olsa da, herkes Kasım Ağa’nın gözlerindeki Cihan’a duyduğu güvenin ağırlığını hissediyordu.
Cihan arabasına bindi, konaktan ayrılırken aklında tek bir şey vardı: Babasının söylediği işi halletmek. Kasım Ağa’nın takı işiyle ilgilenmesi, evdeki herkesin bildiği bir durumdu; birkaç değerli ustası vardı ve bunlardan biri de işinin ehli Salih Usta’ydı.
Cihan çarşıya vardığında Salih Usta’nın dükkanına girdi. Gerekli taşı özenle Salih Usta’ya uzattı.
— Tam zamanında getirdin, dedi Salih Usta, gözlerinde memnuniyetle.
— Ne demek ustam, yine ne güzel takılar yapacaksınız, vallah merakla bekliyorum, diye yanıtladı Cihan.
Salih Usta hafifçe gülümsedi. Ağır adımlarla dolabın yanına yürüdü ve içeriden küçük bir kutuyu aldı, Cihan’a uzattı.
— Ne bu ustam? diye sordu Cihan, merakla kutuya bakarken.
— Aç bakalım, dedi Salih Usta, gülerek.
Cihan kutuyu açtı ve gözleri faltaşı gibi açıldı. İçinde, yakut taşlı, eşsiz bir yüzük duruyordu. O yüzüğü hangi kadın görse, bir anda aşık olurdu.
Cihan yüzüğü hayranlıkla incelerken Salih Usta’ya dönüp şakayla:
— Ustam… bana evlenme mi teklif ediyorsunuz, yoksa?
İkisi bir kahkaha patlattı. Salih Usta ciddi ama tebessümle:
— Evet evlat, bu yüzük senin için. Bir gün gelin kızımıza takacaksın.
Cihan bir an durakladı, sonra hafifçe gülerek:
— Aman ustam… Ne gelini bilmiyor musunuz beni? Benim gibi kaba birine kim sabır edebilir ki? Hem ayrıca, evlenmeyi düşünmüyorum.
Salih Usta yüzüğü Cihan’dan alıp yerine koydu, bakışlarıyla onu biraz sınar gibi:
— Bir gün gelip benden bu yüzüğü almak için yalvaracaksın evlat.
Cihan gülerek başını salladı:
— Tamam ustam.O gün gelirsee... bakarız.
Vedalaşıp dükkândan çıktı, kahkaha ve yüzüğün büyüsünün etkisi hâlâ aklında yankılanıyordu.
Cihan, Salih Usta’dan çıktıktan sonra, vakti olduğunu düşünerek çarşıda biraz dolaştı. Dükkanların vitrinlerine göz atıyor, insanların telaşını izliyordu..
Biraz daha gezdikten sonra Cihan çarşıdan çıkıp arabasına bindi. Motoru çalıştırıp vitesine geçip yola koyuldu. Tam hızlanırken, önünde bir kız geçti Cihan hemen ayağını frene koyarak arabayı durdurdu.Kızla araba arasında bir milim kalmıştı. Hızla aşağı indiğinde, karşısında öfkeli bir kız duruyordu; suratındaki kızgın ifade neredeyse ateş saçıyordu.
— Hanım efendi, yola baksanıza, dedi Cihan kaşlarını çatarak.
Kız gözlerini kısıp sert bir sesle yanıtladı:
— Asıl sen yola bak! Az daha üstümden geçiyordun.
Cihan kaşlarını kaldırdı, hafif alaycı bir tonda:
— Üstünden araba geçmesini istemiyorsan, dikkatli olacaksın, dedi. Ardından arabasına geri binip motoru çalıştırdı.
Kız, hâlâ kızgın bir şekilde bağırdı:
— Dağ ayısı, nolacak? Dağdan indiğin o kadar belli ki, bir özür bile dilemedin!
Cihan kıza sinirli bakışlarla bakıp bakıp sert bir tonda:
— Çatdık yaaa! dedi.
Kız, hırsla arkasını dönüp uzaklaşırken, Cihan arabasında hafifçe başını sallayarak sinirle direksiyona yeniden hakim oldu.Daha önce hiç bir kızdan laf işitmediği için kendini güçlükle ele alıyordu.
"Tamam oğlum kendine gel.Kaçığın tekiii işte"
diyerek arabayı çalıştırıp oradan uzaklaştı.Ama bilmiyordu ki bu karşılaşma son olmayacaktı.