Bana sarılıp uyumasından nefret ettim nefret!.. ben onu beklerken gidip evlenen o değil miydi? Sonra hiç utanmadan abisiyle birlikte bana oynadığı o oyunu anlatarak dünyamı başıma yıkmamış mıydı, tüm bu işleri başıma saran ve ilk günden beri kurtulmak istediğim ağasını öldürmek istediğim için bana reva görülen onca zulmü o yapmamış mıydı?
Nasıl şimdi hiçbir şey yapmamış gibi yanımda, böylesi rahat ve huzurlu uyuyabiliyor?
Bu ne tür bir yaratık?
Ondan şimdi ölesiye nefret ediyorum. Evet, ben ondan nefret etmeye ediyorum da, lakin bu kahrolası gönül uslanmıyor ki?
Yattığım yerde dönmek istiyorum ama yapamıyorum ki. Ayaklarımdaki karıncalanma yerini tatlı bir sıcaklığa bıraktı ya, devamlı parmaklarımı oynatma isteğim var ama, asla kıpırdatmamalıyım. Bunu hissetmesinden ödüm kopuyor.
Ah Allahım, bu gece sabaha bir erse ve ben yalnız kalabilsem? Yine aklıma bana sevgilim, aşkım demesi düştü ve bu hain kalp anında çırpınışlara geçti. Ellerinden o kadar kurtulmaya çalışmam aslında boş bir mücadeleydi. Ben ondan kurtulmaya çalıştıkça, o bana yaklaştı ve tüm ağırlıyla üstüme çullandı. Ormanları, sürekli kuruyan dudaklarımdaydı ve yine beni şaşkına çevirecek bir şey söyledi.
“Su ister misin? Dudakların çok kurumuş!”
Ağzı açık kalmak deyimini canlı kanlı yaşattı bana ve muzurca gülümserken, göz kırptı yine tıpkı eskisi gibi ve sanki birileri bizi duyacakmışçasına bu defa fısıltıyla konuşmaya başladı.
“Tabii şimdi ben sana bu kadar yakınken, heyecan yaptın! Genç kızsın ne de olsa. Eh benimde biraz delikanlı bir yanım var, birlikte büyürüz bundan sonra.. nasıl fikir ama, ne dersin buna Yıldız’cım?”
“Allah belanı versin derim. Tez elden geber de, bende gencecikken dul kalayım derim. Numaradan da olsa aşiretinle birlikte senin yasını tutar, sonra da fıstıklı helvanı yeriz afiyetle! Nasıl fikir ama, buna ne dersin Umut’çum?”
“Yok sevmedim ben bu fikri, yani şu fıstıklı helva bölümünü! Ben cevizli severim. Hani hayrıma öyle bir şey yapacaksan, cevizli tarafından olsun ve sende inşallah ilk lokmanda ölüp, koşa koşa yanıma gelirsin. Sensin yapamam ben öyle cehennemde zebanilerle, cennette hurilerle! Sensiz çekilmez oralar be aşkım!”
Ne desem söyleyecek bir cevabı oldu mutlaka pislik herifin. Benimle dalga geçmek konusunda uzman olup çıktı başıma kahrolası.
“İsterim!” dedim ya aniden, şaşkına döndü tam da görmek istediğim gibi.
“Ne istersin?” diye sorduğunda tam bir şapşala benziyordu.
“Su.. su isterim. Hani az önce dedin ya dudakların kurumuş diye. Evet, çok susadım!” dedim ve inadına dilimi önce alt, sonra üst dudağımın üstünde uzun uzun ve yavaşça gezintiye çıkardım.
Madem ki oynuyordu benimle, bende oyununa eşlik etmeye karar verdim ve ilk numaramı yaptım. Gözlerini dudaklarımdan kaçırmak zorunda kalmasından müthiş keyif aldım.
Gerçekten hiç üşenmedi ve yataktan çıkıp, iki kişilik oval, parlak cilalı masanın üstünde duran kesme kristal sürahiden, hemen yanında duran bardağına su doldurdu. Yanıma geldiğinde, elini bana uzatınca, “kendim kalkarım,” dedim ve öyle de yaptım. Uzattığı bardağı elinden aldığım gibi, tek seferde suyu mideme indirdim. Gerçekten içim yanmış. O su dolu sürahinin tamamını bitirebilirdim.
“Afiyet olsun, yanmışsın resmen!”
“Yananı Allah görür elbet!”
“Bakalım beni ne zaman görecek?” dediğinde şaşırma sırası bana geçmişti.
Elimden boş bardağı alıp masaya götürdü ve yatağa geri geldiğinde, beni sırt üstü uzanmış buldu. Tüm itirazıma rağmen yine beni yan çevirip, yetmedi birde kendisine çekti. Saatlerdir böyleyiz ve ben artık sıkıntıdan patlamak üzereyim.
Nihayet günün ilk ışıkları, sıkı sıkı kapalı perdenin ardından odayı aydınlatmaya başladığında rahat bir nefes aldım. Birazdan kahvaltı için hazırlıklar başlayacaktı ve bu da demektir ki, yanındaki yılanda birazdan uyanacaktı. Bunun hayali ile sabretmeye çabalıyordum ve aklımı oyalamak için okumaya devam ettiğim son kitabtaki olayları düşünmeye başladım. Gerçekten bunda başarılı olmaya başlamıştım ki, kapımıza biraz sertçe vurulduğunu duydum. Boşta bulunup ürkerek yerimde sıçrayınca, yılan herif hemen uyandı ve ben daha ne olduğunu anlayamadan kendini sırtüstü buldum bir anda.
“Uyan Yıldıız! Rüya görüyorsun, korkma!.. ben burdayım,” dedi garip bir tedirginlikle.
“Uyumadım ki uyanayım be adam! Rüya falan da görmedim, sensin galiba rüya gören. Kapıyı tıklattılar sertçe! Boş bulundum,” dedim ve o hali karşısında gözlerimi devirdim.
Söylediklerimi dinledi ve hemen dönüp kapıya baktı. Aynı anda yine aynı sesi bu defa birlikte duyduk.
“Kimsiiin?”
“Ağam kahvaltı birazdan hazır olur, haber vermemi istediler,” diyen Ceylan’dı. Sesinden hemen tanımıştım.
Kızcağız, ağasının sinirli sesini duyunca kendisini tanıtmayı unutmuştu. Bunun için azarlanacağını düşündüğümden, çok kısa bir an zalimin koluna dokundum. Gözleri kolunda hissettiği parmaklarımdaydı.
“Korkudan unuttu Ceylan olduğunu söylemeyi,” dediğimde hafif tebessüm etti.
“Tamam kızım, birazdan salona geliriz.”
Şükür ki uyarımı dikkate almıştı. Ceylan’ın koşar adımlarla kapımızdan uzaklaştığını duyunca, kendimi doğrultmak için çarşafı iki yanımdan tutunduğumu görünce kocam olacak Umut ağa, beni omuzlarımdan tuttu ve bir çırpıda yarı belime kadar kaldırdı.
“Bundan sonra adam gibi beslenmeye bak. Bir iskeletle uyumak istemiyorum,” dedi ya kanım beynime çıktı bir anda.
“Şikayet edeceğine kendinle gurur duymanı tavsiye ederim. Bu iskelet üzerinde bizzat sen çalıştın ağa bozuntusu!”
Yüzündeki pişmanlık dolu gölge, med cezir gibiydi.
“Beni nerden vuracağını iyi biliyorsun ağa bozuntusunun karısı!” dedi yarı gülümseyerek.
Kapı yeniden çalındığında bu kez delirmiş gibi bağırdı.
“Ne var ya sabah sabah? Geliyoruz dedik ya!”
Aslında bütün öfkesi bana, patlaması ise kapıdaki her kimse ona olmuştu.
“Ağam hanım yengemle ilgilenmek için geldim,” diye cevap veren Ayla idi.
İçimde kaç kere binlerce şükür dediğimi hiç bilmiyorum. Ayla’ya yarım saat sonra gelmesini söyledi ve laf saya saya kalkıp banyonun yolunu tuttu. Banyo kapısını resmen kırarcasına kapattı. Çıkan o gümleme sesi odayı doldurdu. Bir gözüm kapıdayken, pikeyi hafif kaldırıp ayaklarıma baktım ve korka korka ayaklarımı oynatmaya çalıştım. Pamaklarımı öne doğru yavaşça kıvırmaya çalıştığım sırada kapıya hızlı bakışlar atıyordum. Kıvrılan parmaklarımı gördüğüm an sevinçten bağırmamak için kendimi zor tuttum. İleri geri hareket ettirebildiğim parmaklarımın acıdığını hissetsemde, mutluluğumun tarifi yoktu. Bacaklarımı oynatmaya çalışınca kaslarıma hafif bir kramp girdiğini ve canımın yandığını hissetsemde, deli gibi mutluydum artık. Yüzümde kocaman adı sevinç olan bir gülümseme vardı. Banyo kapısından gelen kilit açılma sesini duyunca, anında somurtmaya başladım ama kalbim, ah şu kalbim mutlulukla gülümsemeye devam ediyordu.
* * *
Ayla’nın odaya getirdiği tekerlekli sandalye ile evin içinde ilk yolculuğum salona oldu. Yalnız kaldığımız ilk anda kulağıma fısıltıyla, “Ağam senin için aldırmış ablam,” dediğinde, “Ağanı Allah bildiği gibi yapsın. Ağzıyla kuş tutsa, yaranamaz artık bana Ayla can! Zerre kadar umrumda deği!” dediğimde, “Deme öyle abla, bence o seni çok seviyor ama niye böyle değişti işte o kısmını bende anlamadım,” dedi.
Kim anladı ki sen anlayasın diyesim geldi ama sustum işte. Açıkça tüm o sevgi sözlerinin, sıcak davranışları hep oyunmuş, itiraf etmişti ve artık neyi, niçin yaptığının hiçbir anlamı, önemi kalmadı.
İlk defa kullanılan masada yerim, ağa efendinin hemen sağ yanıydı ve bu da bir ilkmiş. Normalde hatunlar sofrada oturmazmış. Ağayla kahvaltı yapmaz, yemek yemezmiş. Bana göre saçmalık ama, onlar için ise hayatın olağan akışı içinde kabullendikleri bir durum ve ben bunu hayatım boyunca anlayamayacağımı biliyorum.
Masada yalnızca ikimiz değildik. Sebebini anlayamadığım bir düşünceyle eski ağanın dört hatunu da bizimle salonda kahvaltı yapmak için hazır bulundular. Yeni ağanın emirlerinden biri de buymuş.
Şimdi de sanki ortaçağda reformist hareketlerde bulunan bir sultan rolüne soyunmuş.
Kahvaltı sessiz, sedasız devam ederken en büyük hatun, “ağam sabaha kadar Dilo kadın kapıda bekledi. Törelerimizi bilirsin!..” dedi manidar bir ses tonuyla.
“Beklemeseymiş! Benim mahremim kimseyi ilgilendirmez, tabii sizleride. Bana gösterdiğiniz saygının aynısı eşime gösterilecek bundan sonra ve herkes haddini bilecek hanım yenge! Anladıın?”
İkisinin arasında geçen diyalogla, zaten gergin olan ortam iyiden iyiye gerildi. Tabağımdan ayırmadığım gözlerim Umut’u bulduğunda, bana en tatlısından gülümsediğini gördüm ve hemen bakışlarımı kaçırdım.
“Bunca saygıyı ne için hak edermiş Yıldız? Unuttun mu, benim erimin, senin de abinin ömrünü bitirmek istedi, senin üzerinde emeğim var benim ağam! Töre töre dediniz, gittin, abinin katiliyle evlendin! Benim kocam içerde canlı cenaze gibi yatar!.. Hep bunun yüzünden! Hangi töreye sığar bu!”
Masaya oturduğumuzdan beri salona hakim olan o suskunluğun, fırtına öncesi sessizlik olduğunu anlamıştım. O kadının beni elini kaldırarak işaret etmesiyle, elimdeki çatalı sertçe tabağıma bıraktım. Çıkan ses ile o kadınla göz göze geldik. Tam ağzımı açıp konuşacaktım ki, bir anda masaya inen çok güçlü yumrukla söyleyeceklerimi yutmak zorunda kaldım. Tıpkı abisi kükreyen zoraki kocamdan ben bile korktum.
“Yengeee! Benim eşim hakkında konuşurken ona bir daha “bu, katil” gibi sözleri kullandığını duymak istemiyorum. Hepinize o kelimeleri yasaklıyorum. Bu kız, sizin kocanızla, benim abimle evlenmemek için ölümü göze aldı, ölümüü! Unuttunuz mu ona saldırdığınızı, şimdi benden neyin hesabını görüyorsunuz? Derdiniz nedir haa? Onun yerine sizi almadım diye midir bu tavır? Töre dediğiniz şey, sizi almam gerektiğini söyler ve hepiniz de bunu bilirsiniz! Abim çok kıymetliniz madem, niye ona bakmaktan erinirsiniz? Neyi nasıl yaptığınızı bilmediğimi mi sanırsınız? Benim uçan kuştan haberim olur, bilmez misiniz?”
Hiçbiri tek bir kelam edemezken, kocam olacak şu adama inanamayan gözlerle bakıyordum.
Asıl fırtına; aklımın her köşesinde, ruhumun tüm zerrelerinde kopmaya başlamıştı ve kaçamak bakışlar attığım diğer kadınlarında en az benim kadar karışık hissetmeye başladıklarını yüzlerindeki o şaşkın ifadelerde görebiliyordum.
“Çarşaf nerde?”
Bu soruyu duyduğum an buz kestim. O kadın belli ki diğerlerininde sözcülüğüne soyunmuştu. Zaten içlerinde en gözü kara olanda oydu. Gözlerim, bana sonsuz bir nefretle bakan kadının gözleriyle karşılaştığında hırsımdan ağlamak üzereydim.
“Yenge kees artık şu çarşaf zırvalığınıı!”
İkinci bir yumruk masaya indiğinde hemen önümdeki yeni doldurulmuş kaynar çay dolu bardak, dengesini yitirdi ve masaya devrildi.
Şaşkınlığım ve korkum ilk anda yandığımı anlamamın önüne geçti. Zaten anlamış olsamda sesimi çıkaramazdım. Bacaklarıma da hissin geldiğini belli edemezdim. Umut, çayın üstüme döküldüğünü gördüğü anda oturduğu taht gibi sandalyesinden fırladı ve beni hemen tekerlekli sandalyem ile geri çekti. Kendimi bir anda onun kucağında buldum ve o deli gibi bağırıyordu.
“Firuze anama söyleyin, Yıldız’ı onun odasına götürüyorum! Sizlerde yıkılın karşımdan!”
Neyin telaşıydı ki bu ve nasıl bir çelişkiydi şu an böylesi çıldırması?
Bedenim çayla yanmış olabilirdi ama, beni görünmeyen ateşlere attığının hiç mi farkında değildi şimdi benim için çırpınan bu adam? Bedenimdeki sızının, yüreğimi yakıp kavuran o acının yanında esamesi bile okunmazdı ki? Birden ondan korkmaya başladığımı hissettim. Gerçekten korkutuyordu beni.
Anlayamıyordum. İki ruhlu muydu yoksa?
* * * * *