BÖLÜM 1: İLK DERS
Bugün ilk dersim. Sabahın beşinde uyandım, ki bu benim için alışılmadık bir durumdu. Kahvaltı yapamadım, midemde kelebekler uçuşuyordu. Annem telefon açtı, "Kızım, o mahallede dikkatli ol," dedi. Her zamanki gibi. Babam ise mesaj attı: "Senin idealizmin gerçekleri değiştirecek, gururluyum." İkisi de haklı, ikisi de haksız.
Okul, şehrin kenarında, tepeden bakan yeni yapılmış, pembe boyalı bir bina. Binaların rengi, eksik olan her şeyi tamamlayacakmış gibi, garip bir umut belirtisiydi.
Müdür Cemal Bey beni kapıda karşıladı. Ellerinde çay lekeleri olan, yumuşak bakışlı bir adamdı. "Hoş geldiniz öğretmenim. Burası... farklıdır. Umudunuzu kaybetmeyin, ama beklentilerinizi de çok yüksek tutmayın." Garip bir karşılama konuşmasıydı.
İçeri girdiğimde koridorlar sessizdi. Ama bu, gergin bir sessizlikti. Duvarlarda çocuk resimleri: mavi dağlar, turuncu evler, sarı güneşler. Hepsi standart, hepsi aynı. Acaba hangisi kendi rengini bulmuştu?
Sınıf 4-A'ya girdim. Kapıyı açtığımda otuz iki çift göz bana dikildi. Otuz iki küçük insan, otuz iki hikâye. Hepsi üniforma giymiş, saçları düzgün taranmış, ellerini sıranın üzerine koymuş. Disiplinli görünüyorlardı, ama gözlerinde bir mesafe vardı. Yabancıydım onlara, onlar da bana.
"Günaydın çocuklar," dedim, sesim titreyerek.
"Günaydın öğretmenim," dediler hep bir ağızdan, robot gibi.
Kendimi tanıttım. Elif Yılmaz. Yirmi beş yaşında. İstanbul'da doğmuş. Edebiyatı seviyormuş. Öğretmen olmak en büyük hayaliymiş. Standart bir hikâye. Onlara sormayı hayal ettim: "Sizin hikâyeniz ne? Dağlarda geçen çocukluğunuz mu? Yoksa beton apartmanlar arasında sıkışan hayalleriniz mi?"
Ama sormadım. İlk günden, ilk dersten.
Ders işlemeye başladık. Türkçe. Dil bilgisi. Fiiller. "Gitmek, gelmek, sevmek, nefret etmek..." Acaba hangi fiiller daha çok geçiyordu hayatlarında?
Sınıfta bir kız var, en ön sırada oturuyor. Adını henüz bilmiyorum, ama gözleri konuşuyor. Siyah, derin, biraz hüzünlü, ama keskin. Defterinin kenarına bir şeyler karalıyor. Ben anlatırken o yazıyor ya da çiziyor.
Teneffüs zili çaldı. Çocuklar dışarı fırladı. O kız ise yavaşça toparlandı, defterini kapatırken bana baktı. Göz göze geldik. Gülümsedim. O da hafifçe başını eğdi, utangaç bir tebessümle.
Bahçeye çıktım. Çocuklar koşuyor, bağırıyor, gülüyor. Normal bir okul gibi. Ama duvarın kenarında, tek başına oturan bir oğlan var. Belki on iki yaşında. Yüzünde olmaması gereken bir ciddiyet taşıyor. Bana baktı, sonra hemen bakışlarını kaçırdı.
Meryem öğretmen yanıma geldi. Kürt asıllı, kırk yaşlarında, yüzünde yılların tecrübesi okunuyor. "İlk gün şoku," dedi gülümseyerek. "Geçer."
"Çocuklar... uslular," dedim.
"Usluluk bazen güvenmemektir," dedi ciddileşerek. "Bu çocuklar yabancılara alışık değil. Siz yabancısınız. Hem şehir olarak, hem... etnik olarak."
İçim burkuldu. "Ben öğretmenim," dedim. "Onlar da öğrencilerim."
Meryem öğretmen başını salladı. "Zamanla," dedi. "Zamanla."
Öğle arası. Öğretmenler odasında oturuyorum. Diğer öğretmenler sohbet ediyor: maaşlar, fiyatlar, siyaset... Ben sessizim. Defterimi açtım, ilk gözlemlerimi yazdım:
"Buradaki çocukların gözlerinde bir şey saklı. Belki korku. Belki umut. Belki ikisi birden. Ben hangisini besleyebilirim?"
Kapı çalındı. O gözleri konuşan kız duruyordu karşımda. Elinde bir defter.
"Öğretmenim," dedi, sesi bir kuş tüyü kadar hafif.
"Evet, gel canım."
Yanıma geldi. Defterini açtı, içinden bir kağıt çıkardı.
"Bunu... yazdım. Okumak ister misiniz?"
Kağıdı aldım. Üzerinde şiir vardı. Kürtçe ve Türkçe karışık. Bazı kelimeleri anlamadım, ama hissettim.
"Dağlar sustu
Annem ağladı
Baba gitti
Güneş doğdu
Ben... bekliyorum."
Gözlerim doldu. Neden bilmiyorum. Belki sadeliğinden. Belki yüklendiği anlamdan.
"Çok güzel," dedim, boğazım düğümlenerek. "Adın ne senin?"
"Rojin," dedi.
"Güneş," dedim. Kürtçe biliyorum, biraz. "Güneş kadar güzelsin."
Yüzü hafifçe kızardı. "Teşekkür ederim öğretmenim. Burada... şiir yazan yok. Kimse dinlemek de istemiyor."
"Ben isterim," dedim. "Her zaman."
Rojin gülümsedi, sonra koşarak çıktı odadan. O an hissettim: Bu yüzden buradayım. Bu küçük, kırılgan bağlantı, bağlantılar sebebiyle. Bir çocuğun şiirine dokunabilmek için.
Akşam eve dönerken yolda düşünüyorum. Bu mahalle farklı. Dükkan tabelaları iki dilde. Kahvehanelerde yaşlı adamlar oturmuş, sessizce çay içiyor. Kadınlar pazardan dönüyor. Normal bir yer gibi. Ama havada bir şey var. Tarihin ağırlığı belki. Belki de söylenmemiş hikâyelerin.
Evime vardım. Küçük, sevimli bir daire. Pencereden şehir görünüyor. Işıklar yanmaya başlıyor. Uzaklarda, dağlar silüet olmuş, karanlığa karışıyor.
Bugün hiç kolay değildi. Ama Rojin'in şiirini cebime koydum. Dinlemeye devam edeceğim. Hem de her gün. Belki onu anlamaya çalıştıkça, kendimi de anlayacağım.
Bugün yine uyandım. Saat 04.30. Alışkanlık. Doğuda dört yıl, vücut saatini değiştiriyor. Burada alarm yok. Sessizlik var. Lanet bir sessizlik.
Yeni dairem. Beyaz duvarlar. Boş. Sadece bir yatak, bir masa, bir sandalye. Taşınırken çoğu eşyamı bıraktım. Anılar da dahil. Anıları taşımak yük. Ben zaten yeterince yüklüyüm.
Kahvaltı yapmadım. Askerde yemek disiplini vardı. Burada... önemsiz. Giydim üniformamı. Her sabah aynı ritüel: ütülü pantolon, parlak botlar, madalyalar... Madalyalar. Demir parçaları. Ne anlamı var? Cihat'ın yüzü geliyor gözümün önüne. On sekiz yaşında. Belki on dokuz. Elinde eski bir tüfek. Gözlerinde... korku mu, öfke mi, yoksa hiçlik mi?
Unutamıyorum. Terapist diyor ki "unutmayacaksın, sadece onunla yaşamayı öğreneceksin." Nasıl? Nasıl öğrenilir ki bu?
Karargâha gittim. Batıdaki görevim: lojistik planlama. Kağıt işleri. Raporlar. Masabaşı. "Dinlenme görevi" diyorlar. Dinlenmek değil bu. İşkence. Beynim sürekli çalışıyor, beden hareketsiz... Beden dağlarda koşmaya alışık. Olmuyor...
Komutanım çağırdı. Albay Saim. Yaşlı, akıllı bir adam. "Arslan," dedi, "burada rahat ol. Zamanla alışırsın."
"Emredersiniz komutanım!!!"
"Emir değil, tavsiye."
Gülümsedi. Acıyarak mı, anlayışla mı?
Öğleden sonra okula gittim. Güvenlik semineri. Bir devlet okulu. Kenar mahalle. Kürt çoğunluk. İçimde bir direnç var. Neden bilmiyorum. Belki önyargı. Belki korku.
Okulun bahçesinde beklerken çocuklar koşuyordu. Normal çocuklar. Gülüyorlardı. İçim acıdı. Dağlarda gördüğüm çocuklar gülmüyordu. Onlar... başkaydı.
Seminer sırasında öğretmenler vardı. Genç, idealist tipler. Yaşlı, bıkkın tipler... Bir kız dikkatimi çekti. Elif diye çağırdılar. Türkçe öğretmeni. Gözleri... parlaktı. İnanmış. O ışığı görmeyeli uzun zaman oldu.
Anlattı seminerde: "Okul bir barış alanıdır." Güzel söz. Masal gibi.
Dağlarda barış yoktu. Sadece görev vardı. Ve ölüm.
Seminer bitti. Elif öğretmen yanıma geldi. "Teşekkürler binbaşım," dedi. "Umuyorum okulumuz güvende olur."
"Tabii," dedim. Mekanik bir cevap.
"Çocuklar..." dedi, duraksayarak. "Onlar sadece çocuk. Unutmayalım."
Baktım ona. Ciddi mi, naif mi?
"Unutmam," dedim. Ve ekledim içimden: Asla unutamam.
Akşam. Eve döndüm. Üniformayı çıkardım. Ağır geliyor artık. Ama çıplak hissediyorum onsuz. İkinci derim gibi.
Mutfakta durdum. Buzdolabı boş. Yemek yapmadım. Yemek... lüks. Dağda konserve yerdik. Soğuk. Pratik.
Pencereye yaslandım. Dışarı baktım. Şehir ışıkları. Sivil hayat. Normal insanlar. Onlar nasıl yaşıyor? Nasıl uyuyor? Nasıl kabus görmeden sabahı karşılıyor?
Bugün yine ilaçlarımı aldım. Uyumak için. Terapistin verdiği... "Geçici" diyor. Dört yıl, geçici mi?
Yatağa uzandım. Karanlık. Cihat'ın yüzü yine geliyor. Bu sefer konuşuyor: "Ben de çocuktum. Sen de çocuktun. Neden?"
Cevabım yok. Hiçbir zaman olmadı.
Uyuyacağım. Belki...
Yarın yine aynı. Kağıtlar. Raporlar. Sessizlik.
Ve o öğretmenin gözleri. O ışık. Neden aklımdan çıkmıyor?
Akşam yemeğimi yerken telefonum çaldı. Annemdi.
"Nasıl geçti kızım?"
"İyi anne. Normal bir gündü."
"Öyle mi? Oralarda normal, olur mu hiç?"
"Anne, lütfen..."
"Hakkın var. Peki, güvenlik var mıydı okulda? Karışık oralar."
"Neden soruyorsun?"
"Haberde gördüm. O bölgedeki okullara askerler seminer veriyormuş. Hem eğitim, hem güvenlik."
"Evet," dedim, duraksayarak. "Vardı. Güvenlik değil ama... Bir binbaşı, birkaç er."
"Tanıştın mı?"
"Kısa bir konuşma."
"Uzak dur kızım. Askerler..."
"Tamam anne. Kapatmam lazım." Telefonu kapattım. Annem her zaman korumacıdır. Ama bu sefer farklı bir ton vardı sesinde. Korku? Önyargı? Belki ikisi birlikte.
Aklıma o binbaşı geldi. Alp Arslan. Sert görünümlü, ama gözleri... evet, gözleri tuhaf. Boş değil. Dolu. Çok dolu. Hatta taşmak üzere.
Neden düşünüyorum ki onu? Sadece bir meslektaş. Farklı bir alanda.
Defterimi açtım. İlk gün notlarıma baktım. Rojin'in şiirini tekrar okudum:
"Dağlar sustu
Annem ağladı
Baba gitti
Güneş doğdu
Ben... bekliyorum."
Bu şiirde bir eksik var. "Ben bekliyorum"dan sonra bir şey. Ne bekliyor? Babasını mı? Değişimi mi? Yoksa sadece büyümeyi mi?
Bilmiyorum. Öğreneceğim. Zamanla.
Pencereye yaslandım. Dışarıda ay doğmuş. Büyük, beyaz, masum. Uzaklarda dağların silüeti görünüyor. Kara, sessiz, gizemli.
Bugün yeni bir başlangıçtı. Hem benim için, hem Rojin için, hem de gözleri dolan o binbaşı için. Hepimiz kendi dağlarımızla yüzleşiyoruz belki de.
Yarın yine gideceğim. Aynı okula. Aynı sınıfa. Rojin'e. Ve belki... belki biraz daha anlayacağım.
Uyumaya çalışıyorum. Ama gözlerim açık. Düşünüyorum. Dağlar neden sustu? Ve kim, ne zaman konuşacak?