Telefon kapandıktan sonra Barış’ın getirdiği tosta baktım. Nizami bir şekilde ortadan ikiye çapraz kesilmiş, küçük bir reçel kabı ve kaşık tam olması gerektiği gibi yerleştirilmiş.
Uzun bir süre baktıktan sonra olumsuzluklar daha az gözüktü gözüme.
Enjeksiyon, steril oda, eldivenli eller, beyaz tavan ve ışıklar, kendini tutma ve ağlamamaya çalışma.
“Sözleşmelerin ek maddeleri olur.” dedi Suzan.
Avuçlarımla yüzümü kapattım. Utancımdan daha ağırdı diğerleri.
Yine de hayır. Bunu yapamam.
Ama sonra küçük bir soru nüksetti içimde cılızdı ama yine de oradaydı: Neden olmasın?
Uzunca bir süre yalnız oturdum ve düşündüm. Biraz da ağlamışım sanırım ama iyiydim. En sonunda kalktım ve Barış’ı görme isteğime yenik düştüm. Aşağı indim.
Mutfak ışıkları yanıyordu. Barış mutfak adasının yanında durmuş elinde bir sözleşme okuyordu, kolları sıvalı, kravatı yok, viski bardağı var fakat viskiye henüz dokunmamış.
Beni duyunca başını kaldırdı. Gözleriyle bakışı bir kılıç gibi insanı kesiyor aynı zamanda bir sığınak gibi sığınma isteğine sebep oluyordu. Ağlamaktan kızarmış yüzümü ve dağınık topuzumu görmezden gelerek “Aç mısın?” diye sordu.
“Biraz.” dedim.
Hemen ayağa kalktı ve yemeği tabakladı. Somon, biraz pilav ve haşlanmış sebzelerden oluşan bir tabağı önüme koydu. Ardından bir bardak su, sonra karşıma oturup yemek yiyip yemeyeceğimi izledi. Tedirgince bir ısırık aldım ve tadının mükemmel olduğunu farkettim. Elbette mükemmeldi.
Sessizce yemeye devam ettik. Onunla yemek yemek hala tam alışabildiğim bir şey değildi. Suzan’ın sesi beynimde dönüp duruyordu. Ya bu sesi susturacaktım ya da içimde dönüp durmasına izin verecektim.
“Barış.” diye seslendim.
Başını kaldırdı ve “Evet?” diye cevapladı.
Ellerimi birbirine kenetledim titremeyi önlemek için. “Yeniden denemeyi konuşmak istiyorum.”
Çatalı elinden bıraktı ve hareketsizleşti. Buzdolabının hafif uğultulusunu, fırının üstündeki saatin tıkırtısını ve kalbimin atış sesini duyabiliyordum.
“Ne zaman istersen tabii eğer hazırsan…Klinikten randevu alabiliriz. Farklı protokoller…”
Sözünü kestim. “Bunu kastetmiyorum.” dedim sesim olduğundan daha yumuşak çıktı. Boğazımı temizledim ve “Bu sefer klinik olmadan… Doğal yoldan deneyelim…”
Nefesiyle az kalsın boğuluyordu. Viskiye hala dokunmamıştı ama soğukkanlılığını koruyamadığını anlayabiliyordum. “Ela…” diyip bir şey diyemedi.
Bardağın kenarına baktım, boynuma sıcaklık doldu.
“Bir tüp bebek denemesi daha soğuk geliyor. Bilime saygım var ama o odaya tekrar gidemem. İhtiyacımız olan bir bebek. Her iki yoldan da sonuç aynı.”
Daha fazla ne söyleyeceğimi bilemez halde ona baktım, yüzündeki ifade beni geri itti neredeyse. Panik, umut ve yumuşak bir şey…
Barış
“Yani aslında…” diye başladım sözlerim duman gibi akşam yemeği masasında filtrelemeden yayıldı “benden seni becermemi mi istiyorsun?” dedim.
Çatalı elinden kaydı ve porselene çarparak yere düştü, ses keskin, aramızdaki ağırlığı yansıtan bir yankı gibiydi.
Ela’nın gözleri büyümüş ve nefesini tutmuştu. Etrafında göz gezdirerek bana bakmaktan kaçınıyordu.
“Yani… ben… böyle söylediğinde…” diyip yutkundu, yanakları kıpkırmızı olmuştu. “İyi bir amaç için…” diye mırıldandı.
Sandalye arkasına yaslanıp bardağımdaki kehribar rengi sıvıyı çevirirken, nabzının boğazında görünür şeklinde atmasını keyifle izledim.
“İyi bir amaç için mi?” diye tekrarlayarak alayla “Aletimin üstüne oturmak istiyorsan bunu doğrudan söyleyebilirdin.” diye karşılık verdim.
Gözleri dehşetle açıldı. Dudakları aralandı, bir şey söylemek istiyordu ama ne söyleyeceğini bulamıyor gibiydi.
“Ben… Ben… O şekilde demek istemedim.”
Kendimi tutamadım ve kahkaha geldi. Kontrolsüz ve kabaydı biliyorum ama kendime engel olamıyordum.
O daha da kızarırken öfkeli gözlerle bana baktı ve bu sadece benim daha da gülmeme sebep oldu. Oysa az önceki mantığı netti, sesi titreyerek IVF’nin ne kadar soğuk hissettirdiğini açıklamıştı, bunu tekrar istemediğini ifade etmişti ama sanki doğal olanıysa bir iş teklifi gibi sunmuştu.
Her hece titremişti ve bu her şeyi ele veriyordu. Ne istediğini gayet iyi biliyordu. Ve ben bunun tehlikesinin farkındaydım. O olmasa bile…
O onunla geçmemem gereken tek sınırı bulanıklaştırıyordu. O dokunulması yasak olandı. Ama 35 yaşına kadar bir varise ihtiyacım vardı ve o bunu steril iğneler ve hastane yatakları yerine doğal yolla yapmayı istiyorsa bunu reddedecek kimdim ki?!
Aramızdaki sessizlik uzadı. Bardağımla oynamayı bıraktım ve “Peki.” dedim.
Kelimeyi havada bıraktım, bakışlarımdan rahatsız olup kıpırdanışını izledim. Başımı yana eğip yüzüne, tedirgin parmaklarına ve bana doğru bakamamasını dikkatle izledim.
“Peki mi?” diye başını kaldırıp bakabildiğinde “İlk seferini benimle mi yaşamak istiyorsun?” diye sordum.
Dudaklarını sertçe ısırdı, omuz silkerek “Pek sayılmaz. Ama sonuçta bu sadece bir iş anlaşması, değil mi?” diye sordu.
Hem bu kadar masum hem de bu kadar pervasız nasıl olabilir? Anlayamıyordum.
“Bakire amın bir iş anlaşması değil.” dedim hemen.
Duyduğu şeyle gözleri irileşti, utanç ve öfke arasında sıkışmış gibiydi.
“Öyle demek istemedim.” diye çıkıştı savunmaya geçerek “Sonuçta bebeği doğurmak zorunda kalacağım. Bu yüzden nasıl oluştuğunun önemi yok.”
Elimi saçlarımda gezdirdim. Bu konuşmanın saçmalığıyla baş etmeye çalışıyordum. Ela ise yanakları kızarmış ve inatçı, seks hakkında yapılacaklar listesindeki bir maddeymiş gibi karşımda konuşuyordu ve yine de garip mantığının altında titrediğini görebiliyordum. Sanki bana doğrudan uzanan bir elektrik dalgası uzanıyordu ondan.
“Beni şaşırtıyorsun.” diye mırıldandım.
Göğsüm çok sıkışmıştı sanki yeterince hava yoktu burada. Yine de karar çoktan içimde dönmeye başlamış, sımsıkı kilitlediğini sandığım sandığın zincirlerini koparıyordu.
“Peki.” dedim tekrar kararlı bir şekilde “Sen kabul ediyorsan bende ediyorum.”
Nefesini sanki suyun altında tutuyormuş gibi dışarı verdi, omuzları biraz aşağı inerek hafifledi.
“Harika.”
Bir anlığına gerginlik azaldı. Hatta hafifçe gülümsedi. Sanki sıradan bir iş anlaşmasını halletmişiz gibi.
Ama sonra dondu. Elleri gergin bir biçimde yine birbirine dolandı. Yüzü pembeleşirken gözleri kaçamak bakışlarla bana kaydı.
“Yani…” diyip sustu. Sesi gittikçe zayıflayarak “Sen nasıl başlarsın?… Normalde…”
Anlamamazlıktan gelerek “Neye?” diye sordum.
Ellerini belli belirsiz sallayarak “Şeye işte… Oyununa…”
Ağzımdan çıkan kahkaha hamdı, diğeri kadar gür değildi ama iniltiyle karışık bir şeydi.
“Oyun mu?” diye tekrarladım, “Ön sevişmeye oyun mu diyorsun?”
Hızla başını salladı. “Öyle değil mi?” diyip gülümsemeye çalıştı. Hem masum hem gamsız nasıl görünebilirdi.
Başımı salladım, sandalyemi geriye ittim. Sandalyenin geriye ittiğimde çıkardığı ses yüksekti. Ayağa kalkıp aramızdaki mesafeyi yavaş ve kasıtlı, hesaplanmış bir meydan okumayla kapattım.
Gözleri beni takip etti, ben yaklaştıkça nefesi hızlanıyordu.
Ona o kadar yaklaşınca soluğunu duyacak mesafede eğilip, kulağına sesimi bilerek alçaltıp fısıldadım.
“Eğer öyleyse kaybetmeye hazır mısın Ela?”
Oysa o yerinde donup kalmıştı ve yutkunmadan edememişti.
Devam edecek…