Yutkundum ve konuşmaya kendimi zorlayarak devam ettim.
“Anlaşmayı mahvettim. Seni de. Üstelik parayı nasıl geri vereceğimi bilmiyorum ama…” diye devam edecekken sesi benimkini bıçak gibi kesti.
“Neden bahsediyorsun?”
İrkildiğimi anlayınca sesini alçalttı ve daha keskin ve kendini zor tutuyor gibi yanıma adımladı.
“Ela bana bak.”
Gözyaşlarım bir aydır anlamaya çalıştığım adamı bulanıklaştırıyordu. Soğuk görünmüyordu ilk defa, sanki altındaki zemin sarsılmıştı.
“Bir yere gitmiyorsun. Bu şekilde değil.” dedi her sözü kastederek, bilinçle söyledi.
Kafa karışıklığı umutsuzca çıktı “Ama bebeği kaybettim, senin tek sebebin…”
“Sebep mi?” diye tekrar sözümü kesti biraz daha yaklaşmak ister gibi elleri dokunmak ister gibi havada kaldı ve “Sen sadece bir rahimden ibaret değilsin. Bir sözleşme değilsin.” dedi.
Gözyaşlarım akmaya başladı sessizce üst üste süzüldü.
“Seni bununla yalnız bırakmayacağım Ela, nasıl yalnız bırakabilirim.” diyip sesi çatladı.
Ona inandım.
Eve dönüş şehir ışıkları ve bir sis arasında geçti. Camdan dışarı baktım, ellerim kucağımda sımsıkı.
Vücudum ağrıyordu ama kalbim daha fazla acıyordu.
Eve vardığımızda onun geri çekilmesini, ofisine dönmesini bekledim. Ama o beni şaşırtarak “Gel” dedi, sanki ben kırılacak bir eşyaymışım gibi nazikçe kanepeye yönlendirdi. “Otur.”
Oturdum, uyuşuk hareket ediyordum.
Kısa süreliğine kayboldu, döndüğünde önüme bir tepsi koydu. Buharı tüten papatya çayı, ikiye bölünmüş özenli bir sandviç ve gece atıştırmayı sevdiğim onun farketmediğini sandığım tereyağlı kurabiyeler vardı.
“Farketmediğini sanıyordum.” diye mırıldandım.
“Detayları hep farkederim.” dedi ve karşıma oturdu.
“Bunu yapmak zorunda değilsin.”
“Yapmak zorundayım.” diye yanıtlayıp gözlerini gözlerime kilitledi. Ses tonu kararlı bir şekilde çıkarken “Ben nefes aldıkça bu konuda yalnız değilsin.” dedi.
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
Barış beni şaşırtıyordu, çünkü tanıdığım Barış emirler verir, sözleşmeler imzalar, kontrolü bir silah gibi kullanırdı. Ama şimdi karşımda oturan Barış bana çay demleyip yediğimden emin olmak istiyordu, bu halini diğer haliyle örtüştüremiyordum bir türlü.
Sonra yorgunluk bedenime ağır ağır çökerken, odama gitmek için kalktım. Peşimden geldi. Kapıya vardığımda duraksadım.
“Gerçekten Barış bunu yapmak zorunda değilsin.” dedim.
“Yapmak zorunda olduğumu söyledim Ela.” diye söylenerek kapıyı açtı.
Yatağa girip uzandığımda üzerimi örttü. Eli alnıma nazikçe dokundu ve alnımdaki saç telimi kulağıma doğru itti. Kalbim teklerken bir atış kaçıracak kadar eli orada kaldı.
Nefesim kesildi.
Sesi fısıltıya dönüştü. “Kal Ela, sana bakmama izin ver.”
İlk üç gün çay, hal hatır sormalarla geçti. “Otur.” diyerek beni kanepeye yönlendirir çayı işaret ederek “Yavaşça yudumla.” diye söylerdi.
“Bu kadar özenli olmana gerek yok.” diyip durdum ama beni bir kez bile dinlemedi. Hatta homurdanıp söylenmelerime rağmen ayakta dikildi ve yapmadan adım atmadı. Ben de bu yüzden itaat etmek zorunda kaldım hep.
İlaçlarım için telefon alarmları kurdu. Şefe hafif yemekler yapmasını tembihledi ve her zaman yiyip yemediğimden emin oldu. Et suları, daha yumuşak pilav, elma püreleri.
Koltuğu cama yaklaştırdı ve sabahları güneş ışığının iyi geldiğini söyledi. Yatağımın ucuna bir battaniye daha ekledi ve sandalyemin arkasına bir kazak koydu. Çünkü ben ona göre üşüyormuşum.
Evden çalıştı, dizüstü bilgisayarının sesini kıstı. Sanki bilgisayarındaki herhangi bir şey uykumu bölebilirmiş gibi. Yakına oturup sözleşmenin sayfalarını yavaşça çevirirdi sanki o ses nefeslerimi sayabilirmiş gibi.
Uykuya daldığımda su bardağımın yenilenmiş olarak buldum her zaman. Benden bir şey istemedi, güçlü olmamı söylemedi, teselli de etmedi ya da sessizliği bozmadı. Sadece yanımda kaldı.
Üçüncü gün sordu “Yumurta?”
“Imm…”
“O zaman tost.” diyip onay beklemeden gitti.
Tepsiyi getirdiğinde telefonum çaldı. Arayan Suzan’dı. Hemen açtım.
“Kızım neredesin? İyi misin?” diye sordu hem endişeli hem meraklı bir kuş gibi şakıdı.
“İyiyim.” dedim yarı yalan yarı gerçek.
“İyiyi tanımlar mısın? Çünkü ofiste bir söylenti var. Sen patrondan hamileymişsin, Tülay ve Gamze bunu öğrendiği için kovulmuşlar. Tüm bunlar doğru mu? Cadı falan mısın? Büyü mü yaptın?”
Kendimi tutamadan öyle bir kahkaha attım ki ben bile kendime şaşırdım.
“Şey…” demiştim ki…
Suzan karşıdan “Aman allahım gerçekten doğru mu?” diye haykırdı.
“Tam olarak değil.” dedim sesimi bulduğumda. “Ama lütfen bunu ofiste bağırma.” diye tembihledim.
“Tamam. Dur bir dakika.” diyip karşıdan birine yüksek sesle bağırdığını duydum Suzan’ın. “Sen kapat kapıyı, çık dışarı!”
“Afedersin bir iş arkadaşı yanımda nefes almaya çalıştı. Onu gönderdim. Şimdi anlat.” diye bildirdi.
Barış dizüstü bilgisayarından başını kaldırdı ve bir kaşı havada “Suzan mı?” diye fısıldadı. Gözlerimi kırpıştırarak onayladım. Ayağa kalktı. Sessizce odadan çıktı ve bana mahremiyet verdi.
İç çekerken “Kimseye anlatmayacaksın, söz ver.” diye söyledim.
“Elbette söz veriyorum. Ama komikse sözümü tutamayabilirim.” diye şakayla söylendi.
“Suzan!” diye uyardım.
“Tamam tamam söz, bizim sırrımız olarak kalacak.” dedi.
Ve ben anlatmaya başladım. Can yakan kısımları anlatmasam da kliniği, konferans salonunu, tuvalet kabininde testi, Gamze ve Tülay’ın saldırısını, Barış’ın onları durdurup kovmasını. Hastaneyi ve sonradan gelen sessizliği.
Uzun bir süre ses gelmedi. Acaba telefon kapandı mı diye bakmak zorunda kaldım ekrana. Sonunda yumuşak bir sesle
“Ela tüm bu yaşadıkların için çok üzgünüm. Gerçekten iyi misin?” diye sordu.
Endişe dolu sesi boğazımı düğümledi. O görmese de başımı sallayarak kırılgan sesime mani olamadan
“İdare ediyorum. Barış… Bana gerçekten çok iyi bakıyor.”
“Demek sadece patron modu yok, ev modu da var diyorsun.” dedi gülerek. “Anlatsana evde nasıl biri?” diye sordu hemen.
Kapalı kapıya bakarak “O ilgili.” diye cevapladım.
“Nasıl ilgili?”
“Yemek yememe dikkat ediyor, çayımı demliyor falan.” diyip sustum.
“Ooo…” diyip sanki çok bir şey söylemişim gibi “Aşık olmuş demek ki…” dedi.
Gözlerimi kapatarak “Yapma Suzan.” diye mırıldandım. “Yapma çünkü aptal kalbim inanır.” demek istedim.
“Eee şimdi ne yapacaksınız? Tekrar deneyecek misiniz? Doğal yoldan mı?” diye sordu.
“Ne? Hayır!” diye sesim yükselirken “O hayır!” diye tekrar bağırdım.
“Tamam canım bir şey demedim sadece fikir yürütüyordum. Klinik klinikti tamam ama şimdi adamla birlikte yaşıyorsunuz, hem baksana sana çay bile demliyor. Üzerine tırman demiyorum ki bir düşün.” diye konuşmaya devam ederken onu susturmak için adını haykırdım. Ama o devam etti.
“Biyoloji işbirliği gerektiriyorsa belki de siz bilim için bebek yaparsınız.” diyip sustu.
Yüzüm yanmaya başladı ve ben “Bu kadar basit değil. Sözleşme var, sınırlar var.” dedim.
“Sözleşmenin ek maddeleri olur. Hem duygular da var.” dedi Suzan geri adım atmadan.
Burnumun kemerini sıkarak “Bu korkunç bir fikir.” diye mırıldandım.
“Korkunç fikirler en iyi hikayeleri doğurur.”
Sonra aklına yeni bir fikir gelmiş gibi “Dur, yemek yapıyor mu? Yemek yaparken seksi mi?” diye yeni bir soru soruyor Suzan.
“O yemek yapmıyor. Şef yapıyor ama o denetliyor.” diye söyleniyorum.
“Bu aşık olmuş bence.” diyor Suzan bilgece.
“Bunu demeyi bırak.” diye azarlıyorum.
Yumuşakça “Gerçekten iyi misin?” diye tekrar soruyor.
“Eskisi gibi kötü değilim.” diye söyleniyorum.
“Kendine dikkat et. Seni seviyorum. Bir isteğin olursa ara.” diyor ve telefon görüşmesini sonlandırıyoruz.
Devam edecek…