Babaannesinin bağrında ne kadar ağladı emin değildi Asya ama hemen yanında dikilen amcası ağladığı her saniyeyi saymıştı. Şükür ki kız kardeşleri Burcu ve kocasını içeri davet etmiş, çocuklarda onun öfkesini anlamış içeri doluşmuşlardı. Asya nihayet başını babaannesinin bağrından kaldırınca Halit onu kendine çekip sıkı sıkı sarıldı kardeşi Burak’ın tek yadigarına.
“Sen böyle ağlayınca dünyayı yakasım geliyor Asya, kaç kere dedim sana bunaldığında haber ver ben çıkar gelir seni alırım diye yavrucuğum.”
Omuz silken yeğeninin başından öpüp yüzünü ellerinin arasına aldı. Hala küçücüktü bu kız, hiç büyümemiş gibiydi. Şimdi bu yaralı güvercine onca yük gerçekten yüklenecek miydi? Gerginliğine ve öfkesine rağmen gülümsemeyi başardı.
“Benden istediğin flüt geldi, çalışma odanda kutusunda seni bekliyor,” dedi yüzü gülsün diye ama Asya’nın gözler tekrar dolu dolu oldu ve ona tekrar sarılı verdi. Kardeşi Burak’la olan benzerliğinden belki de Asya her zaman dizinin dibindeydi. Halit konuşurken gözlerinin içine bakar, onu canı gönülden dinlerdi. Bazen kendi çocuklarının onu kıskandığı da oluyordu hani ama kimse Asya’ya ses etmiyordu. Zira öyle yaralıydı ki bir ahmak bile bunu görebiliyordu.
“Ağlayacağını bilseydim almazdım, biliyorsun değil mi ağlamana dayanamıyorum,” başını salladığı halde omuzları sarsılmaya devam ediyordu. Sabırla bekledi, annesi Melike Hanımda sarılmış teselli ediyordu. Asya tekrar sakinleştiğinde annesi onu elini yüzünü yıkaması için banyoya götürürken Halit el mahkum salona geçti. Burcu oturmuş işlerinden bahsediyordu, Halit’in girdiğini görünce yakınmaya başladı.
“Kusura bakma Halit Abi, bu kız böyle vara yoğa ağlıyor,” dedi. Yüzündeki ifadeye mi daha gıcık olmuştu Halit yoksa söyledikleri mi gerilen sinirleriyle oynuyordu bilemedi. Dişlerinin arasından konuştu.
“Vara yoğa dediğin bize duyduğu özlem Burcu,” daha devam edecekti ki onu sakinleştirebilen bir kaç kişiden birinin eli omzunu buldu. Eşi bir eliyle omzunu tutarken diğer eliyle Halit’in elini kavradı.
“Bende öyleyimdir Burcu, Halit alışkın ama işte biliyorsun Asya’yı hepimiz çok seviyoruz.”
“Ah bilmez miyim, Asya çok şanslı...” Burcu’nun dikkati eşine kayarken Halit ve Enis’in çarpışan bakışlarını fark etmemişti bile. Halit biliyordu ki Enis ona hak veriyor ve Burcu’nun kızı konusunda yanlışa düştüğü çok kritik durumlar olduğunu kabul ediyordu. Ancak bir tartışma çıkarsa demişti zamanında karşında ilk önce beni bulursun Halit, Burcu hatalı da olsa annesi.
Göz kontağını kesip eşinin yönlendirmesiyle Enis’in karşısına oturdu, hemen yanına oturan eşi Gül elini bırakmamıştı. Ani bir durumda o elin sıkılığının artıracağını ve kimseye fark ettirmeden onu uyaracağını biliyordu.
Kucağına atlayan Enes’in dikkat dağıtan enerjisi olmasa gerilmekten her yanı tutulurdu belki de, tutulmuşluğu vardı. Halit’ten beklediği ilgi saf sevgiden kaynaklıydı, çocuk için özlük üveyliğin veya kan bağının olup olmamasının bir anlamı yoktu ki. Asya’nın amcasıysa elbette Enes’in de amcasıydı.
“Amca ben ne zaman yazları sizin yanınızda kalmaya başlayacağım?”
Soruyu öyle merakla sormuştu ki sessizleşen annesi ve babası bile dikkatini çekmemişti. Ancak Burcu her zamanki Burcu’ydu.
“Oğlum sen burada kalamazsın, Halit Amcan öz amcan değil senin.”
Elini kaldırdı, Enis’de Burcu’nun elini tuttu, ortam ancak bu kadar gerilebilirdi. İtiraz eden, hırçınlaşan çocuğa döndü.
“Sakin ol Enes, annen bazen detaylara çok takılıyor. Hele bir büyü amcam, seninle balığa bile gideriz. Şimdi sen daha süt kuzususun, büyüyüp deli kanlı olunca istediğin zaman atlayıp yanıma geleceksin.”
“Ablam kadar büyüyünce mi?”
“Elbette, onun kadar olunca alo amca oraya geliyorum demen yeterli olacak. Melike Babaannen sana hemen yatak odanı hazırlayacak tamam mı?”
Çocuğun ışıldayan gözleri ve içeri giren annesi ile Asya ortamın tekrar gürüldemesine neden oldu. Kuzenleri genç kıza koşarken halaları Aysel ve Aysima’da kızı bağırlarına bastılar. Burak Aysel’in küçüğü üçüncü çocuktu ve açıkçası hepsinin sırdaşı dert ortağıydı her zaman, doğal olarak hepsinin en sevdiğiydi. Şimdi onun gözbebeğini böyle boynu bükük görmeye kimsenin ne sabrı ne de takati kalmıştı ancak anneleri Melike Hanım bu konuda çok katıydı. Asya, babası gibi birde annesini kaybetmeyecekti ancak Halit’e göre bu verilebilecek en kötü karardı.
Kardeşi öldüğünde buna şahit olan Asya’yı psikoloğa götürmüşlerdi zira küçük kız konuşmayı bırakmış tek ses çıkarmamıştı. Zamanla ve sevgiyle atlatacak demişti psikolog, elbette izi kalacak ama tekrar konuşacaktır. Annesiyle yaralarını saracaklarını ummuştu ama o yaz Asya ilk defa Kastamonu’ya sözde tatil için geldiğinde durumunun daha da kötüye gittiğini görmüşlerdi. Hayır, konuşmak şöyle dursun çocuk ışığı kapatamıyor gece altına kaçırıyordu. O yaz annesiyle ilk defa bağıra çağıra kavga ettiğini hatırlıyordu Halit. Alacağım bu kızı anne, demişti evde gürleyerek, çocuk ne hale gelmiş! Sarıp sarmalarlar birbirlerini, yaraları kapanır dedik çocuğun geldiği duruma bak?
O günleri hatırlamanın yazık ki kimseye faydası yoktu, olan her şey onun Burcu’dan daha çok nefret etmesine yarıyordu sadece. Asya’nın gözlerindeki safi mutlulukla yetinecekti şimdilik ancak bu geliş kesinlikle temelli bir gelişti. Kararlıydı Halit vermeyecekti Asya’yı. Asya burada iki yıla kalmaz konuşurdu üstelik, en azından ona öyle geliyordu. Hem istediği müzik aletini çalar istediği kadar ders çalışırdı. Burcu’nun şuan annesini sıkı sıkı tembih ettiği gibi günde bilmem kaç saat çalışmasına gerek kalmazdı.
“Aman Melike Anne, günlük olarak yüz elli soru çözmesi gerekiyor. Sınavdan yüksek alsın istiyoruz hatta mümkünse İstanbul Tıp için zorlayacağız başka ile gitsin istemiyorum.”
“Merak etme kızım ben onun ders çalıştığından emin olurum,” annesinin sabrının yarısı hiç birinde olmamıştı Halit’e göre.
“Size söylediğim kursu ayarladınız değil mi?”
“Ayarladık kızım endişelenme sen, yazın eksik derslerinin hepsi bitmiş olacak.”
“Aman anne gezip tozmasın, otursun dersine çalışsın.”
“Sizin gibi mi Burcu?” anında eşinin elleri sıkılaşmıştı. Dur diyordu ona sabret, ama Halit çok uzun süredir sabrediyordu zaten. Asya’dan tarafa bakınca dudakları yana kaymış amcasına bakıyordu. Asya onayladıktan sonra gerisinin bir önemi yoktu. “Sende her adımını sosyal medyada paylaşma, çocuk çok içerler biliyorsun sen işte çalıştın yoruldun o da gece gündüz çalıştı yoruldu. Taş olsa çatlardı ama Asya iyi dayandı, üstelik sınavdan yüksek bir puan almasına gerek olmadığını en iyi sen biliyorsun Burcu. Şu çocuğun yüzünün biraz gülmeye ihtiyacı var!”
“Abi,” diyen Burcu’yu elini kaldırarak susturdu.
“Dersine çalışacak, kursuna gidecek. Sen, ben, herkes tatil yaparken hiç kimse onu bir odaya kapatamaz Burcu, buna izin vermem. O da arta kalan vaktinde tatil yapacak.” Gül’ün elinin şiddeti Burcu’nun suratındaki bozulmayla aynı oranda sıkılaşırken elini kurtarıp kolunu karısının beline doladı.
“Abi bu sene onun için önemli,” diyen Burcu’ya küçümseyerek baktı.
“Onun her günü çok önemli Burcu, aldığı her bir nefes bizim için çok önemli ve seni temin ederim o her bir nefesin mutlu bir şekilde alınması için elimden geleni ardıma koymam.”
“Sofraya geçelim mi?” diye araya giren kardeşi Aysima’yı başıyla onaylarken Gül, Burcu’nun konuşmasına izin vermeden annesinin onlar için nasıl hazırlık yaptığını anlatmaya başladı. Oysa tüm hazırlık tek bir kişi içindi ve o şuan halinden son derece memnun kıs kıs gülüyordu. Asya’ya göz kırpıp onu diğer koluyla sararken kendi kızı Güneş kıskanmış olacak ki ona doğru atıldı.
Sofraya oturduklarında bir yanında Asya diğer yanında Güneş vardı. Asya annesinden uzağa kuzenlerime yakın oturmuştu. Kuzenleri şimdiden ona o yokken olanların özetini anlatmaya başlamışlardı bile. Melike Hanımın onun için yaptığı yemeklerden tabak dolusu yiyordu, Burcu’nun bir iki az yemesi yönündeki uyarısı annesi tarafından incelikle geçiştirilmişti. Yemek bittikten sonra ki kahve faslında artık Asya kuzenleriyle başka bir odaya çekildiklerinden Halit rahatlamıştı. En azından Burcu’nun sürekli onu kısıtlayan uyarılarına diş sıkmak zorunda kalmıyordu. Bir müddet Enis ve oğluyla sohbet etti ve her seferinde bu duruma sinirleri bozuluyor olsa da Enis’i seviyordu Halit. İnce düşünceli bir adamdı, Asya’ya bir baba gibi yanaşamasa bile abilik ediyordu. Gerçi Halit, Burcu’nun buna ne kadar izin verdiğinden emin değildi ama yine de elinden geleni yaptığını biliyordu.
Kahve faslı da bittikten sonra onlar yollarına devam etmek üzere evden ayrıldılar. Asya’nın uğurlarken kardeşi Enes’ten ayrılışı gerçekten zor olmuştu. Birbirlerine bu kadar düşkün olmalarını istemezdi en azından Asya burada kalmaya daha kolay karar verirdi. Gel gör ki ikisi de ayrılırken ağlamışlardı. Enes’i ikna etmek ise hiç kolay olmamıştı, ablasından ayrılmaktansa annesi ve babasından ayrılmayı yeğler gibiydi. Belki seneye diye düşündü Halit ama vazgeçti, Enes’i burada bırakmaları imkansızdı.
Arabanın arkasından el sallayıp nihayet uğurladıklarında akşam olmuştu. Çocukların Asya’yı esir alacağını bildiğinden onu bir kolunun altına alıp çocuklara döndü.
“Geri durun bakalım, yol yorgunu çocuk. Yatıp dinlensin sabah başını ağrıtırsınız.”
“Ama dayı,” isyanlarına “Ama babalar” eklenmiş olsa da çocuklar çokta ısrarcı olmamışlardı. Hepsi Asya’yı yarın neyin beklediğini biliyorlardı. Genç kızın hissetmediği ancak onların üzerine çöken huzursuzluk hepsini sessizliğe gömüyordu. Yarın hepsini zor bir gün bekliyordu. Kız kardeşi Aysima’nın bebeğine daha çok sarıldığını görünce istemsizce yumrukları sıkıldı. Kitap Burak’tan sonra kimseyi seçmemişti ve sınanma vakti Asya’ya gelmişti. Aslında geçen sene on altısına yeni bastığında sınanması istenmişti ama hiç biri buna hazır değildi.
Yeğenini odasına götürürken ona ne demesi gerektiğini hala bilmiyordu Halit, ne diyecekti baban o gece gördüğünü söylediğin ama bizim bunca zaman sana yok dediğimiz canavarlar tarafından öldürüldü mü? Yoksa onlarla savaşma sırası artık sana gelmiş olabilir, koskoca boyutu bu yaşına rağmen sen koruyacaksın mı? Normalde kitap şimdiye kadar çok az kişiyi bu kadar küçük yaşlarda seçmişti belki onu seçmeyecekti bile ama kanı taşıyan herkes denemişti, mavi kitap kimseyi kabul etmiyordu. Yıllardır sanki Asya’yı bekler gibi tek bir ışık bile sunmuş değildi.
Odanın kapısını açıp teklifsizce içeri girdi, burası Burak’ın odasıydı. Annesi kimseye vermezdi ama Asya o gece kabuslarından sadece bu odada uyuyunca kurtulmuştu. El mahkum Melike Hanım odayı torununa vermişti. Belki de huzurla uyuduğu tek yer burasıydı zira Burcu hala kabusların devam ettiğini söylüyordu.
Küçük çalışma masasının eskimiş ahşap sandalyesine çöktü, kardeşinden kalan eşyaları değiştirmeyi teklif etmişti Asya’ya ama o daha babasına ait tek bir çöpü bile çıkarıp atmış değildi. Ona döndüğünde merakla kendisine baktığını gördü. Dudaklarında gergin bir gülümseme gezindi.
“Aslında sana bir yıl önce vermem gereken bir emaneti teslim edeceğim o yüzden diğerlerini kışkışladığım halde hala buradayım,” dedi daha fazla bekletmek istemeyerek. Elleri hareket ederken yüreği burkuldu, bu kızın konuşmasının önünde hiç bir engel yoktu, neden hala konuşmuyordu ki?
“Ne emaneti amca?”
“Sana anlatmam gereken tonlarca şey var ama bunu yarına kadar anlatmam mümkün olmadığı gibi seni görene kadar inandırmamda mümkün değil Asya. Ancak babandan dinlersen inanır ve anlarsın diye düşündüm.” Ceketinin iç cebinden çıkardığı deri kaplı defteri ona uzattı. “Bu babanın günlüklerinden biri, bunu yazmaya başladığında yirmi yaşını henüz doldurmuştu.”
“Başka günlükleri de mi var?”
“Evet, var.” Kaşları çatıldı Asya’nın ellerinde tutmakta olduğu günlüğü tek eline alıp sordu.
“Neden bunca zaman vermedin?”
İşte bu sorgu halini kesinlikle babasından almıştı Asya. Halit’in tanıdık sorgulanma hissi karşısında dudakları kıvrıldı ancak son günlerde onu iyice zorlayan özlemden dolayı buruk bir gülümsemeydi bu.
“Okuyunca anlayacaksın, diğerleri de senindir kızım. Ancak ilk okuman gereken bu, sonra diğerlerini daha rahat anlayabilirsin.”
Asya onu başıyla onaylayınca tahta sandalyeden gıcırtılar eşliğinde kalkıp kızın yanına vardı onu yanaklarından tutup başına bir öpücük kondurdu. Tekrar sıkı sıkı sarılıp iyi geceler dileyerek odadan çıktı. Bir süre orada öylece kaldı ama sonra ağır adımlarla aşağıya, salona indi.
Hepsi onu bekliyorlardı, annesi iki kız kardeşi onların eşleri ve çocukları. Hatta bir ay önce doğmuş Yeşim bile annesi Aysima’nın kucağında sessizce bekliyordu. Eşi Gül’ün yanına kendini bıraktı.
“Aysel bu gece uyur mu bilemem ama her halükarda zor geçecektir yanına uğrarsın olmadı onunla kalırsın,” dedi kardeşine bakarak ancak sonra soran gözleri Aysel’in eşiyle buluştu.
“Bu gece bizim kalmamız daha doğru olur zaten Halit, endişe etme sen Aysel’de bende burada kalırım,” diyen Aysel’in eşi Kerem’e minnetle başını salladı.
“Merak etme abi ben bir saat sonra çıkarım yanına sabah kadar başında beklerim gerekirse.” Dedi Aysel’de onu rahatlatmak ister gibi. Aysima en genç olanlarıydı ve doğrusu Asya onunla daha iyi iletişim kuruyordu ama ikinci çocuğunu henüz kucağına almıştı ve ilki de zaten henüz çok küçüktü. Böyle zorlu bir geceyi her türlü ona yıkmak olmazdı. Kendisi kalmak istiyordu ama yapılması gerekenler vardı.
“Bazen beni yok sayıyor gibi davranıyorsunuz kırılıyorum çocuklar, ben ne güne duruyorum? İlgilenirim kızımla,” diyen annesine bakıp gülümsedi.
“Annem bende senin burada olmana güveniyordum zaten ama başka bir yerde kalmak gibi bir planın mı vardı senin yoksa?” dedi Halit en oyunbaz haliyle. Yaşlı kadının gözleri şaşkınlıkla açılırken oğlunu çabucak tersledi ama Halit onun gözlerindeki memnuniyeti okumuştu çoktan.
“Delinin zoruna bak, burası benim evim oğlum. Başka nerede kalmayı düşünecekmişim?”
Çocukların kıkırtısı aralarına doluşunca Halit rahatladığını hissetti, belki de sadece evham yapıyordu ve kitap Asya’yı seçmeyecekti. Başka herhangi birini bekliyordu veya gözlerinden kaçırdıkları biri vardı kanı taşıyan. Böyle şeyler her zaman olurdu. Boğazını zorlayan gömleğin yakasını bir düğme açıp kravatı iyice gevşetti. Kendisini bu kadar çaresiz hissediyor olmaktan nefret ediyordu. Üstelik olan pek çok şey için gizlice kendini suçluyordu, kardeşinin yarısı kadar olabilseydi bugün küçücük bir kızın böyle bir sınanmayla ilgisi dahi olmayacaktı.
Elini kavrayan sıcacık eli avucunun içine aldı, Gül bazen onu anlayan tek kişi... Bakışları buluşunca onun gözlerinde kendisine dair en ufak bir şüphe görmüyordu Halit. Bu onu öyle rahatlatıyordu ki, anlatmasa bile Gül onu anlamanın bir yolunu buluyordu.
“Su akar yolunu bulur Halit, endişeleniyorsun ama olmuş olanı değiştiremezsin. Henüz olmadığını düşündüğümüz şeyler ise, işte onlarda olmuştur ama biz henüz onlara şahit olmadık. Önüne geçemezsin biliyorsun...” Gül’ün yumuşacık sesi normalde her zaman etki ederdi ama bu normal bir günün gecesi değildi. Gözleri merdivenlere kaydı daha fazla oturmayacaktı. Ayağa kalktı onunla birlikte herkeste ayaklandı.
“Biz kalkalım izninizle, yapılacak çok işim var. Kitap onu seçerse bunu hissedip mutlaka seçilmişi bulmak isteyeceklerdir. Korunduğundan emin olmam gerek.”
Ailecek arabaya bindiklerinde hemen çalıştırmadı arabayı. Oğlu Uğur, Halit’in bu halini önlemek istiyordu belli ki.
“İstersen Güneş’le bende kalayım baba,” diyen oğluna dikiz aynasından baktı. Bir gün ona bir şey olursa tüm işlerini rahatlıkla yürütebileceğini ve hatta kardeşlerine babalık yapacağını bile biliyordu Halit. Her babanın isteyeceği bir evlattı. Teklifini zihnimde tarttı ama fazla kalabalık olayı büyütürdü sadece.
“Bu gece değil ama yarın gece için olabilir oğlum,” deyip arabayı nihayet çalıştırdı. Evin geniş bahçesinden çıktıklarında bile yoğunlaşmış karanlık onu huzursuz etmeye yetmişti. Bu sefer önlemini çok sıkı alacaktı, bir kardeş vermişti bu zifiri karanlığa bir evlat vermeyecekti.
...
Deri kaplı defteri saran kayışı titreyerek açtı, bunca zaman neden vermemişlerdi ki ona bu günlüğü? Babasınındı, en çok okumayı hak eden Asya değil miydi? Kayışı yere atacak oldu ama kıyamadı onun yerine kendisini yere bıraktı. Sırtını yatağına dayarken oturduğu sert zemin nedense ona gerçeklik hissi veriyordu. Elleri heyecandan hala titriyordu, içinde öyle yoğun bir sevinç vardı ki amcasına kızamıyordu bile. Gerçi bugün onu yine annesinden korumuştu, o anlar aklına gelince dudakları yukarı kıvrıldı. Annesi amcasından çekiniyordu, o varken Asya’ya mümkün mertebe ilişmiyordu.
Başını sallayıp ana odaklandı, babası onu çağırıyordu...
“25 Mart
Annemin yaptığı kahvaltı ilk defa gergin geçtiğinde bir şeylerin olacağını anlamalıydım. Amcamı kaybettiğimiz günden beri annem, babam hatta ağabeyim bile gergindi. Babam kahvaltımızı bitirmemizi bekledikten sonra Aysima hariç hepimizi bahçe kulübesine götürmek istediğini söyledi. Aysima daha çok küçüksün, diye açıklamıştı bizimki bende geleceğim diye itiraz ettiğinde. Bahçe kulübesine girmekte mi yaşla oluyor diye düşündüm ama girince anladım ki hakkı varmış.
Tek sıra büyükten küçüğe önde babam, onun arkasında sırayla ağabeyim, Aysel ve en geride ben. Aysel’in kolunu çekiştirdim. Ne oluyor Aysel, ne iş biliyor musun, diye sorunca göz devirdi. Abla diye beni düzelttikten sonra anlarsın şimdi dedi.
Ne bu gizem diye öfkelendim ama babam kapıyı açıp içeri girdiğinde ortadan kaybolunca olduğum yerde kalakaldım. Babamı Aysel takip etti ağabeyim beni bekliyordu. Korktun değil mi diye sordu bana gülümseyerek. Onu başımla onayladım, abim bilirdi benim nelerden korkup korkmadığımı. Anneme babama anlatamadıklarımı bile bilirdi, o benim sırdaşım, kahramanım, ikinci babam. Ondan hiç bir şeyimi saklamazdım ben.
Abi ne oluyor, burası ne, ben yanlış mı görüyorum diye sorunca eli omzuma gitti. Korkma babam anlatacak şimdi deyince itiraz ettim. Sen anlat abi, senden dilersen daha iyi anlarım ben, dedim. Durup düşündü anlatmaya başladı.
Amerikan filmlerindeki kötülük gerçekten var Burak, asırlardır onunla savaşan bir ailede doğmuşuz. Kanımız sebebiyle bu kadar den atalarımızın kaçamadığı gibi bizde kaçamıyoruz. Burası aslında yedi boyutun ortasında bulunan bağlantı yerine açılan bir kapı. Bu kapıdan yeryüzünün çeşitli bölgelerinde var hepsi ailemizce korunuyor, deyince burnumdan nefes verip güldüm.
Yok deve, deyince kafama bir tane indirdi. Hayır, diğerleri gibiydi sertlikten uzak, babacan bir vuruştu bu.
Sen benim ne zaman yalan söylediğini gördün it herif, dedi yarı öfkeli. Anlatmaya devam etti sonra.
Bizim görevimiz bu boyutu ve bağlantılı olduğumuz yedi boyutu korumak kollamak. Her boyutun bir lideri var bizimki amcamdı.
Yok artık, dedim şaşkınlıkla. Amcam mı? Hani şu yengemin sürekli beni aldatıyor diye ağladığı hovarda amcam? Abi bu nasıl dalga geçmek, beni de iyice salak yerine koydun ha, dediğimde kolumu tutup babamların arkasından yürüdü. Kapıdan geçtiğimiz anda her birinin doğru olduğunu anladım. Kahretsin ki girdiğimiz yer kesinlikle bahçe kulübesi değildi.”
Asya defteri kapatıp arkasına iyice yaslanıp kafasını geriye attı. Oysa o daha farklı şeyler bekliyordu bu... Bu ise çılgınlıktı! Aşağıdan araba sesleri gelince penceresinden dışarı baktı amcası ve Aysima Halasının araçlarıydı bunlar. Demek evlerine gidiyorlardı.
Bu mümkün olabilir mi?
Zihninde yankılanan soruyla diğerlerinin eve girmesini bekledi. Oturamıyordu, olduğu yerde oradan oraya hareket edip duruyor bir türlü doğruluğuna inanmak istemiyordu. Ancak anlamanın tek bir yolu vardı.
Odasının kapısını sessizce açıp ayak parmakları üzerinde dışarı çıktı. Merdivenden yine kedi adımlarıyla sessizce inerken fark etti ki sessiz olmak onun için zor değildi. O zaten yoğun bir sessizliğin içinde yaşıyordu, Asya için zor olan gürültü çıkarmaktı. Babasının günlüğüne iyice sarılıp etrafı kolaçan etti. Herkes salonda gibiydi, kimseye görünmeden çıkabilirdi. Vestiyerin yanından geçerken ayağına ayakkabılarını giymeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Alt tarafı yıllardır uzak durduğu bahçe kulübesine gidip bir bakacaktı.
Fark ettiği gerçekle durakladı, babaannesi onu yıllardır özellikle oradan uzak tutuyordu. Oysa ikisi de ekip biçmekten hoşlanırlardı ama bahçe için kullandıkları malzemeleri babaannesi hep garajdan getirirdi. Karanlığa adımını attığında durakladı, karanlıktan korkuyordu Asya. Eskisi kadar değildi ama korkuyordu yine de. Adımları onu bahçenin uzak köşesinde elma ağaçlarının arasında duran eski kulübeye götürürken yaklaştıkça orada başka bir karaltı olduğunu fark etti. Karanlık siluet hareket ettiğinde derin bir nefesle olduğu yerde kaldı Asya.
“Senin yerinde ben olsam, bende kontrol etmek isterdim, diğerlerine evham yaptıklarını söylemiştim ama onlar senin tükenene kadar ağlayacağın konusunda öyle emindiler ki beni dinlemediler bile” dedi Aysel halasının tek çocuğu Murat. İçi rahatlayarak yanına yürüdü, boynunu yana yatırınca Murat abisi saçlarını karıştırdı. “Gel bakalım cimcime, ama bak anlaşalım korkmayacaksın yanında ben varım tamam mı?”
Gülümseyerek onu başıyla onayladı, kalbi deli gibi atıyordu. Abisi onu kolunun altına alıp bahçe kapısının önüne getirdi.
“Bu kulp biraz büyülü sadece belli kişiler açabilir dolayısıyla bizden biri olmadan içeri giremezdin. Gerçi dayım bana çok kötü kızacak ama neyse gel bakalım,” deyip kapıyı açtı ve onu daha sıkı tuttu.
Asya babasının defterine iyice sarınırken Murat onu kapıdan içeri çekti, daha adımını ilk atışta müthiş yoğun bir sıvı tarafından yutuldu. Sıvı onu binlerce yöne çekiyor onu kendinden bile koparmak istiyor gibiydi. Neyse ki gümüşi sıvı yüzünden göremese bile ağabeyinin onu çekiştirmesiyle sıvının içinden geçip çıktıklarında bir iki adım uzaklaşıp derin soluklar almaya başladı. Murat’ın eli saçını düzeltirken kararsız görünüyordu.
“Üzgünüm defterin o kısımlarını okuduğunu düşünmüştüm, anlaşılan geçişi okumamışsın.” Onu başıyla onayladı Asya okumamıştı, ne büyük hata..! Ellerini hareket ettirdi.
“Geri böyle mi çıkacağız?”
“Evet, ilk zamanlar zorlanıyorsun ama sonra kendi hedefinden çıkmayı biliyorsun.” Diye açıkladı Murat kendince, bu kötü bir açıklamaydı. Asya başını sallayıp doğrulup etrafına bakındı, pek çok kapının bulunduğu bir koridordaydılar. Kapıların üzerinde garip şekiller vardı ve koridorun diğer tarafından onu çağıran bir ses, ışık… Adımlarını o tarafa çevirirken artık geri dönüş olmadığını biliyordu.
“Bak o tarafa gitmemeliyiz Asya, yarın sabah zaten göreceksin. Geri gitmeliyiz merak edecekler,” Murat’ın önerisini umursamadan devam etti. Bu sesi tanıyor gibiydi, nereden tanıdığını hatırlamıyordu ama çok derinlerinde tanıdığını hissediyordu. Abisinin arkasından gelen adımlarını telaşlı sesi takip etti.
“Bak şimdi olmaz Asya, orada en büyük korkularınla karşılaşır, ruhunun en büyük arzularıyla sınanırsın. Dayımı beklemeliyiz,” duymazdan gelip devam etti. Yine de ona açıklama yapması gerektiğini biliyordu.
“Beni çağırıyor, gidip bir bakacağım abi,”
“Kahretsin,” diyen Murat’ın yüzü soldu. Kolunu hızlıca tutup Asya’yı olduğu yerde durmaya zorladı. “Beni burada bekle ben hemen geleceğim tamam mı?” Asya ona dümdüz baktı, olduğu yerde kıpırdamıyordu. Murat emin olamasa da tekrar burada beklemesini telkin edip geldikleri kapıdan geri çıktı. O gider gitmez Asya duyduğu sese doğru devam etti. Yürüdükçe asırlar üzerinden akıp gidiyor gibi hisseti sanki zaman buraya uğrayamıyor gibiydi.
Gel... Buraya, bana ait olan, nihayet... Gel!
Sesin yoğunluğu artık tüm vücudunu kaplayacak kadar koyuydu, sanki kendi sesiydi, bunlar onu çağıran benliğinin kayıp bir parçasıydı. Babası da böyle mi hissetmişti? Onun adımladığı u koridorda yürüyor olmak nedense kendini güvende hissettirdi. Oysa bir yanlışlık vardı, bunu iliklerine kadar hissediyordu. Ona tanınmış bir imtiyazla yürüyordu bu koridorda onun dışında birinin bu koridorda böyle bir başına yürüyemeyeceğine yemin edebilirdi Asya. Babasının gölgesini üzerinde hissediyordu bu gölge miydi onun sorgusuz yürümesini sağlayan bilmiyordu ama öyle olmasını çok isterdi.
Fısıltılarla birlikte koridorun ucundaki ışık şiddetlendi nihayet loş koridor geniş bir avluya açıldığında her yanını kaynağı belli olmayan aydınlık kapladı. Aydınlığa adım attığında yine başka bir kapı ya da geçidin içinden geçtiğini hissetti bir an sonra gözleri ışığa alıştığından etrafı iyice görebildi.
Yuvarlak bir masanın etrafında bekleyen kapüşonlu altı kişi vardı. Silahlıydılar, ancak bu milattan öncesine ait gibi görünen silahlar korkutuculuktan çok komik görünmüştü Asya’ya zira birinin elinde iki el uzunluğunda bir dal parçası vardı. Bu insanlar ciddi miydi? Arkasını dönüp baktığında çıktığı koridorun yerinde uğuldayan bir sis vardı. Aynı uğultulu sis kapıdan altı tane daha vardı ki her birinden farklı cızırtılarda geliyordu arada sırada. Defteri tamamen okumadan gelmemeliydi. Arkasını dönüp diğerleriyle yüzleştiğinde boğazından bir yutkunma geçti.
“How old are you?”
Ses öyle sertti ki Asya irkildi. Parmakları aceleyle hareket etti.
“Ben Asya,”
Kendi aralarında bilmediği ve anlayamadığı bir dilde konuştular. Hangisi daha korkutucuydu aralarında tartışmaları mı yoksa ardından gelen bu ürkütücü sessizlik mi? Hepsinin karanlıkta kalan yüzleri ona dönüktü, ortamda bahar çiçekleri, küf ve yosun kokusunun karışımı bir koku vardı.
“Sen Burak’ın kızı Asya mısın?” bir kadının sesiydi duyduğu, sert ancak tuhaf bir şekilde çok güzeldi. Başını sallamakla yetindi.
“Buraya yardımsız nasıl geldin?” bu defa duyduğu ses bir erkeğe aitti ve Asya tek başına geldiğine tekrar pişman oldu. Kapüşonlulardan biri diğerinin kolundan tutup o garip dilde bir şeyler söyledi, diğeri başını sallamakla yetindi.
“Peki, ne yapacağını biliyor musun?” ilk konuşan kadının sesiydi bu sefer üstelik sanki daha şefkatli bir tonda konuşmuştu. Asya’nın elleri hareket etti.
“Ben üzgünüm o kısmı okumadım.” Aralarındaki birinden, ilk konuşan adam olduğunu tahmin etti Asya, bir homurtu çıktı ancak kadın ona aldırmadan yüzündeki kapüşonu indirdi. Asya hayatında bundan daha güzel bir kadın görüp görmediğini düşündü. Hayır, görmemişti. Ateş kızılı saçları omuzlarından düz bir şekilde iniyordu. Badem şeklindeki gözleri bal sarısıydı ve teni bir kar tanesi kadar beyazdı.
“Ben Nishi, Asya seninle tanıştığıma memnun oldum. Baban halkımın kahramanıdır, senin aramızda her zaman güvende olacağın bir yerin olacak. Halkım adına sana selamlarımı sunuyorum, iznin olursa bundan sonraki kısımda sana rehberlik etmek isterim.”
Bunlar gerçekten oluyordu ve Asya günlüğün geri kalanını okumadığı ve amcasını aramadığı için çoktan pişman olmuştu ya da Murat’ı bekleyemediği için. Bu sırada Nishi’nin arkasındaki biri daha Kapüşonunu çıkardı. Bu defa ise karşısında gerçekten görebileceği en yakışıklı adam vardı. Asya çirkin sayılmazdı ancak bu insanların karşısında kimsenin güzellik adına bir iddiası bile olamazdı. Yutkundu, boğazı kupkuruydu. Adamın griye çalan saçlarına karşın vücudu öyle geniş ve güçlü duruyordu ki kolaylıkla bir taşı kaldırabileceğini düşündü Asya. Gözlerinde yıldırımlar çıkartmaya hazır bir grilik vardı ki Asya hiç bu kadar koyu bir griyi de görmediğine yemin edebilirdi.
“Ben Gök Gürültüsü, lütfen çekinme yolculuğunda yanında olacağız. Bize güvenebilirsin Asya, tek yapman gereken buraya gelip babanın yerine geçmek buraya kadar tek gelebilmiş olman o yerin zaten sana ait olduğunun kanıtı, korkusuzca gel.”
Asya’nın tek kaşı kalktı, nasıl bir anne baba çocuğuna bu ismi koyardı? Gök Gürültüsü’mü? Annesi onu doğururken gerçekten gökte kıyamet kopuyor olmalıydı ya da babasına çok kızmıştı? Bir kıkırtı aralarına dolduğunda başka bir kapüşon daha indi.
Adamın buğday yanığı teni koyu bir karamel gibi duruyordu, kapkara gözleri kumral saçları ile korkunç bir uyum içindeydi, neler oluyordu evren ona çirkinsin mi demeye çalışıyordu?
“Ben Waen, korkarım seninle çok iyi anlaşacağız,” tekrar kıkırdadı ve ona elini uzattı “Gel hadi Asya, seni beklemekten tüm boyutlar helak oldu gel de birleşelim artık.”
Asya onu başıyla onaylarken ileri doğru bir adım attı, hayatının dönüm noktasındaydı bunu biliyordu. Babasının günlüğünü daha sıkı tutup ilerledi olması gereken şey olacaktı.