BÖLÜM 13: MEKTUP VE MAĞARA

1285 Kelimeler
Hüseyin'in mektubundan sonra Mehmet değişti. Daha sessiz, daha derin düşünceli. Alçılı bacağıyla bahçede oturup saatlerce dağlara bakıyordu. "Düşünüyorum," diyordu. "Babama nasıl cevap vereceğimi." Üç gün sonra kararını açıkladı: "Gitmeliyim. Onu görmeliyim." "Çok riskli," dedi Alp. "Ve senin bacağın..." "İyileşince. Baharda. Nisan. Dağlar eriyince." "Peki nasıl bulacağız onu?" "Mektupta bir işaret var." Mektubu gösterdi: son cümle altı çiziliydi. "Kartalları izle" - "kartallar" kelimesinin üzerinde küçük bir dağ şekli vardı. "Bu... Babamın bana çocukken gösterdiği yer. Kartalların yuvası." Davut Bey'e danıştık. "O bölgeyi bilirim," dedi. "Tehlikeli. Hem askeri, hem... başkaları için." "Başkaları derken?" "Kaçaklar. Muhalifler. Kayıplar." Duraksadı. "Belki de Hüseyin yalnız değildir. Belki... başkaları da var." Alp'in yüzü gerildi. "Bir grup mu?" "Evet. Ama artık silahsız olabilirler. Sadece... saklanıyorlar." "Peki neden çıkmıyorlar?" "Kimse onları çağırmıyor da ondan." Davut Bey bize baktı. "Belki siz çağırabilirsiniz." Bu fikir büyüdü içimizde. Kayıpları bulmak. Onlara bir yol açmak. Ama nasıl? Mîrac önerdi: "Bir kitap. 'Kayıpların Sesleri'. Onların hikayelerini toplarız. Yayınlarız. Belki okurlar. Ve cevap verirler." "Tehlikeli," dedi Meryem öğretmen. "Her iki taraf da hoşlanmaz." "Ama doğru," dedi Rojin. "Ve biz doğruyu yapmalıyız." Kalem Timi toplantısında bu konuyu tartıştık. Çocuklar heyecanlıydı. "Ben babamın hikayesini yazarım," dedi Mehmet. "Ben amcamın," dedi Berfin. "Ben ağabeyimin," dedi Yunus. Sonra Alp konuştu: "Ben de yazacağım. Yakaladıklarımın hikayelerini. Ve... serbest bıraktıklarımın." "Serbest mi bıraktın?" diye sordu Rojin şaşırarak. "Evet. Bazen... göz yumdum. Risk aldım. Belki de o riskler, şimdi bize yardım edecek." Projeye "Mağara Sesi" adını verdik. Çünkü kayıplar mağaralarda saklanıyordu. Ve sesleri duyulmuyordu. İlk iş, Hüseyin'e cevap yazmaktı. Mehmet yazdı: "Baba, Seni bekliyorum. Baharda, kartalların yuvasında. Yanımda Alp var. O da seni bekliyor. Ve affediyor. Ben de affediyorum. Gel. Sadece gel. Oğlun, Mehmet." Mektubu nasıl gönderecektik? Bora yardım etti. "Ben götürürüm. Bölgeyi biliyorum. Ve... belki onları tanırım." "Risk alıyorsun," dedi Alp. "Sen risk aldın. Sıra bende." Bora yola çıktı. Üç gün sonra döndü. Yorgun, ama gözlerinde bir ışık vardı. "Verdim. Ve... cevap var." "Ne diyor?" "Gelmeyecek. Ama... yazışabiliriz. Ve bir gün... belki." İkinci mektup: "Mehmet, Yazışalım. Ama güvenli olsun. Şu noktaya bırak. Ben alırım. Anlat bana hayatını. Ben de anlatayım. Ama hazır değilim görüşmeye. Dağlar hâlâ benim için güvenli. Şehir... değil." Bu başlangıçtı. Mektuplaşma. Bir baba ve oğul. Arada dağlar, yıllar, acılar... ama kelimeler. O hafta, "Mağara Sesi" projesi için ilk hikayeyi yazdık: Hüseyin'in hikayesi. Mehmet yazdı, Alp düzeltti, Rojin şiirler ekledi. Yayınladık internette. İlk gün 10.000 okunma. Yorumlar: "Benim babam da kayıp", "Ağabeyim...", "Oğlum..." Sonra ikinci hikaye: Aram'ın hikayesi. Davut Bey yazdı, Rojin çevirdi. İsveç'ten bir ses. Üçüncü: Murat'ın hikayesi. Gülten Hanım anlattı, ben yazdım. Her hikayenin sonunda aynı cümle vardı: "Kayıplar, sesinizi duymak istiyoruz. Gelmenize gerek yok. Sadece... yaşadığınızı bilmek istiyoruz." Bir hafta sonra, ilk cevap geldi. E-posta: "Ben de kayıbım. Ama artık ölmek istemiyorum. Nasıl çıkarım?" Cevap yazdık: "Adımızı söyle. Biz buluruz." Mektuplaşma başladı. Hüseyin yazıyor. Mehmet okuyor. Ben... aracıyım. Garip. Bir zamanlar onları yakalamak için dağlara çıkan adam, şimdi onları bulmak için mektup yazıyor. Bora yardım ediyor. O da değişti. Artık içmiyor. Ve dağlara farklı bakıyor. "Eskiden düşman görürdüm," dedi. "Şimdi... kayıp insanlar görüyorum." "Aynı," dedim. "Mağara Sesi" projesi büyüyor. Her gün yeni bir hikaye. Her hikaye yeni bir acı. Ama her acı... paylaşılınca hafifliyor. Bugün bir hikaye daha yazdım: Cihat'ın hikayesi. İlk defa. On sekiz yaşında. Gözlerindeki korku. Ve ölüm anı. Yazarken ağladım. Tuğçe Hanım haklıymış: yazmak, iyileştiriyor. Ama acıtıyor önce. Hikayeyi yayınladım. İmzasız. Sadece "Bir askerin itirafı". İlk yorum: "Ben Cihat'ın kuzeniyim. Onu özledik. Ve... sizi affediyoruz." Ağladım. Yine. Ama bu sefer... rahatladım. Sonra başka bir yorum: "Ben de bir Cihat'ım. Ama dağlarda değil, şehirde. Ne Türk'üm ne Kürt. Sadece... kayıp." Ona cevap yazdım: "Buluruz seni. Söz." Bu artık bir proje değil. Bir misyon. Kayıpları bulmak. Hem dağdakileri, hem şehirdekileri. Baba bu işe yardım ediyor. Askeri bağlantılarını kullanıyor. "Kayıtları araştırıyorum," diyor. "Bazı dosyalar... kapalı. Açmaya çalışıyorum." "Neden baba? Sen hep devletçiydin." "Evet. Ama devlet, kayıp çocukları bulmalı. Eğer bulamıyorsa, vatandaşlar bulmalı." "Peki ya üstlerin? Ne diyorlar?" "Karışmıyorlar. Çünkü bu... onlar için de iyi. Kayıplar bulunursa, sorun çözülür." Siyaset hep aynı: çıkar. Ama biz... insanlık için yapıyoruz. Belki de ikisi aynı şeydir: insanlık, en büyük çıkardır. Mehmet'in bacağı iyileşiyor. Alçı çıkacak. Ve baharda... dağlara gideceğiz. Hüseyin'i görmeye. Korkuyorum. Çünkü o dağlar... benim kabuslarımın yeri. Ama gitmeliyim. Mehmet için. Ve kendim için. Belki dağlar, bu sefer bana merhamet gösterir. Ve belki... Cihat'ın ruhu bizi kabul eder. Gece yazdım: "Dağlara dönüyorum Ama bu sefer silahsız Sadece mektuplar var Ve umut Korkuyorum Ama yürüyorum Çünkü arkamda bir çocuk var Ve önümde... belki affetme." Yarın bir toplantı var: kayıp aileleri. Türk, Kürt, hepsi bir arada. Konuşacaklar. Ve belki... ağlayacaklar. Ben de konuşacağım. İtiraf edeceğim: "Ben sizin çocuklarınızı gördüm. Ve bazen... öldürdüm." Ne diyecekler? Bilmiyorım. Ama söylemeliyim. Çünkü gerçek, pelerinsiz yaşanır. Ve ben... artık pelerin giymiyorum. Kayıp aileleri toplantısı Kalem Evi'nde yapıldı. Otuzdan fazla insan: analar, babalar, kardeşler... Hepsinin gözlerinde aynı soru: "Nerede?" Alp kürsüye çıktı. Yüzü solgundu, ama dik duruyordu. "Ben Alp Arslan. Emekli binbaşı. Dağlarda dört yıl görev yaptım. Ve... sizin çocuklarınızı gördüm. Bazılarını yakaladım. Bazılarını... öldürdüm." Sessizlik. Sonra bir anne ayağa fırladı. "Oğlumu mu? Adı... Ahmet." "Ahmet... soyadı?" "Yıldız." Alp gözlerini kapadı. "Evet. Onu gördüm. Yaralıydı. Yardım ettik. Ama... yetişemedik." "Acı çekti mi?" "Hayır. Hızlıydı." Anne çöktü. Ağladı. Ama sonra, "Teşekkür ederim," dedi. "Bilmek... acıtıyor. Ama rahatlatıyor." Bir baba: "Kızım... Aylin. Onu gördünüz mü?" "Evet. Yakaladık. Sonra... serbest bırakıldı. Nereye gittiğini bilmiyorum." "Yaşıyor mu?" "Bilmiyorum. Ama... umut edelim." Böyle devam etti. Sorular, cevaplar, gözyaşları. Alp her soruyu cevapladı. Doğruyu söyledi. Acıtı, ama temizdi. En sonunda, Davut Bey konuştu: "Benim oğlum Aram. Yaşıyor. İsveç'te. Alp sayesinde. Bazen... bir asker, bir cellat değil, bir kurtarıcı olabilir." Toplantı bittiğinde herkes bitkindi. Ama birbirlerine sarılıyorlardı. Türk anne, Kürt anneye. Kürt baba, Türk babaya. Meryem öğretmen dedi ki: "İşte barış. Acıyı paylaşmak." O akşam, Alp bitkindi. "Bugün... en zor günümdü. Dağlardaki her günden daha zor." "Ama yaptın. Ve şimdi... onlar sana güveniyor." "Evet. Ve bu güven... ağır. Ama taşırım." İki gün sonra, Hüseyin'den yeni mektup geldi: "Mehmet, Hikayeleri okudum. 'Mağara Sesi'. Güzel. Ben de yazmak istiyorum. Ama... nasıl? Ben okuma yazma pek bilmem." "Öğretiriz," diye yazdı Mehmet. "Alp öğretir. O bana öğretti." "Hüseyin öğrenmek isterse, ben öğretirim," dedi Alp. Bu yeni bir fikirdi: dağdakilere okuma yazma öğretmek. Mektupla. Riskli, ama mümkün. Bora aracı oldu. Alfabe kartları, defterler, kalemler götürdü. "Onlar istedi," dedi dönünce. "Öğrenmek istiyorlar. Çünkü yazmak... özgürlük." Bir ay içinde ilk mektup geldi Hüseyin'den - kendi el yazısıyla: "Oglum. Ben. Yaz. Ögrendim. Zor. Ama. Güzel. Sen. Sev. Ben. Seni." Basit. Kısa. Ama muhteşemdi. Mehmet ağladı. "Babam yazdı. Kendi yazdı." "Evet," dedi Alp. "Ve şimdi... konuşabilir. Gerçekten." Bahara iki ay kaldı. Mehmet'in bacağı neredeyse iyileşmişti. Alp ona yürüyüş egzersizleri yaptırıyordu. "Dağa tırmanacak kadar güçlü olmalısın." "Olacağım." Bir akşam, Rojin bize bir sürpriz yaptı. "Ben de bir mektup yazdım. Kayıplara." Okudu: "Kayıp kardeşler, Biz sizi bekliyoruz. Dağlar soğuk. Evler sıcak. Kalemler hazır. Sayfalar boş. Gelin. Yazın. Ve yaşayın." Bu mektubu "Mağara Sesi"ne ekledik. Ve bir hafta sonra, ilk cevap geldi bir kayıptan - imzasız, ama samimi: "Biz de istiyoruz. Ama korkuyoruz. Bize güvenli bir yol gösterin." Alp cevap yazdı: "Yolu açacağız. Söz." Ertesi gün, büyükbaba Cemal Bey ciddi bir yüzle geldi. "Konuştum. Üstlerimle. Bir 'af ve dönüş' programı üzerinde çalışıyorlar. Silahsız, şiddetsiz kayıplar için." "Gerçekten mi?" diye şaşırdı Alp. "Evet. Ve... sizin çalışmalarınız onları etkiledi. 'Halk hazır' diyorlar." "Halk hep hazırdı," dedim. "Yönetenler hazır değildi." "Belki şimdi hazırlar." Gece defterime yazdım: "Bugün umut yeşerdi. Bir baba yazdı. Bir oğul okudu. Bir asker öğretti. Bir general yol açtı. Ve kayıplar... Artık o kadar kayıp değil. Çünkü onları arayan var. Onları bekleyen var. Ve onlara 'gelin' diyen. Belki de kaybolmak, Sadece çağrılmamaktır. Biz çağırıyoruz. Gelin." Uyudum. Rüyamda dağları gördüm. Ama bu kez mağaralardan insanlar çıkıyordu. Ellerinde silah değil, kalem vardı. Yavaş yavaş, tedirgin. Ama çıkıyorlardı. Ve aşağıda, biz bekliyorduk. Elimizde kitaplar, çaylar, gülümsemelerle. Sabah uyandığımda bahar gelmek üzereydi. Ve dağlar... eriyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE