Kafeden ayrıldıktan sonra uzunca bir süre dalgınca ve amaçsızca sokaklarda yürüdüm. Kendimi berbat hissetmekten bir türlü kurtulamıyordum. Nedense onun bu işin ucunu kolaylıkla bırakmayacağını hissedebiliyordum. Çalışacağımı ve hele de nerede çalışacağımı öğrendiğinde verdiği olağandışı tepki tanıdığım, bildiğim o kontrollü adamınkinden çok uzaktı. Kendi zihnimde kaybolmadan bir çıkar yol bulmam gerekiyordu. Mezun olmak için son bir senem kalmıştı ve okulum bittiğinde istediğim hayata kavuşmak için her şeye sahip olabilecektim. Sadece onun benim kariyerime engel olmaktan ziyade hiç ilgilenmemesi gerekiyordu ama bu gösteri işinde de büyük bir gücü olduğu yadsınamazdı. Oysaki ben kendi başarılarımla bir yere gelmenin derdindeydim; onun bana sunduklarıyla ilgilenmediğimi ona daha açık bir şekilde nasıl ifade edebilirdim, bilemiyordum.
Bacaklarımın artık beni taşımayacağını düşündüğümde durdum ve yoldan bir taksi çevirdim. Cebimde kalan az parayı da son bir lüks için kullanacaktım yoksa bu gidişle akşam işte bacaklarım beni yarı yolda bırakacaklardı.
Eve döndüğümde, Franke'yi bale sınıfından arkadaşımız Jimmy'le koltukta oturmuş televizyon seyrederlerken buldum.
"Selam, gençlik!" diyerek içeriye süzüldüm. Çantamı yere attım.
"Selam, güzellik," diye karşılık veren Jimmy'nin yanına oturdum. Franke'yle bir saniye kadar manidar şekilde bakıştık. Bana sormak istediklerini hemen mi yoksa yalnız kaldığımızda mı soracaktı emin olamadım. Sanırım o da bunun kararını vermeye çalışıyordu. Sonra aramızda asılı kalan sessizliği "Sen iyi misin?" diye sorarak bölen Jimmy'e sokulup, "İyiyim," dedim.
Onun bu sorusuna ne cevap versem bilemedim. Jimmy Dekanla olanları asla bilmemeliydi. Kimseye söylemezdi ama güvenme dostuna söyler kendi dostuna lafına şimdilik daha fazla güvenecektim. Okulda istemeden de olsa adımın böyle uygunsuz bir şeyle anılması demek okulun kapısından bir daha girememem demekti.
"Sadece biraz yorgunum o kadar. Ama bir duş alıp hazırlanmam lazım. Malum artık çalışan biriyim," diyerek sırıttım.
"Franke bahsetti; Rossino's' da işe başlıyormuşsun. Ne kadar şanslı bir kaltak olduğunu söylememe gerek yoktur sanırım."
Jimmy bunu söyledikten sonra pis pis bana sırıttı.
"Ahh Jimmy, kes şunu!" diye omzuna bir fiske vurdum. Franke gözlerini bana bakarak devirdi.
"Sen onu boşver, Laila," dedi.
"O Rossino erkeklerinin ne kadar leziz olduğunu bilmeyen yoktur bu şehirde!" diye zevkle iç geçiren Jimmy bundan son derece emin gibi konuşuyordu. Jimmy cinsel tercihleri bakımından bizim tarafta olabilirdi ama benim bildiğim bir senedir bir çocukla çıkıyordu. Yine de erkekler konusunda konuşmaktan hiçbir zaman geri kalmazdı. Hem de ulu orta. Yine de onu çok seviyordum. Eğlenceli ve her zaman anlayışlıydı. Rossino erkeklerinden yalnızca birini tanımıştım ve dediğinde haklı olduğunu apaçık görmüştüm.
"Doğruya doğru şimdi," diye Jimmy'e katıldığını belirten Franke'nin iki günlük Mario yorumlarında son nokta konmuş oluyordu.
"Ama Mario kapıldı, Jimmy. Üzgünüm," diye devam etti sözlerine.
Anlamamış gibi, "Ne?" diye soruverdim.
"Yani demek istediğim, seni bir kerecik görüp gözünün önünden ayırmamak için işe alması kapıldığı anlamına gelmiyor da ne oluyor?"
"Ahh saçmaladın, işte. Bu adamın benimle ne işi olur?" diye sızlandım. Ama Franke hiç oralı görünmüyordu.
"Bu gözlerle adamı olduğu yerde sertleştirdiysen yapacak başka bir şeyi kalmamıştır!" diye kahkahalarla gülen Jimmy'e ağzım açık bakakaldım.
O hep böyleydi. Ağzının filtresi yoktu ama benim hakkımda daha önce böyle şeyler konuştuğuna ilk kez şahit oluyordum. Kızardım hem de öyle böyle değil, bildiğim pancara döndüğümü hissettim.
"Jimmy kes artık! Kızı utandırıyorsun."
"Biri şu kıza ne kadar seksi olduğunu söylesin bence artık. Kendini saklamanın sana hiçbir faydası yok! Etrafındaki erkeklerin sana nasıl baktığını bilmiyorsun. O yüzden böyle düşünüyorsun. Bence senin de biraz eğlenmeye hakkın var, Laila hayatım."
"Komiksiniz, gerçekten!" diyerek ayağa kalktım ve bu Rossino's erkekleriyle ilgili daha fazla şey öğrenmem gerektiğini aklımın bir köşesine yazdım. Bozuk bilgisayarım yüzünden daha fazla dünyadan bir haber ortalarda gezemezdim.
"Bu haftasonunu unutma!" diye arkamdan bağıran Franke'yi duymamazlıktan gelerek, odamın kapısını sessizce kapattım.
***
O akşam restoranın kapısından aynı gün ikinci kez giriyordum ama ilkine göre daha fazla heyecanlıydım. Avuç içlerim terlemişti ve benim ellerim hiç bir zaman terlemezdi.
Şimdi sabah geldiğimde bakmaya fırsatımın olmadığı mekanı dikkatle inceleyebiliyordum. Kapıdan içeri girdiğinizde hemen karşı duvarda boydan boya siyah fon üzerine kan kırmızı renklerle Rossino's yazısı sizi karşılıyordu. Restoranın içi buzlu camlarla yarı yarıya çevrilmiş localardan oluşuyordu. Bu da konuklara kesin bir mahremiyet sağlıyordu. Sabah Carlos'un özel diye bahsettiği şeyin tam olarak bu olduğunu anlamıştım. Localar yine kırmızı ve siyah ağırlıklı koltuklarla dekore edilmişti. Restaurant son derece lüks olmasının yanında cezbedici ve kışkırtıcıydı. Kısacası dekor, bir şekilde gözüme seksi gelmişti.
Arka tarafa doğru ilerledikçe masaların üzerini kontrol eden birkaç garson ve onların başında dikilen Carlos'u görünce hemen yanlarına doğru adımladım. Beni fark eden Carlos zarifçe gülümsedi.
"Tam vaktinde geldin, Laila. Şimdi seni vakit kaybetmeden Mark'la tanıştırayım," dedikten hemen sonra adını söylediği genç garsonlardan birini yanımıza çağırdı. Hızlı bir tanıştırma faslının ardından işe koyulduk.
İlk bir saat çok çabucak geçmişti. Carlos'un beni eğitmesi için görevlendirdiği Mark, inanılmaz arkadaş canlısı biriydi. Yardımseverlik resmen ruhuna işlemiş gibiydi. Eğer bir işi öğrenmek özellikle de bu işi öğrenmek istiyorsanız sadece ondan öğrenmeliydiniz.
O da benim gibi okuyordu, New York Üniversitesinde Hukuk fakültesindeydi ve yarı zamanlı olarak bu restoranda çalışıyordu. Buradaki diğer herkes gibi o da İtalya'ndı ve sanıyorum ki bu kuralın tek istisnası ben gibi görünüyordum. Benim İtalyan olmadığımı daha ilk bakışta anlayan Mark, sadece "İlginç," diyerek kısa bir yorum yapmıştı. Bunun karşılığında ilgisizce omuzlarımı silkmiştim. Ama bu iş onun da dediği gibi giderek daha da ilginçleşiyordu.
İlk iş günüm sorunsuz geçiyordu. Mark beni mutfaktan başlayarak tüm çalışanlarla tek tek tanıştırdı. Hepsi gayet cana yakın görünüyorlardı.
O gece üç saat ayakta, bir saatte teorik olarak bana restoranın işleyişini anlatan Mark bu işin sandığım kadar kolay olmadığını anlamamı sağlamıştı. İlk günüm olduğu için servis yapmamıştım ve bu bir iki gün daha böyle olacaktı. Sonra ben de onun gibi servise başlayacaktım.
Gecenin sonunda Carlos beni odasına çağırıp sabah bahsettiği sözleşmeyi masasının üstüne koydu.
"Bunu okumanı ve senin için de uygunsa imzalamanı istiyoruz. Geldiğin gibi imzalatmak istemedim; burayı görmeni ve işi iyice anlamanı istedim," diyerek koltuğunda geriye doğru yaslandı ve herhangi bir yorumda bulunmamı bekledi.
"İşi seveceğimi düşünüyorum. Hareketli ve son derece iyi imkanları olan bir iş. Ayrıca benim için bulunmaz bir fırsat. Hem okul hem iş bir arada zor oluyor. Burası her açıdan uygun. O yüzden sözleşmenin bir sıkıntı yaratacağını düşünmüyorum," dedim. Söylediğim bir miktar acınasıydı ama karşımda duran adama yalan söyleyecek değildim. Bu işe ihtiyacım vardı.
"Burasının senin için bir mecburiyet olmasını istemiyorum, Laila. Yorulacaksın ama emin ol iyi kazanacaksın ve sakın unutma; hep güvende olacaksın!"
Son sözlerine özellikle vurgu yaparak söylemişti.
Kalbim nedensizce hızla çarpmaya başladı. Sözlerinin beni gerdiğini anlayınca da yüzüne sıcak bir gülümseme oturttu.
"Sen sözleşmeyi oku, sonra da çıkabilirsin," dedi ve bir sayfalık kısa yazıyı sabırla okumamı bekledi.
Metni ki -aslında burada olan burada kalır dışında önemli bir şey yoktu- okuyup masanın üzerinde duran kalemle sözleşmeyi imzaladım ve iyi geceler dileyerek odasından ayrıldım.
Artık ben de Rossino's ailesinin bir parçasıydım.