Bugün cumartesi. Okul yok, ama içimde bir telaş var. Pazartesiyi düşünüyorum. O not. O davet. Neden kabul ettim? Neden "bekliyoruz" dedim?
Sabah erkenden uyandım. Mahalleyi dolaşmaya karar verdim. Bilmediğim sokaklar, tanımadığım yüzler. Belki anlarım dedim. Belki görürüm.
İlk durağım, mahallenin küçük parkıydı. Çocuklar kaydıraktan kayıyor, anneler banklarda oturmuş sohbet ediyordu. Normal bir cumartesi sahnesi. Ama konuşmaları dinlediğimde, normal olmadığını anladım.
İki kadın, başörtülü, alçak sesle konuşuyordu:
"...yine operasyon varmış. Ali'nin kuzeni yaralanmış."
"Allah korusun. Ne zaman bitecek bu?"
"Bitecek mi? Bence bitmeyecek. Dağlar durdukça..."
Yürüdüm. Bir berber dükkanının önünden geçtim. İçerde yaşlı adamlar, televizyonda haberleri izliyordu. Ekranda bir siyasetçi vardı. Herhangi biri... Yüksek sesle konuşuyordu: "...Bıçak kemiğe dayandı...sabrımızı sınamasınlar...teröre karşı mücadelemiz kararlılıkla sürecek..."
Bir adam, sakalı ağarmış, sandalyesinden döndü: "Otuz yıldır aynı laflar! Bizim çocuklarımız ölüyor dağlarda!"
Sessizlik oldu dükkanda. Sonra biri kanalı değiştirdi. Futbol maçı.
Yüreğim sıkıştı. Buradaki her şey, her konuşma, her sessizlik... hepsi dağlara çıkıyor. Dağlar sadece coğrafya değil. Bir metafor. Bir yara. Bir hafıza.
Bir küçük kitapçı gördüm. "Zarokên Kurd" yazıyordu tabelasında. Kürt Çocukları.
İçeri girdim. Raflarda Kürtçe ve Türkçe kitaplar yan yanaydı. Genç bir adam, belki yirmili yaşların başında, kitapları düzenliyordu.
"Hoş geldiniz," dedi, gülümseyerek.
"Hoş bulduk. Kürtçe çocuk kitapları arıyorum."
Gözleri parladı. "Siz... Yeni öğretmen misiniz?"
"Evet. Nasıl anladınız?"
"Bu mahallede kitap arayan ya öğretmendir, ya da... çocuktur." duraksadı. "Çocuğa benzemiyorsunuz."
Bana kitapları gösterdi. Renkli resimlerle, iki dilli hikâyeler. Bir tanesinin kapağında dağlar ve çocuklar vardı. "
zarok û çiya" yazıyordu. Elime aldım.
"Çocuklar ve dağlar" dedi.
"Bunu alayım," dedim.
"İyi seçim," dedi adam. Adı Mîrac'mış. "Bu kitap... masum. Dağları savaş meydanı değil, oyun alanı olarak gösteriyor."
"Gerçek dışı mı?"
"Hayır. Sadece... başka bir gerçek. Unuttuğumuz bir gerçek."
Kitabı poşete koyarken biraz konuştuk. Mîrac üniversitede sosyoloji okumuş, ama şimdi sarraf işletiyormuş.
"Bu mahallede kütüphane yok," dedi. "Benim dükkanım... bir nevi sığınak. Çocuklar gelir, kitap okur, yazı yazar, bazen de... satın alırlar."
"Rojin geliyor mu?" diye sordum birden.
Şaşırdı. "Rojin? Tabii! En çok o gelir. Şiirlerini bana okur. Siz... Onun öğretmeni misiniz?"
"Evet. Çok yetenekli."
"Fazla yetenekli," dedi ciddileşerek. "Bu... tehlikeli olabilir. Buralarda..."
"Neden?"
"Çünkü söz, burada silahtan daha tehlikeli. Söz kalıcı. Sızıyor. Unutturmuyor."
Çıkarken bana küçük bir kağıt uzattı. "Rojin'in dün getirdiği şiir. Siz de okuyun."
Kağıdı açtım, okudum. Gülümsedim. Sonra içim acıdı. Bu çocuk ne kadar gözlemci. Ne kadar... yalnız.
Eve dönerken bir karar verdim: Pazartesi Alp Binbaşı'na bu şiiri göstereceğim. Onun ne diyeceğini merak ediyorum. Asker gözüyle?
Pazar günü annem ve babam aradı. İstanbul'dan. Endişeliydiler.
"Kızım, orası nasıl? Güvende misin?"
"Güvendeyim anne. İnsanlar... insan işte."
"Peki o asker? Tekrar geldi mi?"
Gelmedi demek istedim. Ama dürüst olmalıydım. "Geldi. Ve... Pazartesi tekrar gelecek."
Sessizlik oldu. Sonra babamın sesi: "Dikkatli ol kızım. Askerler... tehlikeli bir dünyada yaşarlar."
Telefonu kapattığımda düşündüm: Babam haklı mı? Ben? Benim de görünmeyen yüklerim yok mu? Öyleyse neden omuzlarım ağrıyor?
Akşamüstü, kapı çalındı. Meryem öğretmendi.
"Merhaba, umarım rahatsız etmiyorum."
"Hayır, hayır, buyurun."
İçeri girdi. Evimi gözden geçirdi. "Düzenli," dedi. "Henüz yaşanmamış gibi."
"Yeni geldim."
"Belli." Oturduk. "Cumartesi gezintin nasıl geçti?"
"Nasıl bildiniz?"
"Bu mahallede her şey görülür. Herkes görülür. Seni kitapçıda görmüşler."
İçim bir garip oldu. Gözetleniyor gibi hissettim.
"Endişelenme," dedi Meryem öğretmen. "Kötü niyetle değil. Sadece... birbirimizi gözetiriz. Sen yabancısın. Ve öğretmensin. Değerlisin."
"Peki Alp Binbaşı? O da mahalleliyi gözetir mi? Ya da mahalleli onu?"
Meryem öğretmen derin bir nefes aldı. "O... karmaşık. Asker. Ama gözlerindeki acıyı gördüm. Acı çeken insan, bazen en tehlikeli, bazen en merhametli olur. Hangisi olduğunu zaman gösterecek."
Bir süre sessiz kaldık. Sonra konuştuk, dereden, tepeden, dağlardan... Sonra... "Bana müsaade," dedi. "Sınıfta... O askerle dikkatli ol. İyi niyetli bile olsa onun dünyası farklı, bizimki farklı. İki dünyanın buluşması kolay değildir."
Gece uyuyamadım. Pazartesiyi düşündüm. Ne giyecektim? Ne söyleyecektim? Çocukların yazdıklarını nasıl sunacaktım?
Sonunda kalktım. Masaya oturdum. Kendim yazmaya karar verdim:
"Pazartesi geliyor
Ve ben hazır değilim
Hangi kelimeleri seçmeli?
Hangi cümleleri kurmalı?
Belki sadece dinlemeli
Belki sadece... beklemeli."
Yazdıklarımı yırttım. Saçmaydı. Ben öğretmendim. Kelimeler benim silahımdı. Ama şimdi, bu mahallede, kelimelerin ne kadar keskin olabileceğini öğreniyordum.
Uyudum. Rüyamda dağları gördüm. Ama bu kez savaş yoktu. Çocuklar vardı. Mehmet, Rojin, diğerleri... Dağlarda koşuyor, gülüyorlardı. Uzakta, bir asker duruyordu. Silahsız. Onları izliyordu. Yüzünde... bir tebessüm vardı. Alp Binbaşı mıydı? Bilmiyordum.
Cumartesi sabah. Terapi. Tuğçe Hanım bana "Maruz bırakma terapisi"nden bahsetti. Yavaş yavaş, kontrollü şekilde, anılarıyla yüzleşmek.
"Hazır mısınız?" diye sordu.
"Hayır," dedim. "Ama yapacağım."
Bana bir fotoğraf gösterdi. Eski timim. Murat ve Hakan hayattayken. Gülüyoruz. Arkamızda dağlar. O dağlar... şimdi mezarlık.
"Ne hissediyorsunuz?"
"Hiçbir şey." Yalan. Her şeyi hissediyordum.
Sonra anlatmaya başladım. Uzun uzun...
Bir fotoğraf daha gösterdi
Baktım. Murat'ın yüzü. En küçüğümüzdü. Yirmi iki yaşında. O da şiir yazardı. Cebinde hep bir defter taşırdı. Bir keresinde, operasyondan önce, "Komutanım," demişti, "eğer ölürsem, defterimi anneme verin. Şiirlerimi okusun."
Öldü. Defteri kanla ıslanmıştı. Vermedik. Gömdük onunla.
"Şimdi ne hissediyorsunuz?"
"Öfke," dedim. "Ve... suçluluk. Onu koruyamadım."
"Kimseyi koruyamazsınız Alp. Sadece görevinizi yaparsınız."
"Görev bu mu? Çocukların ölmesi?"
Sustu. Sonra: "Bugünlük yeter. Pazartesi devam ederiz."
Çıktım. Sokağa vurdum kendimi. Yürüdüm. Nereye? Bilmiyorum. Ayaklarım beni okula götürdü. Kapalıydı. Bahçe boştu.
Oturdum bahçe duvarına. Cebimden Murat'ın fotoğrafını çıkardım. Gülüyordu. O gülüş... masumdu. Dağlar onu çaldı. Ben kimleri çaldım?
Telefon çaldı. Bora.
"Nerdesin?"
"Okulun yanındayım."
"Okul mu? Neden?"
"Bilmiyorum."
Sustu. "Sen... değişiyorsun."
"Değişmek mi? Çürümek mi?"
"Farkı anlayamıyor musun? Değişmek, yaşadığının kanıtı. Çürümek, öldüğünün."
Kapattı. Bora her zaman böyleydi. Sert, ama gerçekçi.
Akşam Halil Albay'ı aradım. Emekli. Baba gibi. Ona danışmak istedim.
"Oğlum, ne oldu?"
"Bir çocuk... bana dağları sordu."
"Ve sen?"
"Sessiz dedim."
"Doğru cevap."
"Ama yalan!"
"Bazen yalan, gerçekten daha merhametlidir. O çocuk kaç yaşında?"
"On bir. Ya da on iki."
"On iki yaşında bir çocuk, dağların kanlı olduğunu bilmek zorunda mı?"
Sustum. Haklıydı.
"Peki ya ben?" diye sordum. "Ben bilmek zorunda mıydım?"
"Sen askerdin. Senin görevin bilmekti. Ve unutmamak. Ama çocuklar... onların görevi umut etmek."
Uyudum, uyandım. Pazar günü. Yarın, Elif öğretmenin sınıfına gideceğim. Ne söyleyeceğim? Belki de hiçbir şey söylememeliyim. Amacım sadece çocukların yazdıklarını okumak. Onların umutlarını.
Ama benim umudum var mı?
Yazmaya çalıştım:
"Murat öldü
Defteri kanlı
Şiirler yarım kaldı
Ben yaşıyorum
Defterim boş
Şiirler... hiç başlamadı."
Yırttım. Şiir değil. Sadece itiraf.
Akşam yürüyüşe çıktım. Mahalleyi dolaştım. Berber dükkanını gördüm. İçerde yaşlı adamlar. Durdum. Baktım. Onlar da bana baktı. Üniformam yoktu. Sivil giymiştim.
Birisi el salladı. İçeri davet etti. Girdim.
"Buyrun efendim," dedi berber. Yaşlı, yüzü çizgili.
"Saçlarımı kısaltabilir misiniz?"
"Tabii."
Oturdum. Aynada kendime baktım. Gözlerimdeki yorgunluk daha belirgindi. Berber konuşmaya başladı:
"Buralarda yeni misiniz?"
"Öyle sayılır."
"Asker misiniz?"
Durdum. "Eskiden."
"Dağlarda mı?"
"Evet."
Makas durdu bir an. Sonra devam etti. "Oğlum da dağlarda. Ama... öteki tarafta."
Ne diyeceğimi bilemedim. "Özür dilerim," dedim sonunda.
"Neden özür diliyorsunuz? Siz yapmadınız."
"Ama... ben de oradaydım."
"Herkes bir taraftaydı. Birbirinin karşısında... Sorun da bu ya zaten."
Saçım kısaldı. Para ödemek istedim. Kabul etmedi.
"Sadece bir sorum var," dedi. "Dağlar... soğuk mu?"
"Evet," dedim. "Çok soğuk."
"Oğlum üşümüştür," dedi gözleri dolarak. "Hep üşürdü."
Çıktım. Yüreğim taş gibi ağırlaşmıştı. O adam... beni affetmiş gibiydi. Ama ben kendimi affedemezdim.
Eve döndüm. Rojin'in ağabeyi Sorhat'ı düşündüm. "Korumak için güç." Benim gücüm korumak için miydi? Yoksa yok etmek için mi?
Pazartesi. Gideceğim. Elif öğretmenin notuna cevap vereceğim. Çocukların yazdıklarını okuyacağım. Belki onların umutlarında, kendi umudumu bulurum. Belki bulamam. Ama deneyeceğim.
Uyumadan önce Murat'ın fotoğrafına baktım. "Defterini annene veremedik," dedim sessizce. "Kanlıydı. Yapamadık."
Bu bir başlangıç mıydı? Yoksa bir veda mı? Bilmiyorum.
Pazar günü evden çıkmadım. Yedim, okudum, yazdım, uyudum...
Pazartesi. Okula erken geldim. Sınıfı düzenledim. Çocukların yazdıklarını bir dosyaya koydum. En üste Rojin'in şiirini koydum. "Sessizlik, çığlığın giydiği pelerindir."
Zil çaldı. Çocuklar girdi. Mehmet bana gülümsedi. "Öğretmenim, bugün asker gelecek mi?"
"Bilmiyorum Mehmet."
"Gelirse, ona bir şey daha soracağım."
"Ne soracaksın?"
"Dağlarda kartalları gördün mü, diyeceğim. Babam kartalları çok severdi."
Ders başladı. Bugün Nâzım Hikmet'ten "Kız Çocuğu"nu okuduk. "Yedi yaşında bir kızım, / büyümez ölü çocuklar." Okurken Rojin'in gözlerine baktım. Dinliyordu. Ama yüzünde bir anlama vardı. Sanki şiiri çoktan biliyor gibi.
Tenefüste Müdür Cemal Bey beni haber yolladı. "Binbaşı geldi. Öğretmenler odasında bekliyor."
Yürüdüm koridorda. Kalbim hızlı atıyordu. Neden? Sadece bir görüşme. Profesyonel. Ama değildi. Biliyordum. Bu, iki dünyanın buluşmasıydı.
Kapıyı açtım. İçerde, pencere kenarında duruyordu. Sivil giymişti. Bu onu daha... insani gösteriyordu. Döndü.
"Günaydın öğretmenim."
"Günaydın binbaşım."
Oturduk. Masanın üzerinde iki çay vardı. İkimiz de dokunmadık.
"Çocukların yazdıklarını getirdim," dedim, dosyayı uzatarak.
Aldı. Açtı. İlk sayfayı okudu. Rojin'in şiiri.
Okurken yüz ifadesi değişti. Önce şaşkınlık. Sonra... acı? Sonra bir boşluk.
"Bu... Rojin mi yazdı?" diye sordu, sesi kısılmış.
"Evet."
"on bir yaşındaydı değil mi."
"On iki."
"On iki yaşında bir çocuk... bunu nasıl yazabilir?"
"Yaşadıklarıyla. Gördükleriyle. Hissettikleriyle."
Başını salladı. Sayfayı çevirdi. Mehmet'in öyküsünü okudu. "Taşın altından çıkmak istiyorum."
"Mehmet'in babası..."
"Biliyorum," dedi, keserek. "Kayıp."
"Evet."
"Kayıp," diye tekrarladı. Sankı kelimeyi ilk defa duyuyormuş gibi.
Bir süre sessiz kaldı. Sonra cebinden bir kağıt çıkardı. "Ben de... bir şey yazdım. Okumak ister misiniz?"
Aldım. Okudum:
"Dağlar soğuktu
Çocuklar üşüdü
Askerler de üşüdü
Ölenler dondu
Kalanlar... hâlâ üşüyor."
Kısa. Sade. Ama içinde bir dünya vardı.
"Bu... şiir mi?" diye sordum.
"Bilmiyorum. Sadece... gerçek."
"Gerçek çoğu zaman şiirden daha acımasızdır."
"Biliyorum."
Bana baktı. Gözlerinde bir şey arıyor gibiydi. Belki anlayış. Belki yargı.
"Öğretmenim," dedi. "Siz gerçekten inanıyor musunuz? Eğitim, bu çocukları kurtarabilir mi? Yani dağlardan?"
"Kurtarabilir mi? Bilmiyorum" dedim dürüstçe. "Ama... onlara ses veriyor. Dinleyebilmemi sağlıyor."
"Peki ya sizin dinlemeniz yetmezse?"
"O zaman... seslerini duyurmam gerekir... Daha fazla kişiye. Daha önemli kişilere..."
Sustu. Pencereden dışarı baktı. Bahçede çocuklar oynuyordu.
"Ben..." dedi, zorlanarak. "Ben çok ses duydum. Çok... çığlık. Şimdi... sessizlik duyuyorum. Ama bu sessizlik, çığlıktan daha yüksek."
Anladım. Rojin'in şiirindeki gibi: sessizlik, çığlığın pelerini.
"Belki," dedim yumuşakça. "Belki yeni sesler duymalısınız. Çocukların sesleri. Şiirlerin sesi."
Bana baktı. Gözleri nemlendi mi? Yoksa hayal mi ettim?
"Ben askerim," dedi. "Şiirler... bana uzak. Yazdığımı gördünüz."
"Fazıl Hüsnü Dağlarca da askerdi," dedim, nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle.
Şaşırdı. "Bunu bilmiyordum?"
"Bir çok asker kökenli şair ve yazar var. Bence her askerin içinde bir şair var. Ya da her şairin içinde bir asker."
Gülümsedi. Hafif, acı bir gülümseme. "Belki."
"Pazartesi," dedim. "Her pazartesi gelebilirsiniz. Çocukların yazdıklarını okuyabilirsiniz. Belki... siz de yazarsınız."
"Yapabilir miyim bilmiyorum. Ruhum paramparça."
"Yazmak... iyileştirir. En azından, ben öyle inanıyorum."
Ayağa kalktı. "Teşekkür ederim öğretmenim. Düşüneceğim."
"Ben de teşekkür ederim."
Kapıya yöneldi. Tam çıkarken, döndü: "Rojin'e söyleyin... pelerinini çıkarsın artık. Üşümez. Söz veriyorum."
Gitti.
Öğretmenler odasında tek başıma kaldım. Masanın üzerindeki kağıda baktım. Onun yazdıkları. Bir askerin şiiri. Ya da askerin itirafı mı demeliyim...
Derse döndüm. Rojin'e yaklaştım. "Binbaşı senin şiirini beğendi," dedim alçak sesle. "Pelerinini çıkarmanı söyledi. Üşümeyeceğine söz verdi."
"Peki," dedi Rojin. "Ama ona da söyle: o da çıkarsın. İkimiz de üşümeyiz o zaman."
Gülümsedim. Bu çocuk... bu çocuk her şeyi biliyor.
Akşam eve dönerken, Alp Binbaşı'nın arabasını köşede gördüm. İçi boştu. Ama içeride, camına iliştirilmiş küçük bir not vardı. Yaklaştım. Okudum:
"Pazartesi geleceğim. Söz."
Fark edeceğimi, geleceğim, okuyacağımı nereden biliyordu? Yürüdüm. Güneş batıyordu. Dağlar altın rengine bürünmüştü. Belki... belki güzeldi. Belki sadece sessiz değildi. Belki bekliyordu.
Bugün bir şey oldu. Küçük bir şey. Bir kapı aralandı. İçeri ışık girdi. Şimdi... bekleyeceğiz. Bir sonraki pazartesiyi. Ve diğer pazartesileri.