Yeni hayat

1009 Kelimeler
Öğlene kadar eşyalarımı yerleştirmeye devam ettim. Susadığımı farkedince mutfağa su almak için gittim. Mutfak tezgahının üstünde en sevdiğim çay duruyordu. Sadece bir kez laf arasında bu markanın çayını içtiğimden bahsetmiştim. “Bunu kim aldı ki!?” diye kendi kendime sorduğum sırada Barış arkamdan “Ben aldım.” diye söyledi. “Ama sen… Bunu hatırlaman!” diyip şaşkınca söylendim. “Önemli detayları unutmam.” diyip daha ben göğsümdeki sıkışmayı idrak edemeden arkasını dönüp gitti. O öğleden sonra oturma odasına girdiğimde bir değişiklik daha farkettim. Bir köşe okuma köşesine dönüştürülmüştü. Rahat bir koltuk, üzerinde bir battaniye ve yan sehpa vardı. Halbuki sabah orda olmadığından emindim. Barış bir dosyadan başını kaldırmıyordu ama yine de konuşma ihtiyacı duyarak boğazımı temizleyerek “Buna gerek yoktu.” diye başladım ama o sözümü keserek “Önce bir şeyler yemelisin.” dedi, gözleri dosyadan ayrılmadan. “Şef diyet listene uygun bir şeyler hazırladı.” diye devam etti. “Şef mi?” diye şaşkınca sordum. Gözlerini bir an yüzüme doğru kaldırdığında daha fazla konuşmamın onu rahatsız edeceğini düşündürdüğü için sustum. Ve onu yalnız bıraktım. Bu tam anlamıyla sıcaklık değildi ama beklediğim o buz gibi kayıtsızlıkta değildi. Akşam olduğunda uzun bir duş aldım. Suyun altında uzunca kaldım, sırf gün boyunca üzerimdeki huzursuz enerjiyi atar belki diye düşünerek. Yatağa doğru ilerlediğimde ıslak saçlarımdan sular aşağı damlıyordu. Havlu almayı unutmuştum ve ben havlumu nereye koyduğumu bulmaya çalışırken kapı aniden açıldı. Barış kapı eşiğinde dona kaldı, kapı kolunu öyle bir sıkıyordu ki parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti ve o gözleri bana takıldı tamamıma… Öyle bir süzdü ki parmaklarım titredi. Bakışları hala üzerimde inatçı bir şekilde gezinirken kalbim adeta kaburgalarıma çarptı. Her yerim ateş olup yandı sanki. Kendimi dolapta aldığım kıyafetlerle gizlemeye çalışarak komik duruma düşürdüğümün farkındalığıyla sinirle çıkıştım. “Kapı çalmak adetin değil mi senin?” diye sordum. Üzerimdeki giysi yığınını bir kale gibi mahrem yerlerimde tutarak. Sanki bu gördüklerini gözlerinden silebilirmiş gibi. Boğazı düğümlendi. O kendinden emin tonu yoktu konuştuğunda neredeyse zorlanıyor gibiydi, sesi alçaktı. “Burada olduğunu unutmuşum. Afedersin.” diye söyledi ve gitmedi. Bakışları doğru yüzüme kaydı doğrudan gözlerime. Hava sanki elektrikle yüklendi ve her saniye çok uzun sürdü gibi geldi. Ta ki sessizlik bile aramızda yanmaya başlayacak kadar… Sonra keskin bir nefesle döndü, kapıyı kapattı. Kapının kapanma sesi olduğundan daha yüksek çıktı, belki de bana öyle geldi. Yatağın kenarına çöküp kaldım. Nabzım hızlanmış tenim ateş gibi. Hiçbir şey değildi, öyle olması gerekiyordu. Ama gözlerinin üzerimde gezinme şekli, gitmeden önceki bakışı. Hiç de hiçbir şey değil gibiydi. Aman allahım… Sen bana yardım et diye mırıldandım. Uyuyamadım. Çok sessizdi burası, hatta öyle çok sessizdi ki insanı fazla düşündüren, düşünmeye iten cinsten sessizlik. Ta ki düşük ritmik bir pat sesi duvarlardan yankılanana kadar. Merak edip yataktan çıktım ve sesi takip ettim. Ses şimdi daha keskin daha güçlü geliyordu. Evin spor salonu, loş bir ışıkla aydınlatılmıştı. Cam duvarın ardından onu gördüm. Tişörtü sırtına yerden yapışmış, elleri bandajlı, kum torbasına tekrar tekrar vuruyordu. Her yumruk bir öfkeyle iniyordu. Sanki görünmez bir şeyle savaşıyordu. Benim onu izlediğimi görmedi ve gölgelerde onu seyrederken rahatsız edici bir şey farkettim. Belki de tek etkilenen ben değildim. Kalbim daha da küt küt atarken odama geri döndüm. Barış Onunla yaşamaya başlayalı 30 gün geçti. Sanki bir kontratmış gibi davrandığım 30 gün. Bir yerlerde duvarlarım çatlamaya başlamıştı. Başarısız olduğum bu otuz gün, istemeden ve mantığıma rağmen onu daha fazla düşünmemi sağlamıştı. Yan sehpanın üzerine dizilmiş kitapları, mutfaktaki fokurdayan çaydanlığı, koridorda yürüyüp geçtikten sonra kalan o şampuanın kokusu. Bunun sorun olmadığını söyleyip durdum kendime. Hepsi geçici, dedim. Bir de işteki duruşu vardı. Tam zamanlı çalışanlarımın yarısından iyiydi. Konferanstan bir hafta önce masasının önünden geçerken, o farketmeden durup onu izledim. Masası, özenle dizilmiş dosyalarla kale gibiydi. Dizüstü bilgisayarı yasal özetlerle ve konuşma metinleriyle doluydu. Dikkatliydi. Düşünürken defterine kalemini tıkırdatıyordu. Beni farkedince doğruldu ve “Bir şey mi var?” diye sordu. “Yok. Sadece hazırsın.” dedim. Kaşları çatılırken şaşırmış gibiydi ama o daha çok benim şaşırıp şaşırmadığımı öğrenmek istiyordu sanırım. “Şaşırdın mı?” “Sanırım evet.” diye itiraf ettim. “Çoğu insanın aylarca öğrendiği temeli sen ilk haftalarda kavramışsın.” dedim. Yüzünde bir şey kıpırdadı belki gururlandı. “Başarısız olmayı sevmiyorum.” dedi sadece. “Fark ettim.” dedim ve ofisime yöneldim. Tanrım yardımcım olsun ki bu yönünü seviyordum. Konferans sıradan olması gerekirken onun varlığıyla resmen işkenceye dönüştü. O içeri girdiği andan itibaren gözlerimi ondan alamadım. Diz hizasında biten, kıvrımlarını saklamayan lacivert sade bir elbise giymişti. Saçlarını toplamış bu da zarif çene hatlarını ortaya çıkarmıştı. Her gülümsediğinde göğsüm sıkışıyordu. Erkekler onu fark etti, tabi ki ederler. “Ela değil mi?” dedi yakışıklı kıdemli bir avukat elini ona uzattı. Ona daha da fazla yaklaştı. Gözleriyle onun vücudunu baştan aşağıya süzdü. Gözlerini yüzüne çıkararak Ela’ya gülümsedi. O eli kırmak istedim. Bunun yerine odanın karşısında bir yere geçerek elime bir içki aldım. Onun benim olmadığını, bana ait olmadığını kendime hatırlattım. O benim çalışanımdı. Taşıyıcımdı. Sorumluluğumdu. Sahiplendiğim biri değil. Yine de yanında daha uzun durdum. Duruşumla söze gerek bırakmayan bir uyarı veriyordum. Her konuşmada öne çıktığında analizleri keskin, ifadeleri güven doluydu. Kendimi yalnız ona bakarken değil, fikirlerini zihninde saniyeler içinde nasıl bir araya getiriyor diye düşünürken de buluyordum ve onun bana ne yaptığından haberi bile yoktu. Saatlerce daha fazla onu düşünüyor olmuştum. Asistanımla tartışırken bile ellerimin saçlarında nasıl hissettireceğini, adımı nefes nefese söylerken sesinin nasıl çıkacağını merak ediyordum. Yanından geçerken yaydığı parfümün hafif kokusunu yakaladığımda benden önce vücudum tepki veriyordu. Evde bu daha da zordu. Ona dokunmadım, elim eline değmedi ama çokça düşündüm. Mutfakta bazen yollarımız kesişirdi o bol bir kazakla, ben gömlekle ve sırf ona bakmamak için kahve makinesi dünyanın en ilginç aygıtıymış gibi bakarak odaklanmam gerekirdi. Konferansta bir ara gözümden kaybolduğunda neredeyse rahatladım. Telefonum titreştiğinde ekrana baktığımda ondan bir mesaj aldığımı farkettim. Hemen açtım. Bir fotoğraf. Beyaz minik plastik bir çubuk, çift çizgi ikisi de pembe, çizgilerden biri hafif silik. Arka plan bir tuvaletin fayans duvarıydı. Bir an sadece baktım algılamakta zorlandım. Göğsüm daraldı, nefesim yavaşladı ve sonra anladım. Hamile. Tanrım hamileydi. Varisimi taşıyordu. Benim çocuğumu taşıyordu. Hareket ettiğimi bile farketmeden yerimden fırladım, telefon hala elimdeydi. Konuşmamı bekleyen insanları umursamıyordum. Onu bulmam gerekiyordu. Onu görmem gerekiyordu. Hem de hemen. Devam edecek…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE