Düşük 🥺

1032 Kelimeler
Ela Konferans salonu üstüme üstüme geliyordu sanki. Üst düzey yöneticinin lafına kibarca başımı sallıyordum. Bir sonraki an midem şiddetli bir şekilde burkuldu. Yakınımdaki kahve kokusu bana çarptı ve içimden yeniden bir safra yükseldi. Kısık bir sesle bahane uydurup en yakın lavaboya doğru fırladım. Topuklarım mermer zeminde yankılandı. Bir kabin kapısını ittiğimde ellerim titriyordu. Tuvaletin kapısını kilitlemeden klozetin önünde durdum. Kimsenin gelmemesi için dua ettim. Bulantı dalgalar halinde içimden geçmeye devam ediyordu. Öyle ki gözlerimi yaşartıp doldurdu. Sonunda biraz hafiflediğinde alnımı kapıya dayadım. Geçen hafta da vardı bulantı ama bu derece şiddetli değildi. Bugün daha güçlüydü ve farklı hissettiriyordu bana. Çantam askıda asılıydı. Düşünmeden çantamdan haftalardır taşıdığım küçük paketi çıkardım. Hamilelik testi. Bu sonuncusuydu. Boşa harcamaktan korkmuştum. Ellerim titrerken paketi açtım ve kullanma talimatlarını uygulayarak tuvaletin üstüne düz bir şekilde bıraktım. Daracık alanda nefeslerimi sayarak volta attım. Sonunda bir çizgi iki çizgiye dönüştü. Diğeri kadar koyu değildi ama yine de çift çizgiydi. Biri diğerinden biraz daha silikti sadece. Bunu gördüğümde resmen kalbim durdu sanki, nefes alamadan, düşünemeden uzunca bir süre bakakaldım sadece. Onun çocuğunu taşıyordum. Barış Soylu’nun çocuğunu taşıyordum. Kahkaha yükseldi içimden, yarı inançsızlık yarı sevinç duyuyordum. Telefonumu çıkardım ve testin fotoğrafını çektim. Barış’a gönderdim hemen. Parmaklarım ekranın üzerinde gezinirken kabin kapısı açıldı. Neye uğradığımı şaşıramadan irkilmiştim ve testi elimde sımsıkı tutmuştum. Gamze’nin sesi havayı doldururken adeta ürperdim. “Vay vay konferansın gözde stajyeri de buradaymış.” dedi, sesi eğlenen bir tondaydı. Gamze’nin arkadaşının kahkahası arkadan geldi, acımasızdı. “Buraya nasıl gelmeye cürret edersin seni sülük şey!” diye bağırdı. Bulantıdan da fazla bir şey hissettim içimden yükselen savunmayla ki neden savunma durumuna geçtiğimi bile bilmiyordum. “Ne demek istiyorsunuz?” diye yüksek sesle sorabildim. “Ne demek istediğimiz açık değil mi? Metres mi diyelim Gamze yoksa servet avcısı mı?” diyen kız Gamze’ye doğru baktı. Gamze’nin sırıtışı daha da büyüdü ve “Fahişe demek daha doğru Tülay. Zengin adamların etrafında dolanıyor ki bacaklarını açabileceğini vaat edebilsin.” “Kesin şu saçmalıkları!” diyemeden elimdeki şeyi farkettiler. Onların farkettiğini anlayınca onu saklamaya çalıştım ama Tülay denen kız benden hızlı davranarak testi elimden çekip aldı. “Aman Tanrım bu düşündüğüm şey mi?” diyerek teste baktı. Gamze’de omzunun üzerinden baktı küçümseyerek. “Ne kadar tatlı, demek birine zaten çoktan kancayı takmışsın.” dedi. “Düşündüğünüz gibi değil.” dedim ama beni dinlemediler bile. “Annenin hasta olduğunu biliyoruz, belki ilaçlarını bu şekilde karşılıyorsun değil mi?” diyince sözleri tokat gibi indi bana. Masumca gülümseyerek, “Neyse seni bu dertten kurtulalım, ne dersin Tülay? Zavallı bir adamı içine sürüklediğin bu dertten de kurtarmış oluruz böylelikle.” diyerek arkadaşına baktı. Arkadaşı başını sallar sallamaz ikisi de üzerime saldırdı. Nefesim kesilirken “Siz hastasınız!” diye bağırdım. “Hayır tatlım. Biz kamuya yardım ediyoruz.” dedi Gamze gülmeye devam ederek. Karnıma inen ilk darbe gözlerimi yaşarttı. Kollarımla karnımı sardım. “Durun! Yapmayın!” diye bağırdım. “O Barış Soylu’nun bebeği. O CEO’nun bebeği!” Yarım saniye duraksadılar ve kahkahalarla gülmeye başladılar. “Seni zavallı! Onun gibi biri seni seçer mi hiç?” diye tükürürmüşcesine söyledi Gamze ve diziyle rahmime güçlü bir darbe indirdi. Acıdan kıvrandım ve iki büklüm oldum. Ama başka bir darbe daha geldi. Durmuyorlardı. Kendimi ve bebeğimi koruyamıyordum. “Bakalım o küçük kıymetli geçim kaynağın bunu atlatabilecek mi?” diye bir şey daha duydum ama kimden geldiğini anlayamadım. Başım dönmeye, görüşüm kararmaya başlamıştı artık. Tam acıdan bayılacağımı düşündüğüm bir sırada bir ses “Neler oluyor?” diye bağırdı. Bıçak gibi keskin ve öfkeli gelen sese doğru gözlerimi açmaya çalıştım. Barış’tı. İki kadın da dondu, üzerimdeki güçleri durdu. Bir sonraki anda Barış’ın kolları üzerimdeydi. Elleri beni kendine çekiyordu. Kollarına tutunarak nefes almaya ve ayakta durmaya çalıştım. Sesi ölümcül buz gibi gelen Barış “Kovuldunuz!” diye bağırdı. Gamze’nin yüzü bembeyaz kesildi. “Bay Soylu biz…” “Kes sesini!” diye tekrar bağırdı Barış, ses tonu ateşi bile dondurabilirdi. “Üniversiteden atılacaksınız hemen bu hafta. Ve Gamze baban kızının nasıl rezil biri olduğunu öğrenecek!” dedi. Gamze’nin dudağı titrerken “Biz…” diyecek olsa da Barış’ın öldürücü bakışlarını görünce sustu. “Bir daha bu alanda iş bulamamanız için elimden geleni yapacağım. Ela’ya bir daha yaklaşmayın! Defolun şimdi!” diye yüksek sesle söyledi. Özür mırıldanarak yanımızdan geçip gittiler. Barış elleri yüzümü kavrayarak bana baktı. “Ela iyi misin? Bebek!” diyip endişeyle sustu. “Bilmiyorum.” diye fısıldadım, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, aldığım her nefeste karnım sızlıyordu. “Hastaneye gidiyoruz hemen.” dedi ve bir saniye daha kaybetmeden beni kucakladı. Nerede olduğumu farkedemeden bir çığlık steril koridorda yankılandı. Bir bebeğin ağlayışı. Tırnaklarımı altımdaki çarşaflara geçirdim. Kendi bedenimden gelen sessizlik yenidoğanın çığlığından daha yüksekti. Bir doktor sesi duyuldu “Tebrikler, akciğerleri çok güçlü. Bebeğiniz çok sağlıklı.” diye söylüyordu. Ardından sevinç ve dua karışımı bir şeyler duyuldu. Nefesim kesilirken boğazım düğümlendi. En derinimde biliyordum. Yine de sordum yanıma gelen doktora. Çünkü inkar zalimdir ve ben bu zalimliği onaylatmak istiyordum. “Doktor bebeğim?” diye sesim güçsüz ve titrek çıkarak sordum. Doktor duraksadı ve o duraksama bana zaten cevabı vermişti. Tereddüt ederek “Üzgünüm Ela hanım gebelik devam etmedi.” dedi. İçimde bir şey kırılırken ağlayamadım. Sanki bedenim taşa dönmüştü. Hareket edemeyecek kadar ağır, hissedemeyecek kadar soğuktum. Yine de dudaklarım aralanarak “Gitti mi?” diye sordum. Son bir teyit istiyordum belki de herşeye rağmen farklı bir şey duymayı arzuluyordum. “Evet.” dedi doktor daha keskin “Senin yapabileceğin bir şey yoktu.” diyip omzuma elini koyarak geri çekti. Başımı ondan uzağa, güneş ışıklarının sızdığı stor perdeli duvara çevirdim. Koridorda daha güçlü bir bebek ağlaması daha duyuldu. Bu sefer ki daha yüksekti, sevinç dolu. O zaman gözyaşlarım geldi, sıcak ve sessiz. Saçlarıma doğru süzüldü. Doktor gittiğinde yatağımdan çıktım. Acı sadece fiziksel değildi, bir utançtı, başarısızlıktı. Bir çocuk kaybetmemiştim, Barış’ı da hayal kırıklığına uğratmıştım. Burada olma sebebini yitirmiştim. Vücudum titrerken boş odaya fısıldadım. “Beni gönderecek…” Donuk hareketlerle giyindim. Koridora adım attığımda kafamda yüzlerce kelime tekrar etmiştim. Yalvarma, umut etme, senden kurtulsun, düz söyle. Ve sonra onu gördüm. Barış. Pencerenin yanında heykel gibi duruyordu. Geniş omuzları gergin, çenesi sıkılmıştı. Takımı kusursuzdu. Tabi ki öyleydi. Ama gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir ilkellik, bir vahşilik vardı. Beni farkedince bana doğru döndü, bakışları benimkilere kilitlendi. Bakışları okunmaz. Konuşmaya kendimi zorladım. Sesim çatallı çıktı. “Artık beni yok edebilirsin.” Devam edecek…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE