"Bu olamaz!" diye kendi kendime mırıldanırken boğazıma kaçan kahve yüzünden gürültüyle öksürdüm. Şu an görmeyi istediğim en son kişi gülümseyerek oturduğum yere doğru geliyordu. Bakışlarım tuhaf bir biçimde geçen sabah Mario ile yanyana oturduğumuz cam kenarındaki taburelere doğru suçluluk hissederek kaydı. Sırt çantamı kapıp buradan çıkma isteğimi ise güçlükle bastırıyordum.
Eğer yine aynı konudan bahsederse bu sefer onu dinlemeyecektim. Hatta bahsi geçen geleceğimi güvence altına alacak dans gösterisinin seçmelerine bile katılmayacağımı ona söylemeyi planlıyordum. Beni rahat bırakması için her şeyi yapabilecek kadar kendime güveniyor olmam da ayrıca şaşırtıcıydı. Sabaha karşı gördüğüm kabus ardından da gergin ve heyecanlı geçen bir öğleden sonra beni bu hale getirmiş olmalıydı.
"Selam," diyerek yanıma oturmak istediğini belirtircesine tek kaşını havaya kaldırdı.
"Merhaba Bay Derengh," diye mırıldandım.
"Oturabilir miyim?" diye sordu benden herhangi bir davet gelmediğini görünce. Normalde kaba biri değildim ama bugün içimden karşımda dikilen, hep saygı duyduğum bu adama nazik davranmak gelmiyordu.
Yine de biraz sertçe, "Buyurun," dedim.
Birkaç saniye beni süzdü. "Dün seninle yaptığımız konuşmadan sonra çok düşündüm ve şimdi seni kızdırdığımı şu tavrından daha da iyi anlamış oluyorum."
"Size kızgın değilim, sadece şaşkınım. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum."
"Bunu tahmin edebiliyorum ama benden uzaklaşmanı istemiyorum. Dün sana değer verdiğimi söylerken yanlış anlaşıldığımı fark ettim."
"Dün de söylediğim gibi siz benim için bir öğretmenden başka bir şey olamazsınız. Hem benim için endişelenirken söyledikleriniz kendimi olduğumdan daha da kötü hissetmeme sebep oldular. Evet, bu hayatta yalnızım ama kendi başımın çaresine bakabilirim. Hatta bugün çok iyi bir restoranda işe girdim."
Şaşkınca, "Restoran mı?" diye sordu. Bunu beklemediği açıkça ortadaydı. Neden onu bu kadar ilgilendirdiğini yüzüne karşı sormak istedim ama alacağım cevaptan korktuğum için susmayı yeğledim.
"Evet."
"Nerede Laila?"
"Bu..."
"Laila, nerede işe girdin ve buna ne gerek vardı? Bunun senin kariyerini kötü şekilde etkileyeceğinin farkında değilsin. Dün sana işte bundan bahsediyordum," diye sinirle solumaya başlamıştı. Kontrolünü kaybetmiş gibi ellerini birbirine kenetlemiş sıkıyordu.
"Rossino's," diye ağzımdan bir çırpıda çıkardım.
İnanamayan gözlerle beni süzdü. "Seni anlamıyorum, Laila" deyiverdi. Adımı söyleyiş şeklini sevmemiştim.
"Neden?" diye sordum umursamıyormuş gibi davranarak.
"Orası kesinlikle senin çalışabileceğin, senin gibi birine uygun bir yer değil," deyip kestirip attı.
"Ne demek bana göre değil!" derken tepem atmıştı. O kimdi ki benim hayatıma bu denli müdahale edeceğini sanabiliyordu?
"Rossino'lar senin baş edebileceğin türde insanlar değiller," dedikten sonra gözlerini sıkıntıyla yumdu.
"Orada sadece garsonluk yapacağım. Tanrı aşkına! Bu kadar tepki vermenizi anlayamıyorum. Hocam olabilirsiniz ama bu size benim hayatıma karışma hakkını vermez!"
"Sen o kadar safsın ki orada neler döndüğünü anlayamazsın bile," diye ısrarla karşı çıkmaya devam etti.
"Bay Rossino gayet düzgün bir iş adamı. Bu tavrınızı anlayamıyorum. Açıkçası anlamak dahi istemiyorum," diyerek bugünkü utandırıcı anların bir kez daha zihnime hücum etmesine izin verdim. Mario Rossino'nun beni süzen bakışlarını hatırlayınca şu anda tekrar kızarmadığımı umuyordum.
"Bay Rossino mu? Mario Rossino'yla tanıştın mı yoksa?" diye sorarken gözlerinde düşmanca bir bakış yakaladığıma yemin bile edebilirdim.
"Evet," dedim ama anlayamıyordum. Onu tanıyor muydu ki? Sonra bakışları tekrar eski haline döndü ve bana doğru eğilerek, "Bak, her şeyden önce arkadaşın olmak istiyorum. Teklifimin seni korkuttuğunu anlayabiliyorum. Üzgünüm, gerçekten böyle olmasını istemezdim. Seni kaybetmek istemiyorum," deyiverdi.
"Benimle ilgilenmeye bir son vermeniz gerekiyor. Kararlarımı tek başıma alıyorum. Kimseye de hesap vermiyorum," dedim sertçe.
"Biliyorum, ne kadar güçlü olduğunun farkındayım sadece hayatı tanımıyorsun, tehlikelerin farkında olamayacak kadar naifsin."
"Eğer bu sözlerinizde gerçekten samimiyseniz, sizinle arkadaş kalabilirim ama benim için değerli bir öğretmenden başkası olamayacağınızı da bilin, lütfen," dedim. Mağlup olmuş gibi yüzünün düşmesini bir an sonra sertleşmesini izledim sonra da sessizce çenesini eğmesini.
"Senin gibi bir kıza, sana her şeyi verebilecek bir adamın bakması gerek," dedi. Gözlerimi sözlerinin ardındaki manaları çözmek istemiyormuş gibi kırpıştırdım.
"Şimdi de birlikte olacağım kişi konusunda bana tavsiye vermeye mi kalkacaksınız?" diye sordum şaşkınca.
"Hayır, tabi ki hayır," diyerek irkildi. Onu şaşırttığım hatta bu çıkışımla onu ürküttüğümün pekala farkındaydım.
Sonra bir iki dakika konuşmadan sessizlik içinde oturduk. Tam kalkmaya yeltendiğim sırada, çantasının içinden bir zarf çıkartıp, bana uzattı.
"Bu ne?" diye sordum.
"Sadece haftaya katılacağın seçmelerden önce imzalaman gereken sözleşme. Gelip benden almayacağını bildiğim için, seni görürüm diye yanımda taşıyordum. Katılan herkesin imzalaması gerekiyor. Gösterinin bazı yaptırımları var. Büyük bir organizasyon ve buna yatırım yapan insanlar kendilerini garantiye almak istiyorlar. Bu akşam oku, imzaladıktan sonra müsait olduğunda bana geri verebilirsin," dedi.
"Bu yaptırımlar ne anlama geliyor, peki?" diye sordum.
"Okuduğunda görürsün zaten. Endişelenecek bir şey yok. Her zaman işleyen bir süreç," deyince zarfı açmadan çantama tıktım.
Sesimden bana bile yansıyan hayal kırıklığının anlaşılmamasını umarak, "Teşekkürler," dedim.
Ayağa kalktım ve, "Gitmeliyim," dedim ondan uzaklaşmak için geriye doğru hamle yaparak.
"Laila, lütfen kendine dikkat et," dedi son defa bana bakarak. Cevap vermeden sadece ona bakmakla yetindim.
Bu kadar hüzünlü ve yıkılmış bakmasına dayanamıyordum. Neden bu işin peşini bırakmıyordu ki?