Barış “O benim!” diye hırladı. Sözü göğsüme bıçak gibi saplandı.
Savaş kısa bir kahkaha attı. “Senin mi? Hiçte senin gibi durmuyor. Gayet özgür duruyor.”
Nefesim boğazımda düğümlenirken iki adam da bana doğru bakmıyordu.
“Onun hakkında hiç bir şey bilmiyorsun.” diye tısladı Barış, Savaş’a yaklaşarak.
Savaş sırıtarak Barış’a “Yeterince biliyorum. Senin kontrolcü ve boğucu olduğunu da biliyorum.” diye söyledi ve bana döndü. “Bu yüzden Gözde düğünden bir hafta önce senden kaçtı.” diye devam etti.
Barış’ın çenesi daha da sıkıldı ve kasının seğirdiğini görebiliyordum. Ama Savaş ateşin üzerine benzin dökmeye devam eder gibi sözlerine devam etti.
“Kontrolünle insanları boğuyorsun ve bu yüzden de kaybediyorsun. Senin olayın bu kaybetmek.” dedi.
“Kapa o lanet çeneni!” diye bağırdı Barış, sesi öfkeyle titriyordu.
Ama Savaş gülümsemesi zalimleşerek devam etti.
“Ben kaybetmem, alırım kardeşim. Bu yüzden şirketi sen değil, ben devralacağım.”
Barış alaycı bir kahkaha attı sesi karanlık bir tonda çıktı, “Sen mi şirketi alacaksın?! Hayalinde ancak, büyükannem geceleri içki, gündüzleri uykuyla geçiren birine şirketi bırakır mı sanıyorsun?”
Savaş’ın sırıtışı bir an sarsıldı ama hızla toparlandı.
“En azından yaşıyorum. Sen bir makine gibisin. Soğuk ve boş. Bu yüzden yanında kimse kalmıyor.”
Duyduğum sözlerle irkilirken neredeyse göğüs göğüse geldiler, Barış biraz daha öne doğru geldi ve Savaş’ta ileri adım attı.
“Şirketi alacağını mı sanıyorsun? Sen varis değilsin ve bugüne kadar kendini hiç bir zaman kanıtlamadın?!” diye söylendi Barış.
Savaş gözünü bile kırpmadan “Kendimi kanıtlamama gerek yok, çünkü sen pozisyonunu zaten koruyamayacaksın. Varisin yok!” diye yükselerek söyledi.
Ardından gelen sessizlik tehlikeli derecede olağandışıydı. Kalbim göğsümde delice atıyordu.
Barış’ın dudakları yavaşça alaycı bir şekilde kıvrıldı, midemin bulanmasına sebep olan bir gülümsemeydi bu.
“Yok mu sanıyorsun?”
Savaş’ın gözleri kısılırken Barış ceketinin cebine uzandı, midem daha da bulanırken kanım buz tuttu neredeyse. Suzan’ın tırnakları kolumu çizdi ve “Aman Allahım…” diye mırıldandı.
Bir şey çıkardı, tanıdık bir şey. Küçük ve yakıcı bir şey. Hamilelik testi çubuğu.
“Hayır…” diye fısıldadım, sesim zayıflamıştı. “Barış…”
Elinde çubuğu çevirdi ve Savaş’ın gözlerine bakarak “Evet var! Ela hamile ve benim çocuğumu taşıyor.” dedi sesi keskin, kararlı ve acımasızdı.
Sözleri havayı parçaladı. Suzan irkilirken Savaş dondu kaldı. Sırıtan yüzü tamamen şoka döndü,
Peki ya ben? Herkes bana dönmüştü şimdi. Ayaklarım orada yere yığılacak sandım. Henüz paylaşmaya fırsatım olmayan gerçeğimi onaylamamı veya reddetmemi bekliyorlardı.
Göğsüm öyle sıkışmıştı ki neredeyse nefes alamıyordum.
Barış’ın sözleri içimde yankılanıp duruyordu, acımasızca söylediği sözler ve elindeki küçük çubuk hala avcunda duruyordu. Sanki bana ait değil de ona aitti. Sanki bu bir tür sahiplik kanıtıymış gibi. Mideme bir düğüm daha girdi ve ellerim titremeye başladı. Bu titremeyi saklamak için ellerimi yumruk haline getirdim. Gözleri benim gözlerimle buluştu ve “Neden söylemedin?” dedi. Neredeyse kırılgan bir tondaydı hatta suçlayıcıydı.
Zorla yutkundum ve boğazım yandı. Ağlamamaya gayret göstererek gözyaşlarımı tuttum.
“Artık önemi yok!” dedim.
Kaşları çatılırken yüzü sertleşti ve “Artık önemi yok mu?” diye sordu, sesi öfkeyle titreyerek. “Benim çocuğumu taşıyorsun ve bunun önemi olmadığını mı düşünüyorsun?” diye devam etti.
Çenemi kaldırarak vücudumdaki titremeyi görmezden geldim. İçimdeki ses bana kaçmamı söylüyor olsa da sözleri zar zor çıkararak,
“Zaten bir varisin var.” dedim.
Sessizlik bir an uzadı ve Barış konuşmadı. Bunun yerine Savaş’ın başı hızla bana döndü, gözleri büyüdü ve şaşkınlıkla parladı.
“Ne varisi?” diye sordu.
Vermek istemediğim cevapları benden talep ediyor gibi görünüyordu.
“Gözde hamile. O geri döndü.” diye söylendim. İçim söylerken daha da acıdı.
Savaş donakaldı, yüzündeki renk çekildi adeta. Ağzı açılıp kapandı, bir şey demedi. Bir adım gerileyerek “Ne! Siktir!” diye küfür etti.
Şokunun ağırlığı beklediğimden daha fazla geldi. Gözde’nin dönüşünü sanki tüm dünya benden önce biliyormuş gibi geldi bana, sanki en son ben öğrenmişim gibi hissettirdi.
Barış’ın çenesi öyle kasıldı ki kırılacak sandım. “O geçmişte kaldı Ela, o sadece geçmiş.” dedi gözleri öfkeyle parlarken benden gözlerini hiç ayırmadı.
Güldüm ama neşeden yoksun “Peşini bırakmayan geçmiş.” Acıyla yüzümü buruşturdum ama devam ettim. “Bana yalan söyleme Barış! O fotoğrafı kırdığında gördüm nefesindeki duraksamayı ve gözlerindeki kıvılcımı. Ondan kaçamazsın. Ve…” diyip soluklanarak “Ben öldüremediğin bir hayaletle savaşmam.” dedim. Göğsüm hızla inip kalkıyordu.
Bir adım attı ve çaresiz dolu gözleriyle bana baktı, eli hafifçe bana dokunmak ister gibi kalktı ama ben geri çekildim.
“Lütfen Ela, eve gidelim. Orda konuşalım.” dedi.
Canım onunkinden daha çok yandı geri çekilirken. Gözlerinde gördüğüm acıyı daha önce hiç görmemiştim. Ama başımı hızla sallayarak “Hayır!” diye bağırdım. “Seninle bir yere gelmiyorum.” dedim sesim öfkeden değil kalp kırıklığından titriyordu.
Arkamı dönüp gitmek için ilerlemeye çalıştım. Çünkü herhangi bir şey söylemesini istemiyordum, zaten söyleyebileceği doğru dürüst bir şeyi olacağını da düşünmüyordum. Topuklarım cilalı zeminde ses çıkarırken ona bir kez olsun bakmıyordum.
Savaş “Ela!” diye seslenerek arkamdan geldi. Varlığı bir kalkan ve Barış’la aramızda bir duvar gibiydi, sesi nazik ve sakindi. “İstersen benimle kalabilirsin. Ona dönmek zorunda değilsin.” dedi.
Durdum. Yavaşça başımı çevirip ona baktım. Ne zamandır içimde taşıdığım şeylerin dışına taşmasına izin vermiştim.
Savaş’ın yüzü endişeli bir şekilde beni izliyordu. Gözlerinin derinliklerinde öfke vardı evet ama hiç biri bana yönelik değildi. Sadece oradaydı ve beni yargılamıyordu, üzerime gelmiyordu.
“Teşekkür ederim.” diye mırıldandım. Minnettarlık ve kafa karışıklığıyla doluydu içim.
Artık ne olduğunu bilmiyordum. Kendimin de. Ama onun gözlerindeki nezakete can simidi gibi sarılmak istiyordum.
Topuk sesleri düşüncelerimden beni gerçekliğe döndürürken koridorda yankılandı. Bir gölgenin ete kemiğe bürünmesi gibi ortaya Gözde çıktı. Dudakları acımasız bir şekilde kıvrılırken sözleri adeta zehirliydi. “Merhaba sürtük.” dedi alayla.
Bakışı üzerimde gezindi, tiksintiyle oyalanarak. Sanki ben ezilmesi gereken bir böcektim onun için. Midem daha da sarsılırken oradan koşarak uzaklaştım.
Devam edecek…