1 | Elleri Yanmış Melek PART 1

3693 Kelimeler
| Elleri Yanmış Melek | Bölüm Şarkıları | i hold you • the way | ~ Rüzgâr zihnimi yakıp, yıkacak kadar güçlüydü. Bir o kadar da sarsıcı. Zihnimde yeşeren düşünceler üst üste bindiğinde her anım onunla dolup taşıyordu. Bundan sadece birkaç yıl önce her şey daha da farklıydı. Umut vaat eden cinsten güzel ve eşsizdi. Lâkin hiçbir şey aynı kalmamıştı, zaman içinde körelmiş bıçak başka bir bıçakla keskinleşiyordu. Acının üstüne acı biniyor, yaralar kapanmak bilmiyordu. Burası geçmişin üstünden yellerin estiği tek yerdi. Belki de sonsuza kadar tek olacaktı. Bilemiyordum. Dudaklarımın arasından sızan sigara dumanını içime çektim. Bu öyle bir çekişti ki ciğerlerim yıllar sonra ilk kez ziyafet çekiyor olmalıydı. Zamanla ilacımın elimdeki illet değil de daha acı verici şeyler olduğunu keşfetmiştim. Ojelerimin siyah kısmından kalan yerleri silinmiş, tırnaklarım daha da uzamıştı. Kenarları ise yolunmuştu. Zaman size her şeyi unutturabilirdi ama burnunuzdan da getirebilirdi. Her şey rus ruletine bağlıydı. Geçmişi her gün yeniden soluyordum. Karşıma dikilmiş adam, gözlerimi diktiğim şeyin tırnaklarım olmasıyla içten içe kuduruyordu. Buna adım kadar emindim. Üstümdeki deri ceket, havanın giderek daha da bunaltıcı bir hal almasıyla tenime yapışmıştı ve midemi bulandırıyordu. Havanın bu mevsimde bu kadar değişken olması rahatsız ediciydi. Yazı geride bırakıp, sonbahara kucak açmıştık. Ağaçlar yapraklarını dökmeye çoktan başlamıştı. "Hakan," elimdeki sigarayı yere atıp, siyah topuklu botumun ucuyla ezdim. Ardından kollarımı sıkıntıyla göğsümün önünde birleştirdim. Göğüs kafesim artık daha da daralıyor, beni kalp hastası gibi hissettiriyordu. Aldığım nefes yetmiyordu, acı çekiyordum. "Sence de burası benim anlattığım yere benziyor mu? Daha klas ve gözle görünmeyecek kadar ücra bir yer olmasını istedim." Kafamı kaldırıp beni getirdiği yere ve işlek caddeye baktım. Aldığım nefesi vermeden konuşmaya devam ettim, "Sana dediğim yerle buranın yakından uzaktan alakası yok. Ben dükkan açmayı planlamıyorum, atölye açacağım. Anladın mı? Tek istediğim her şeyini yeniden dizayn edebileceğim, dört duvarı olan, kahrolası bir atölye." Dişlerimi sıktım ama söylediğim her kelimede sakinliğimi korudum. Hakan'ın havaya kalkmış kaşları ve pörtlek mavi gözleri bir süre yüzüme baktıktan sonra yola kaydı. Aldığı sesli soluğu işittim. "Pekala, bir yer daha var. Belki beğenirsin, orayı da görelim. Ha? Ne dersin?" Kafamı sıkıntıyla sallarken, aldığım soluğu sinirle verdim. Hakan hayatımda gördüğüm en salak adamlardan biriydi. Bu işi yıllardır yapıyordu ve hala batırmamıştı. Bu fazlasıyla mucizevi bir şey olmalıydı, berbat bir emlakçıydı. Hatta emlakçıların yüz karası olmalıydı. Siyah arabası petrol istasyonlarında verilen iğrenç spreylerden kokuyordu. Terli bir bedene parfüm sıktığınızda o kokuyu gidermek yerine daha berbat kokmasını sağlarsınız ya, öyleydi işte. Hakan'ın hemen yanına, yolcu koltuğuna oturup, arabayı çalıştırmasını beklerken pencereyi açmak için yanımdaki tuşa sertçe parmağımı bastırdım. Pencere yavaş yavaş aşağı doğru kayarken içeriyi kaplayan havayı derin derin soludum. Harika. "Gideceğimiz yer tam olarak nerede kalıyor?" Hakan gözlerini yoldan ayırmadan, "Samanlı yolu üzerinde, Darağacı caddesi." dediğinde kafamı onu onaylarcasına salladım. Orayı biliyordum. Aslında insanların pek uğramadığı sıradan bir caddeydi. Merkezden bir hayli uzaktı. İdeal bir yer olmasa da istediğim şeyi sağlıyordu. Kuş uçmaz kervan geçmez... Yol boyunca Hakan'ın biraz daha zaman verirsem daha iyi yerler bulacağı ile alakalı konuşmasını dinledim. Gözüm yolda, ellerim ise telefondaki oyundaydı. Ben, Öz Hece. Artık 27 yaşında gerçek bir işsizdim. İçimdeki çocuk uzun zaman önce ölmüştü ama bilirsiniz, ölü bir bedeni ancak hayal kırıklarıyla ayakta tutabilirsiniz. Başarı onları sadece oyalardı. Hayal kırıkları ise hırs getirirdi. Yaşam savaşı için biraz hırslanmak yeterliydi. Fazlasının öldüreceğini herkes bilirdi. Araba pürüzsüz yolda hızla ilerlerken birkaç dakika sonra durdu. Bu kadar hızlı gelmemiz ya Hakan'ın benden bunalmasından kaynaklanıyordu ya da geldiğimiz yer sandığım kadar da uzak değildi. Hakan kafasını bana çevirdiğinde ona bakmadım. Karanlıkta parlayan sokak ışığına gözlerimi dikip, arabanın kapısını açtım. Soğuk hava ensemde biriken terin sırtıma doğru yol almasına neden oldu. İçim garip bir hisle ürperdi. Gül teyzenin zamanında dedikleri kulağımda yankılandı, dua et kızım, ecel arkandan geçmiştir. Kafamı anlamsızca sallayıp aklımda beliren görüntüleri köşeye ittim. Karanlık adeta tüm sokağa işlemiş, caddeyi sessizlikle kaplamıştı. Yankılanan topuk sesinin sahibi bendim. Hakan hemen önümden ilerlerken, bahsettiği yere doğru telefonunun ışığını tuttu. Ardından durdu. Birkaç adımda ona yetişip bahsettiği yere baktım. Gözlerim kısılırken önce bahçesini sonra da binayı baştan aşağı süzdüm. İki katlı bir ev gibi duruyor olsa da dükkandı hatta daha çok galeri gibi duruyordu. Dışarıdan eski görünen yapısına rağmen duvarlarının sağlam olduğu fazlasıyla belliydi. "Bence istediğin yer tam olarak burası. Aslında ilk burayı gösterecektim lakin bilirsin, fikrini değiştirebileceğini umdum. Her zamanki gibi," itici bir şekilde gülümsediğinde suratına düz düz baktım. "Hakan, eğer beni buraya en başında getirseydin tüm günün benimle birlikte heba olmazdı." Onun aksine suratım hala donuktu. "Her neyse geçelim mi?" Diye sorup dükkana doğru adımladım. Cebinden anahtarını çıkardığında telefonumun flaşını açıp, kilide doğru tuttum. Kapı aralandığında bana öncelik verip, geçmem için kapının önünden çekildi. Temkinli adımlarla içeri girdiğimde flaşı etrafa tuttum. Tam başımın üstündeki lamba cızırdayarak açıldı. Gözlerim bir anlığına kamaştığında, etrafa beliren siyah noktalar hızla yayıldı. Aydınlanan dükkanla her şeyi daha net gördüm. Hakan tam arkamda, evin özelliklerini sıralarken onu duymuyordum bile. Bu eski duvarlar önceden kimlere kucak açmıştı? Şimdi kime yuva olacaktı? Aklımda beliren soruların arkası kesilmedi. Ellerimi soyulmuş duvarın üstüne sürüp odayı arşınlarken, avuç içimle duvara vurdum. Pat. Pat. Pat. Ses kulağımın içinde yankılandı. "Alıyorum." Hakan'a döndüm, "Yarın satıcının banka hesabına ödemeyi yaparım sende belgeleri hazırlarsın." Kafası karışmış gibi kaşlarını çatarak etrafa bakındı, "Yalnız o iş o kadar kolay değil, belgelerin hazır mı?" Ona bir aptalmış gibi baktım, çünkü öyleydi. "Hakan neden burası için sana geldim biliyor musun?" Ona doğru attığım her adımda odanın içini topuklu ayakkabımın sesi doldurdu. Dudağımın kenarı kurnaz bir tilkiyi anımsatırcasına kıvrıldı, kafasını iki yana salladı. "Çünkü işimi daha hızlı halletmen için," önünde durup, gözlerinin içine baktım. "Beni anlıyor musun?" ellerimle kravatını düzeltip gülümsedim. Verdiği nefesle aynı anda konuştu, "Tamam o zaman, seni merkeze bırakayım mı?" "Hayır gerek yok, taksi çağırırım." Kafasını sallayıp, elindeki anahtarı uzattı. Gözleri hala bunu onaylamadığını iddia edercesine bakıyordu. Avucumun içine hapsettiğim anahtarı sıkı sıkı tuttum. "Hayırlı olsun," Tek yaptığım kafamı eğmek oldu. Burası sadece köhne bir atölye olmayacaktı. Evim, yuvam ve hayatım olacaktı. Kafamı geriye atıp, örümcek ağı ile sarmalanmış tavana baktım. Artık nefes alabiliyordum. Gerçekten. Nefes alabiliyordum. Bir süre daha evin içinde dolandım. Oda sayısı azdı, hem ev hem de çalışma alanı olarak idealdi. Birkaç boya ve dizayn işiyle toparlanabilecek kadar durumu iyiydi. Kafamda kurduğum kadar büyük ve geniş olmasa da aklıma yatacak kadar idare ederdi. Dört duvara sığmayan hayatım, binlerce odalı bir evde bile rahat edemezken aldığım nefesi içli içli verdim. Rahat etmek benim için hayalden öteydi. Eğer hayatınız kötüyse hep kötü olurdu, siz onu iyileştirirken daha kötüsü daha acısı yakanıza yapışır hesap sorardı. Sen kimsin? Neden mutlusun? Bunu hak etmiyorsun. Bunu hak etmiyordum. Hayatımdaki hiçbir şeyi hak etmiyordum. Cam kırıklarıyla dolu bir dünyaya gözümü açmıştım ve aldığım her nefeste daha çok batıyorlardı. Katlanılmaz değildi, sadece alışmak artık daha zordu. Taksi çağırmak için telefonu açıp, elimdeki anahtarla kapıyı kilitledim. Kulağım ve omzum arasındaki telefon bir süre çaldıktan sonra açıldığında anahtarı cebime attım. Parmaklarımın arasında tuttuğum telefonla birlikte dikelip, durağa açık adresimi verdim. Darağacı caddesi ismini yaşatan bir yerdi. Ölü gibiydi. Gereksiz derecede sessiz ve huzurlu. Etraftaki evlerin neredeyse hepsi bahçeli ve boyalıydı. Bunu karanlığa rağmen anlayabiliyordum. Sokak baştan sona beyaz, eski lambalarla ışıklandırılmıştı. Otantik bir havası olduğu doğruydu ama bunu yaşattığı konusunda henüz bir şeyler söylemek için erkendi. Birkaç adımla olduğum yeri geçip, kahve dükkanları ve lokantaların bulunduğu sokağa girdim. Taksi gelene kadar etrafı keşfetmeye koyuldum. Attığım her adımla yeni bir yer görüyordum. 1980's Butik. Narlıdere Kahvehanesi, Aya Fotini Kilisesi ve Fransız Gelinlik Evi. Karanlıkta görebildiğim tek yer buralardı. Gündüz gözüyle gelip iyice dolaşmam lazımdı. Sokağın başında görünen taksinin kornası kulağımda çınlarken, adımlarımın yönünü değişip taksiye binmeden önce son kez yuvama baktım. Güzel günler beni bekliyordu. Her şeye rağmen. Takside geçen süreyi hesaplayamadım. Zaten uzun bir süre önce zaman algımı yitirmiştim. Çok ama çok uzun bir süre önce. "Abla geldik," Kafamı kaldırıp saçı sakalı birbirine girmiş şoföre baktım ardından dalgınlıkla elimi çantamın içine daldırıp cüzdanı çıkardım. Bir miktar parayı taksiciye uzatıp, kapıyı açıp çıktım. Artık kendi evimin önündeydim demek isterdim ama burası hiç evim olmamış gibiydi. Bir ömrü geçirdiğim dört duvar beni geçmişe sürükleyip, yerle bir ediyordu. Duvara sinmiş neşeli kahkahaların arasına karışmış çığlıklarla doluydu bu ev. Hayır delirmiyordum. Ben delirdiğim de yaşım daha küçüktü ve belki de konuşmayı yeni öğrenmiştim. Zihnimdeki acı çok önceden oraya yerleşmişti. Tabii deliliğim de. Apartmanın girişinde, çantamın ön cebindeki anahtarımı çıkarıp büyük kapıyı açtım. Demir kapı ve binanın içi daha yeni boyandığı için berbat kokuyordu. Gitmeden önce yönetici son vurgununu da bu şekilde yapmıştı. Üçüncü kata kadar elimden geldiğince az nefes alarak çıkmaya çalıştım. Bir yerden sonra artık kokuya alışmıştım. Daralan nefesim, midemin kasılmasına neden olurken kapımın önüne geldiğimde, anahtarı üst üste üç kez çevirdim. Sevgili dostumun zamanında yaşadıkları aklıma geldikçe kapımı kilitlerken ya da açarken dua ediyorum. Çünkü onu her gece karanlıkla sınayan yaradan, aynı şeyleri bana da yaşatabilirdi. Belki de yaşatmıştı. Çok erken bir zaman dilinde beni de en zor sınavından geçirmişti, farkında değildim. Eva'nın yaşadıkları çevremizdeki herkeste travma yaratacak kadar kötü bir olaydı. Sıradan bir gece evini basan bir adam yüzünden hayatı tepetaklak olmuştu. Hatta öyle ki bazı zamanlar kendime acımayı bırakıp onun o hallerine acıyordum. Geçmiş, geçmişte kalmış olsa bile gelecekte sizi başka şeyler bekliyordu. Geçmişte yaşadığınız olaylar gelecekte tramvaya dönüşüp, sizi kıskıvrak yakalıyordu. Kanlı bir bıçakla önünüze geçtiğindeyse sıradaki siz oluyorsunuz ya da gerçekler. Eve girdiğimde ilk yaptığım tüm ışıkları açıp pencereleri kontrol etmek oldu. Bu artık alışkanlık haline gelmişti. Kıyafetlerimi çıkarırken bir yandan da bakınmaya devam ediyordum. Korku içimde hep vardı, hele ki şu son zamanlarda yalnızlık ve korku çekilemez olacak kadar fazlaydı. İliklerime kadar hissediyordum. Işıkları teker teker kapattıktan sonra altımdaki eteği de çıkarıp odama bıraktım. Mutfağa geçip yarısı dolu olan ısıtıcıyı çalıştırdığımda aklımda her gün defalarca çalıştırdığım bu aletin hala ayakta kalması düşüncelerimin arasına yerleşti. Kimi zaman beni şaşırtıyordu. Eşyaları hor kullandığımı söyleyen dostumun sesini uzaklardan duyar gibi oldum. Çıplak gövdemi soğuk tezgaha yaslayıp, gözlerimi usulca yumdum. Attığımız her kahkaha, ağladığımız her gece, hissettiğimiz her duyguyu anımsadım. Dudaklarım acıyla kıvrılırken, Eva'nın ölmeden önce söylediği son sözleri aklıma geldi. "Aşk, en büyük kabusmuş Öz. Çok geç anladım," Sesi zihnimde defalarca yankılandı. Onun ve Yiğit'in yanmış bedeni bir bodrumda bulunduğunda annesinin çığlığı tüm benliğimi acıyla sarsmıştı. Bu öyle bir şeydi ki acının tarifi olmaz derler ya, bu acının ne anlatılacak ne de anımsanacak bir yanı vardı. Sanki mezara o değil de ben girmiştim. Tek varlığım onunla birlikte silinip gitmişti, geriye anılar ve tatlı sözler kalmıştı. Lanetlendiğim bir kez daha aklıma düştü. Su ısıtıcısının sesi mutfakta yankılandığında kaynar suyu boş kupanın içine doldurdum. İçine attığım kapsül yavaş yavaş çözülürken kan rengini vermeye başladı. Kaynar su bardağı tutmamı engelleyecek kadar sıcaktı yine de ellerimle bardağın her yerini kavradım. Bu sıcaklığa ihtiyacım vardı. Parmaklarımı hissedemesem bile. Buz tutmuş kelimeler yavaş yavaş çözüldü. Artık bana fazlasıyla yabancı gelen bu ev, gittikçe ruhumu emmeye başlamıştı. İliklerimde ki son yaşam kırıntısını elimden alacak diye içim içimi yiyordu. Dolu dolu geçen dokuz yıl gözlerimin önünden film şeridi gibi geçtiğinde her anımda yanımda olan insanlar artık ulaşamayacağım kadar uzağımdaydı. Bu düşünceyle gözlerim aniden doldu. Ben ağlamazdım. Sadece kaybın acısını hissettiğimde ağlardım. Bu da en son dört yıl önce, Eva'nın mezarının başında dikilirken meydana gelmişti. Bazen bir dost tüm dünyanız olabilirdi ya da hayatınız. O gittiğinde ellerinizde kalan cansız bedeniniz ve solumuş rengiyle size bakan ruhunuz olurdu. Eva, Yiğit, Akif... Ve geri kalan herkes. Gitmişti. Ruhumda onlarla birlikte yol almıştı. Dudaklarım her şeye rağmen kıvrıldı. Artık aldırmıyorum ya da hissetmiyordum. Bilmiyorum. Duvarlarda asılı tablolarım, her köşeye konmuş heykellerim ve daha nicesi her şey elimin altında bana onları hatırlatıyordu. Onların varlığı, elime bulaşmış boyalarım kadar gerçekti. Huzurlu hissettiriyorlardı. Şimdiyse ellerim kan kokuyordu, kana bulanmıştı. Bu bir cinayetti ama kimse bilmiyordu. Elimdeki bardakla, mutfak camının önündeki küçük Apollon heykelini tuttum. Yüzünün yarısı kırılmıştı. Parmaklarımı kırılmış, keskin ucunda gezdirdim. Baskının verdiği acıyla dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne zaman kırıldığını hatırlamıyordum ama neden kırıldığı dün gibi aklımdaydı. Acıyla sıkışan göğüs kafesim onu ne kadar sevdiğimi, aşık olduğumu haykırsa bile kulak asmadım. Her şeye rağmen, "Senden nefret ediyorum!" Diye bağırdım. "Senden o kadar nefret ediyorum ki... İçimdeki bu lanet hisleri söküp atasım geliyor." Bir heykel daha Akif Eymen'in kafasının yanından hızla geçti. O korkunç gözleri bana her baktığında yumuşuyor, güzelleşiyordu lâkin bu gece öyle değildi. Gözleri ateşle kavruluyordu adeta, beni görmüyordu. "Sana dedim!" Diye bağırdı. "O adamla görüşürsen, her şey biter dedim." "Seni aldatmadım. Birisiyle kahve içmem onunla aynı yatağa girdiğim anlamına gelmez," Bir heykel daha hemen arkasındaki duvarla buluştu. Paramparça oldu, kalbim gibi. "Siktiğimin kahvesini onun burnundan getirmediğim için şükretmelisin Öz." Dişlerini sıkarak konuşurken beni korkuttuğunu sanıyordu. Belki biraz korkuyordum ama bana zarar vermeyeceğini bilecek kadar onu tanıyordum. En azından tanıdığımı düşünüyordum. "Onun değil, benim burnumdan getiriyorsun zaten. Siktir git evimden!" Gözlerim kararırken bu cümleyi defalarca tekrar ettim. Bu ilk gidişi değildi. Heykeli olduğu yere, camın önüne geri bıraktım. Bazı şeyler üstünden yıllar geçse bile unutulmuyordu. Çıplak bacaklarım soğuk evimden ötürü tir tir titremeye başladığında sandalyenin kenarına astığım beyaz sabahlığımı üstüme geçirdim. Biraz da olsa üşümemi engellemişti. Neredeyse tüm gün kapalı olan telefonumu açıp, internete bağlandım. Oynadığım oyunun sesi arka plandan gelirken sekmeleri kapatıp, bildirimleri sessize aldım. Yığınla inen mesajların arasında gözüme çarpan tek şey Eliyas'ın attığı mesajlar oldu. (Okunmamış 16 mesaj) KİMDEN; • Eliyas Vahriç: Neredesin? (16.42) • Eliyas Vahriç: Eve geldim yoktun, şaka mısın sen? (17.23) • Eliyas Vahriç: Benden kaçma, bana ihtiyacın var. (17.23) • Eliyas Vahriç: Cidden, sabrımı zorluyorsun. (19.02) • Eliyas Vahriç: Şu sikik telefonu açınca beni ara. (19.33) • Eliyas Vahriç: Lütfen? (19.34) Mesajları okurken suratımda tek bir mimik hareket etmedi. Mesajlardan çıkıp, Eliyas'ı aradığımda telefonu meşgule düştü. Muhtemelen ya uyuyordu ya da nöbetteydi. Akif gittikten sonra sırtımı dayıya bileceğim birine ihtiyacım vardı. Her kavgamızın asıl sebebi o olmasına rağmen her ayrılığın sonunda kendimi yanında bulduğum kişi Eliyas'tı. Birbirimize benzeyen yanlarımız vardı. Akif gittiğinde yıkılmıştım, zamanında onunda darmaduman olduğu gibi. Aramızdaki tek fark onun sırtını dayayabileceği insanlar vardı. Benim ise hiç kimsem yoktu. Alkol ve para dışında sırtımı dayanabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Para bir yerden sonra bitiyor, alkol ise sizi günden güne öldürüyordu. Bunu fark ettiğimde saat gecenin dördüydü ve hastanenin acilinde midem temizleniyordu. Aklıma gelen görüntüyle midem ekşidi. Bu iğrenç bir deneyimdi. Telefonu kapatmadan önce ekran resmimin üstünde parmaklarımı gezdirdim. Ellerini alevlerin sardığı melek, hüzünle bana bakıyordu. Elleri yanmış melek... Akif Eymen'in en sevdiği tabloydu. Onu çizerken bazı şeylerden haberi yoktu.Geçmişimden. Yıkılmış bir adamı geçmişimle ve hatalarımla yeniden yıkmıştım. Bundan gurur duymuyordum, sadece bana karşı yenilmesi içimi gereksiz bir hisle kavuruyordu. Ekranı kapattığımda, soğumaya başlayan içeceğimden bir yudum daha aldım. Tadı yaz bahçelerinden koparılmış çiçeklerin özü gibiydi. Birkaç yudumla birlikte artık yüzeyde kendi yüzümü görmeye başladım. Gür, kıvırcık, kızıl saçlarım içeceğim yüzeyine yansımıştı. Dudaklarım bu alışıldık görüntüyle kıvrılsa da telefonum çaldığında, tekrardan eski haline döndü. O hissiz, yapay ve umutsuz haline. "Eliyas," Adını telaffuz ettiğimde yeni uyandığını belli edercesine esnedi. "Sonunda mesajlarımı aldın demek sevgilim." Gözlerimi devirirken telefonu daha sıkı tuttum. Bana bunu her söylediğinde midem kalkıyordu. Onu seviyordum, hayatımda saçma anlamda büyük bir yeri vardı ama aşka... Yer yoktu. "Bu telaşının sebebi nedir?" Parmaklarımın arasındaki kupayı kafaya dikip, içtim. O kadar hızlı içmiştim ki bir an midem ağzıma geldi. Suratımı buruşturup, oturduğum yerden kalktım. "Yanımdan ayrılmadan önce saçmaladığın şeyler olabilir mi? Aptalmış gibi davranıyorsun, davranma." Çenesinin kitlendiğini onu görmesem de anlayabiliyordum. Sinirle soluyordu ve onun her anı böyleydi. Sevişirken de kavga ederken de. Derin soluğumu yuttum. "Aptal değilim, sadece üzgündüm. Bazen insanlar üzülebilir İlyas, robot değilim." Ona babasının hitap ettiği şekilde, gerçek adıyla seslendiğimde aldığı bıkkın nefesi işittim. "Her neyse ne oldu? Tek sebep benim saçma sapan konuşmam değil sanırım," elimdeki bardağı lavabonun içine koyup, suyu açtım. Gelişi güzel yıkadığım bardağı tezgahın üstüne bıraktım. "Çıkar ağzındaki baklayı aslan parçası," Güldüğünü işittim. "Yarın akşam bana gel," kurduğu cümlenin ardından uzun bir süre sessizlik kapladı. Olduğum yerde dikilirken ne demem gerektiğini düşündüm, ardından koyverip, "Hayır, gelemem." dedim, "Neden?" Cevabımın arkasına hızla sorduğu soru onu işkillendirmişti. Her an suçlarcasına konuşabilirdi. Neden? Başkasıyla mı görüşüyorsun? O mu döndü, yine gidecek. Aynı cümleler dilimin ucunda kıvrıldı. "Hayır gelemem çünkü taşınıyorum, işlerim var. Belgeler falan," yalan dolan. Odama geçtiğimde etraf karma karışıktı. "Demek kararlısın," bir süre bekledi. "Emin misin? Çünkü her taşınma işine giriştiğinde sikik bir nedenle o eve kapanıyorsun," Yatağın üstündeki kıyafet yığınını yere bırakıp, doğruldum. "Çünkü o sikik şeylerin bir sebebi vardı. Artık yok. Neyse ne sevgiline bir boya ustası ayarla mümkünse," "Neden?" Işığı kapatıp, yatağın içine girdim. Buz gibiydi. Dişlerim kenetlenirken zar zor konuştum. "Çünkü yeni evim tam bir harabe. Adamı öğlen gibi Darağacı caddesine yolla. Onu orada bekleyeceğim, görüşürüz İlyas." Telefonu kapattığımda titremem geçmişti ama daha kötü bir şey beni bekliyordu. Karanlığın tam içinden bana doğru bakan bir şey, umut. Gözlerini gözlerime dikmiş benden alacağı son şeye bakıyordu. Hayatıma. ~ Aynanın karşısında defalarca tekrar ettiğim cümleyi kapıyı kapatmadan önce son kez tekrarladım. "Senin için," cümleyi içimden devam ettirdim. Her şey senin için. Üstümdeki asker yeşili kabanın önündeki iki düğmeyi ilikleyip, kapıyı üç kez kilitledim. Ardından merdivenleri hızlı hızlı indim. Boya kokusunun yoğunluğu düne göre daha azdı. Yine de kötüydü. Ellerim cebimde dış kapıyı aralayıp kendimi dışarı attığımda son baharın esintisi yüzüme tokat gibi çarptı. Neyse ki saçlarımı son dakika arkadan gelişi güzel bağlamıştım. Toka her ne kadar düşecek gibi olsa da, o saçlardan aşağı inene kadar ben eve çoktan dönmüş olurdum. Emin adımlarla beni bekleyen taksiye doğru yürüyüp, bindim. Adama darağacı caddesini tarif edene kadar yolu neredeyse yarılamıştık. Kolumdaki saate bakıp iç geçirdim, daha yarım saat kadar vaktimin olduğunu görünce şoföre beni yakınlardaki kahvaltı yerlerinden birine bırakmasını söyledim. Birkaç dakika sonra küçük bir çay bahçesini andıran yerin önünde durdu. Taksiden inip, guruldayan karnımı susturmak için içeri girdim. Dışarıdan küçük görünen kafe, içeri girdiğimde gözümde daha da büyümüş gibiydi. Köşedeki masaya geçip, darağacı caddesinin otantik manzarasını izlemeye koyuldum. "Ne alırdınız?" Başımı karşımda dikilen çıtı pıtı kıza çevirdim. Önümdeki menüyü açma gereği duymadan, "Serpme kahvaltı ve bira." Dediğimde suratıma anlamsızca baktı, "Şey..." dudaklarını birbirine bastırdı. "Alkol satmıyoruz." "O zaman kahve. Sade olsun," kafasını sallayıp gittiğinde, üstümdeki kabanın düğmelerini açıp rahatça gerindim. Sandalyede en rahat pozisyonumu bulup önümden geçen insanları izlemeye koyuldum. Saat neredeyse on biri geçiriyordu ve insanlar hareketlenmeye başlamıştı. Arabalar evlerin önünden birer birer ayrılırken, caddeden çıkan çocukları sayamadım. Geceleri sessizlikle sınanan bu yer gündüzleri kocaman bir curcunayla baş başa kalıyordu. Sabahı akşamı belli olmayan benim için hava hoştu. Kulaklarımı onlara kapatıp saatlerce ölü gibi yatardım ya da müziği son sese verip onları duymazdan gelirdim. Yine de çocukların fazla olduğu yerleri sevmezdim. Neyse ki artık öyle bir çağın içerisindeydik ki dışarıda gezen tek bir çocuk yoktu. Her şey dijital ortama taşınmıştı. Okul, aile ve arkadaşlar. Önüme konan kahve bardağını alıp ihtiyaçla yudumladım. Sade olmasına rağmen şekerli bir tadı olan kahveyi içerken suratımı buruşturmadan edemedim. Önüme konmuş kahvaltı tabağının yanındaki küçük reçelleri teker teker tadıp, yemeye koyulduğumda birkaç lokmanın ardından karnımdaki gurultu kesilmiş yerini tatminlik almıştı. Neredeyse ağzıma kadar doymuştum. Bitmiş kahvemi bırakıp, köşedeki mendille dudaklarıma bulaşmış reçeli gelişi güzel temizledikten sonra, ayağı kalkıp kasaya gidene kadar garson masayı temizlemişti. Ödemeyi yapıp, kafeden çıktığımda ağzımda hala şekerli kahvenin tadı vardı. Damağım sızladı. Caddenin girişine doğru yürümeye koyulduğumda adımlarım sarsaktı. Telefonum titremeye başladığında cebimden çıkarıp cevapladım. Karşı taraftan gelen ses tanıdıktı, "Öz?" Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp parlayan ekranıma baktım. Sadece numara yazıyordu. "Buyurun benim," "Ahsen ben, edebiyat fakültesinden." Saçımı sıkıntıyla karıştırdım. "Tanıyamadım. Kusura bakmayın lütfen," sokağın köşesinden döndüm. "Sorun değil, sadece nasılsın diye aramak istedim. Uzun zaman oldu," Kaşlarım çatılırken, "İyiyim," dedim ardından kabalık olması diye sordum. "Sen nasılsın?" Bu fazlasıyla garip bir konuşmaydı. Biran önce bitmesi gerekiyordu, "İyiyim. Dün mezarlıktaydım ve Eva'nın mezarını gördüm." Kalbim acıyla sıkıştı. "Şey sanırım yağmurdan ötürü mezar biraz anlarsın ya, içeri çökmüş gibiydi." "Hım," "Bende sana haber vermek istedim. Ailesinin numarası yoktu," aldığım nefes ciğerimi yakacak kadar içliydi. "Anladım Ahsen, haber verdiğin için teşekkürler. Görüşmek üzere," "Görüşürüz." Telefonu kapatıp, cebime koyduğumda tüm tadım tuzum kaçmıştı. İçimdeki heves bir balon gibi sönmüştü. Artık ilk yapmam gereken uzun bir süre önce gittiğim mezarlığı kontrol etmekti. Kafamı kaldırdığımda caddenin başında bana bakan, elinin altında alet çantası olan adamı gördüm. Elimi kaldırdığımda adam bana doğru yürümeye başladı. Cılız yapısına rağmen, elindekileri taşırken fazlasıyla hızlı ve çevikti. "Öz Hanım?" Kafamı salladım. "Şu taraftan," deyip adamla birlikte ara sokağa girdim. Atölyeye doğru yürürken gündüz gözüyle daha da güzel göründüğünü fark ettim. Cidden güzeldi. Sanırım burayı fazlasıyla benimsemeye başlamıştım. En azından sevecek kadar gözüme güzel görünüyordu,"Dükkan açıyorsanız çok yanlış yer, baştan söyleyeyim." Gözlerimi kısıp adama döndüm, "Dükkan açmayacağım. Bilgilendirme için teşekkürler," birbirimize anlamsızca baktıktan sonra adamı eve aldım. "Önce bir tesisatları kontrol edin lütfen, sıva, boya falan size kalmış. Sizin yapamayacağınız işler varsa çevrenizden biriyle anlaşabilirsiniz. Ödeme sıkıntısı yok, bilginiz olsun. Tek istediğim hızlı ve güzel olması." Adam kafasını salladı. "Uzun süre kullanılmamış tesisatı baştan yapmak bile gerekebilir. Pahalıya patlar ama hallederiz," telefonumu uzatıp, numarasını girmesi için eline verdim. Bir süre etrafı inceleyip kontrol etti. Çantasının en üst katmanında duran boya kataloğunu uzattığında suratına düz düz baktım. "Renkleri seçip, işaretleyin lütfen." Cebindeki tükenmez kalemi de uzatıp, çantadan adını bile telaffuz edemeyeceğim garip aletler çıkarmaya başladı. Katalog bin bir çeşit renkle doluydu. Kafamda firuze yeşili rengi vardı ama biraz daha bakınıp birkaç renk daha işaretledim. Kataloğu ayağı kırık masanın üstüne bıraktım. "Tahmini ne zaman başlarsınız?" Adam kafasını yaptığı işten kaldırmadan, "Bugün başlarız. Benim çıraklarda gelecek daha, yarına tesisat için elemanda buluruz. Gerisi alim Allah," deyip doğruldu. "Ben sizi ararım." Elini uzattığında sıktım. "O zaman size kolay gelsin," Evden çıkıp, yavaş adımlarla darağacı caddesini arşınladım. Baştan sona eksiksizdi. Üç tane süpermarket, iki tane kuaför, araba galerisi, kafeler ve fırıncılarda doluydu. Caddenin diğer sokağı ise akşam gördüğüm yerlerdi, ne eksik ne fazla. Olması gerektiği gibiydi. Sıradan. Birkaç tane fotoğrafçı ve butikte son anda gözüme çarptı. Neredeyse hepsi aynı görünüme sahip dükkanlar caddeye ayak uyduruyordu. Yanından geçtiğim butiğin önünde duraksayıp, camın arkasında kalan elbiseye baktım. Aklımı çelecek kadar güzeldi. Mankenin üstünden süzülen saten, siyah elbiseye bakarken nefesimi bıkkınlıkla verdim. Cama yansıyan görüntüme üstün körü bakıp, butiğin kapısını araladım. Mankenin üstündeki kıyafeti gösterirken,"38 bedeni var mı?" diye sorduğumda kadın kafasını sallayıp, dükkanın köşesindeki sıralanmış kıyafetlerinden arasından elbiseyi hızla çıkardı. "Deneme kabinleri sol tarafta," kafamı baktığı yere çevirdim. İki çalışan kıyafetleri katlarken göz ucuyla bize doğru bakıyordu. Kadın benimle birlikte gelip, kıyafeti kabinin içine astı. Perdeyi çekip üstündekileri tek tek çıkarırken her zamanki korku içimi kapladı. Gözlerimi tavanda gezdirdim, kamera falan yoktu. Eliyas'ın ara sıra bahsettiği haberler aklımın ucunda yer edinmişti. En son isteyeceğim şey, çıplak bir halde +18 sitelerde yayınlanmak olurdu. Kıyafeti hızlıca giyinip kabinden çıktığımda hemen karşımda duran aynadan kendimi baştan aşağı süzdüm. Dudaklarım görüntümün karşısında kıvrıldı. Bir şeyi alırken hem hızlı hem de en iyisini seçmeye çalışırdım, bu da altın hedefim olmuştu. Etrafımda dönüp, vücudumu nasıl sardığında baktıktan sonra kafamı kadına çevirdim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE