bc

Efelerin Efe'si

book_age18+
1.6K
TAKİP ET
8.5K
OKU
family
fated
kickass heroine
confident
heir/heiress
tragedy
sweet
bxg
kicking
genius
city
secrets
war
love at the first sight
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

...Heyecanla ne yapacağını izliyordum. Gözlerini gözlerime dikti ve başını kasıklarımın arasına soktu. Sanki yıllardır hasret kaldığı bir çiçeği koklar gibi derin derin içine çekti kokumu. Güzel dudaklarının altında nabız gibi atan kadınlığımı diliyle boydan boya yaladı. Bu nasıl bir histi böyle? Hayatım boyunca tatmadığım bir zevk! Ben inlerken, o ise tatlı dudaklarını klitorisime dayayıp emmeye başladı. Offff!!! Beni emerken sertliğini de bacağıma bastırmayı ihmal etmiyordu. Tüm bu hisler nereden çıkıp gelmişti böyle? Güzel Binbaşımın yeşil bakışları eşliğinde inlemelerim, çığlıklara dönüştü. Binbaşım dilinin yerini parmaklarına bırakıp yukarı çıktı. Dudaklarımı dudaklarının arasına alıp emmeye, arada dilini ağzımın içine sokup dilime dolamaya başladı. Titremelerime hâkim olamıyordum. Havada uçuyor gibiydim...Bu kitapta anlatılan tüm olaylar ve karakterler tamamen hayal ürünüdür. Bu bir kurgu eserdir. İsimler, karakterler, mekânlar ve olaylar yazarın hayal gücünün ürünüdür ya da kurgusal bir şekilde kullanılmıştır. Gerçek kişi, kurum veya olaylarla olan benzerlikler tamamen tesadüfidir. Bu eserdeki kişi ve olaylar gerçeği yansıtmamaktadır. İçerik, +18 yaş grubuna uygundur.🔞

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Ak Tepeli Kuyrukkakan
28 Ocak 2026 ASYA ÖZER 7 yaşındaydım ilk fotoğraf makinesini elime aldığımda. Rahmetli dedem “Gözlemle” derdi. Hayatı, manzaraları, insanları… O günden beridir de bırakmadım. İki yılda bir arabasının modelini yükselten adamlar gibi, harçlıklarımı biriktirip makinemin modelini yükseltip durdum. Giyecek hırkam olmasındı ama makinem sağlam olsundu. Geçim kaynağımdı ne de olsa… Bugünse ardımda yükselen bodur ormanlık alanın habitatı gereği ürkek kuşları görebilmek için yüzde yüz kamufleyim. Yılın yalnızca bir günü gözlemleyebileceğim bu kuş türünü fotoğraflamak için yıllardır hazırlandığımı söylesem abartmamış olurum. Çok ama çok heyecanlıyım. Yüzüstü yere uzandım, yalnızca işimi yapmama yetecek kadar gözlerim açıktaydı. Kamuflaj toprak örtümü üzerime çekip objektifimi –kendi deyimimle– cilalayıp hedefimi aramaya yöneldim. Samandağ’ın buz gibi havasında deyim yerindeyse neticem donmuş olsa da onlarca dakika sonunda objektifimin önüne gelen ak tepeli kuyrukkakanı mükemmel görüş açısıyla yakalayıp birkaç kare alabildiğim anda omzumda anlık tuhaf bir sızı hissetmemle üzerime aniden çullanan yaklaşık 120 kiloluk bir ağırlığın altında kaldığımı fark ettim. Acıyla inleyişim konmak üzere olan kuşu kaçırdığı gibi, ben ne olduğunu anlayamamıştım bile. Sol çaprazımda Yeşilyazı asma köprüsü vardı, onun dışında öyle çok çok uzun ağaçlar yoktu ki ağaçtan üzerime bir şey düşmüş olsun. Ayı mı çöktü üzerime ne oldu? Bu ağırlığın başka bir nedeni olamaz! Kafamdan geçen bu saniyelik düşüncelerle kulağıma doğru gelen sesle taş kesildim. “Yakaladım seni it!” Neticede benimle konuşmuştu, yani ayı olmadığı kesindi. Belki de ayıydı ama insan ayısı tabii! Ne olacaksa olsundu. Zaten ak tepeli kuyrukkakanımı da kaçırmıştı ayı! Omzumdaki sızı giderek artarken üzerimdeki ağırlığı bir nebze oynatmak adına “Ne oluyor be!” diye haykırdım. O anda objektifimi de kapatan kamuflaj örtümün kafamın üzerinden çekildiğini hissettim. Ama üzerimdeki ağırlık, varlığından bir gram bile kaybetmedi. Dedem sayesinde aldığım yakın dövüş eğitimlerinin işe yaramasını umarak ani bir hareketle üstümdeki ayı bozması adamı altıma aldım. Küçükken ‘Ben de babam gibi asker olacağım’ diye tutturunca rahmetli dedem elinden geleni yapmış, babamın devre arkadaşlarından bazı dersler almamı sağlamıştı. Yakın dövüş bunlardan sadece bir tanesiydi. Hatta daha da ileri gidip madalyalar kazanmışlığım da vardı ama konumuz bu değil. Sol dirseğimi altımda yatan adamın boğazına dayamıştım ki omzumdaki o acıyla geri çekildim. Bunu fırsat bilen rakibimse bir elini boğazıma götürüp diğer eliyle sağ elimi belime atıp sabitledi. Tutuşu oldukça kuvvetliydi ve üzerindeki üniformadan gördüğüm kadarıyla askerdi. Boğazımı sıkan elini daha da sıkılaştırdığında boyunluğum aşağıya kayıp yüzüm ortaya çıktı. “Oha kadınmış bu!” şeklindeki şaşkınlık nidasıyla boğazımdaki elini gevşettiğindeyse, yüzündeki tek açık yer olan gözlerine kenetlenmiş buldum kendimi. O gözleri, aklımdan geçenleri anlar gibi, tam da o an ok gibi saplandı kalbime. Yedi koca yıldır, yılın her ilk üç ayını buralarda geçiririm ben, sırf bir tane ak tepeli kuyrukkakan göreyim diye. Dünyayı dolaştım, bir sürü orman gördüm… Gördüğüm o gözlerdeki yeşilin tonunu hayatımda hiç görmediğime eminim. Önümdeki Asi Nehrinin gün ışığında ağaçlardan ilham aldığı bir yeşili vardır. İşte o gözler şu an o renk yeşildi! Buz gibi havaya inat bugün güneş var diye sabahtan beri hayıflanıyordum. Çünkü ışık yansımaları açık havada sürekli yer değiştirirdi, özellikle de su üzerinden yansıyan kısımları. İyi bir açı yakalamak için gün içinde ben de sürekli yer değiştirecektim ve bu canımı sıkmıştı. Ta ki o gözlere kadar. Büyülenmiş kalmıştım. Suyun üzerinden seken gün ışıkları üzerime çullanan bu adamın yeşil gözlerine o kadar güzel çarpıyordu ki, günün hangi saati olsa açısı mükemmel görünürdü. Sabah güneşiyle ilkbahar yeşili, akşam güneşiyle mavi çam ormanı olurdu kesin. Benim de gözlerim yeşildi ama böyle değildi ki, düz yeşildi benim gözlerim. O da güzel gözlerini dikmiş üstümü başımı süzüyordu. Şaşkınlıkla birbirimize bakarken birden kadınlığımın altında hissetmeye başladığım sertliğin büyüdüğünü fark ettim. Bunu tek fark eden ben değildim belli ki. O anda bakışlarını benden kaçırıp sanki bir kiloluk bir meyve poşeti gibi kolaylıkla beni nazikçe üzerinden kaldırdı. Az önce ayı gibi üzerime abanan adamdan beklenmedik düzeyde bir nezaket üstelik. Bense sızlayan omzuma inat neler olduğunu anlamaya çalışırken gözümü bir an olsun ayırmadım ondan. Çok, çok güzeldi gözleri. Doğrulup sanki kendisini daha rahat görmemi ister gibi karşıma doğru adımlayan uzun boylu bu adam, inatla gözlerini kaçırmaya devam etti benden. O kadar çirkin miydim yahu? Ne olmuştu ki? Güzel gözlerini fotoğraf makineme dikip sıkkın bir nefes bırakarak kulaklığına dokunup “Yanlış alarm, tespit edilen unsur hedef değil! Tekrar ediyorum tespit edilen unsur hedef değil!” diye kükredi. Gerçekten kükredi. Tamam da, bu beni neden bu kadar etkiledi anlamış değildim. Bağırıp çağıran insanlardan oldum olası nefret ederdim. Yaklaşık bir dakika önce gözlerine takılana kadar da ayıydı benim için bu adam. Üzerinden kalktığımda (Pardon, kaldırıldığımda) içimi saran sıcaklık bir nebze olsun dinmemişti ama teması kesmeyi de hiç istememiştim sanki. O an yoksunluk çeker gibi aradım sıcaklığını. Gözleri… Nefeslendiğim ormanlar gibiydi. Çok güzeldi! Günlerdir Mileyha sulak alanında nöbet tutuyordum. Ne ağaç vardı ne başka bir şey? Çorak toprak ve ot dışında hiçbir şeyi olmayan o alanda günlerdir ak tepeli kuyrukkakan bekledim çünkü geçen yıl bir meslektaşım, benim grip olup da çıkamadığım bir günde orada yakalamıştı bu güzelim kuşu. Bu haftanın her gününü Mileyha’da geçirmeme rağmen bir tanesine ancak denk gelebildim, o da ara ara denizden karaya doğru hareket ettiğinden tek kare yakalayamamıştım. Birkaç gündür sabah akşam kamp kurup takip ettim. Yol boyu birkaç kare yakalamışlığım da vardı ancak ben konduğu yerde daha güzel pozlar bulabileceğimi umarak yaklaşık on kilometre yol gelmiştim. Bu tatlı kuş, beni bu soğukta Asi Nehri’nin kıyısına kadar sürüklemişti. Aklımdan bunlar akıp giderken iç çekerek içimden “İyi ki de sürüklemiş” dedim. “Bir şey mi dediniz?” dedi yeşil gözlü dev adam. Dışımdan mı dedim şimdi ben bunu? “Demedim” diyerek makineme uzanmaya çalıştım. Sağ elimden destek alarak dizlerim üzerine oturduğumda sol omzumdaki sızının giderek arttığını fark etmem, vücudumun sol yanından göbeğime kadar yayılan ıslaklığı da fark etmemle aynı saniyeye denk geldi. Bu farkındalıkla montumun önünü açıp gözlerimi istemeyerek de olsa soluma doğru yönelttim. Sol omzumdan dirseğime, koltuk altımdan göbeğime kadar kazağımın ıslandığını gördüm. Sabah giydiğim kazak beyazdı ama şu an sol yanım kırmızıya boyanmıştı. Kan mıydı o? Yok canım, değildir. Mataramdaki bitki çayı filan devrilmiştir en fazla. Tabii ya, öyle olmalı. Gördüklerimle başımı çevirdim ve az önce güzel gözlerini üzerime dikip sonra da kaçıran adamla yeniden göz göze geldim. Şaşkınlık ve mahcubiyet karışımı bir bakışı vardı. Kulaklığından küfürle karışık homurdandığını hatırlıyorum. Sonra vücudumdaki ıslaklığın sol bileğime ilerlediğini görmemle her şeyin kararması bir oldu. Evet. 29 yaşımdaydım; kariyerim boyunca 4 kez Yılın Vahşi Yaşam Fotoğrafçısı ödülünü almış profesyonel bir kadın fotoğrafçı ve mezun ama işini yapmayan bir Paramedik olarak beni kan tutuyordu. Bu yüzden bu işi Afrika’da değil de kendi ülkemde kuşla, çiçekle, böcekle yapıyordum. Tabii ki aralarında avcı türler de oluyordu ama ben bu avlanıp yeme sahnelerini izlememeyi tercih ediyordum. Bu haliyle insanın kendisinin, dışından böylesine kanadığını görmesi dehşetengiz bir durumdu. Keşke kararmasaydı dünyam… Gözleri ne güzeldi, ne güzel yeşildi… Keşke yeniden görebilseydim… Görebilseydim de o gözlerinin kuytu ormanlarında yolumu kaybetseydim…

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
768.7K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.9M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
994.8K
bc

A Warrior's Second Chance

read
368.6K
bc

Not just, the Beta

read
353.3K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook