5

3270 Kelimeler
Kocaman kamp ateşinin etrafında çember oluşturacak şekilde oturuyorlardı. Hava kararmış, kamp alanının aydınlatması ise yeterli görünmüyordu. Ancak önlerini görebildikleri için bunu sorun etmiyorlardı. Herkesin elinde hazırlanmış ekmek araları ve içeceklerle hoş bir atmosfer sağlanmıştı. Üşüyenler omuzlarına battaniyelerini almıştı. Üşüyenlerin büyük kısmını kızlar oluşturuyordu. Erkekler havalı görünmek adına üşüdüklerini bile açıklamak istemiyorlardı. Ekmeğinin arasındaki sucuk, Güneş’e tuhaf geliyor olsa da tadını sevmişti. Genelde iş ortamına girdiği için yemeyi tercih etmezdi. Ancak bu gün bunu yapmakta da özgürdü. Kocaman ısırık aldığı ekmeğinden yemeyi sürdürürken karşı tarafta oturan ve sık sık gözlerinin karşılaştığı Umut’la bakışmak kaçınılmaz oluyordu onun için. Buradaki çoğu kişiyi tanımıyordu. Aslında hiç birini tanımıyordu. Daha önce Lale ve Duygu dışında okuldan kimseyle iletişime geçmemişti. Ama bu gün hiç tanımadığı insanlarla birlikte, şehrin uzak bir yerine gelmişti.  Bunlar onun için yeni deneyimlerdi. Arkadaş edinebileceği bir ortamdı burası. Kendisiyle arkadaşlık kurmak isteyecekler mi emin değildi ama tam karşısında oturan ve göremese bile hafızasına kazınmış olan yeşil gözlerin sahibiyle ilk denemesini başarmıştı. İlk arkadaşını edinmişti. O kadar da zor değildi. Hatta oldukça başarılı bir deneme yaptığını bile düşünüyordu. Kendisine ceketini verip soğukta kalmak isteyecek kadar centilmen bir arkadaştı üstelik. Lale ve Duygu’nun, üzerindeki “ben buraya ait değilim” diye bağıran ceketi gördüklerinde verdikleri tepkiyi hatırlamıştı. Uzun süre yüzlerindeki ifadeyi unutabileceğini de sanmıyordu. Bir erkek ceketiyle bir anda ortaya çıkmasına şaşırmaları normaldi ama o ceketin sahibi daha fazla şaşırmalarına neden olmuştu. Onlar için imkânsız olan bir şey yapmışlardı.  Çok fazla üstelemeden konu kapatmışlardı. Zaten üsteleyecekleri bir şey yoktu sonuçta. Biri nereden çıkardığını anlamadığı bir gitarla ortaya çıktığında, kalabalık arasında büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. Bu coşkudan genç adamın kendisi tarafından tanınmıyor olsa da diğerleri tarafından tanındığını anlamıştı. Başka türlü daha hiçbir şey çalmadan bu kadar büyük bir alkış alması olası değildi. Oturduğu mindere bağdaş kuran adam gitarını çalmaya başladığında, coşkulu alkış sesleri yerini hareketli müzik sesine bırakmıştı. Ayağa kalkıp müzik eşliğinde dans edenler, onları alkışlayarak destekleyenler, gülenler, hiç oralı olmadan sadece yemeğini yiyenler... Herkes ayrı telden çalışıyordu ancak bu rahatsız edici bir görüntü sunmuyordu. Sesini duyurmak için kızlara doğru eğilmiş ve“ Çok güzel çalıyor değil mi?” diye sordu Duygu. İki kızın kıkırdamalarıyla birkaç saniye gözünü gitaristten ayırıp kızlara çevirmiş ancak çok geçmeden yeniden gitaristi izlemeye devam etmişti. Güneş de ilgisini elindeki nefis ekmekten ayırıp gitariste baktı.  Arka taraftaki yetersiz aydınlatma işe yaramıyordu ancak Ateş’in aydınlattığı ölçüde görebildiği adama bakıyordu. Etrafı şimdiden kızların istilasına uğramıştı bile. Üstelik Umut’la yan yana oturuyor olması, hatta ona bir şeyler söylüyor olmasıyla yakın olduklarını da anlamıştı. Merak ettiği şeyi en iyi bilene sormak adına Lale’ye doğru eğildi“ Bu adam okulda popüler mi?” Lale’nin soru dolu gözlerini gördüğünde “ Etrafı çok kalabalık. İlk defa burada tanınmış olmak için fazla büyük hayran kitlesi var.” “ Zaten ilk defa burada tanınmadı. Okula önemli dersler ve sınavlar dışında gelemediğinden bilmiyorsun ama “ başıyla gitaristi gösterdi. “  Caner Yüksel oldukça tanınan bir gitaristtir. Güzel sanatların gözde öğrencilerinden. Her yılsonu etkinlikleri, şölenlerde ve aktivitelerde orada olur ve büyülü parmaklarıyla gönülleri büyüler.” Ne kadar cahil olduğunu bu gün kaçıncı kez fark ettiğini bile unutmuştu. Hayatı şirketle sınırlı olduğundan okulunda olan bitenden haberdar olması mümkün olmuyordu. “ Çok başarılı gerçekten de. Yeteneğini sadece gitarda kullanmıyordur umarım.” “ Hayır, uzmanlık alanı piyano ama bu tarz ortamlarda gitar çalmayı tercih ediyor.  Ne dersen de ikisinde de oldukça başarılı olduğu ortada. Açıkçası buradan birkaç yıl sonra ünlü bir piyanist olabilecek yeteneği var. Profesörler oldukça umutlu ondan. Şimdiden imza almak için onlarca kız gibi Duygu da oldukça hevesli ama…”  “Ama ne? Bana sakın konuşmaya çekindiğini söyleme. Hayatta inanmam buna. Duygu biriyle konuşmak konusunda tereddüt etmez” dedi hayranlıkla Caner’i izleyen kıza bakarak. Duygu yan tarafından hissettiği bakışlarla o tarafa döndüğünde arkadaşlarının alaylı gülüşleriyle karşılaşmıştı. Çok kaptırdığını da o zaman anlamıştı. “ Neden gidip imza almıyorsun?” diye sordu Güneş.  “ senin gibi bir kıza imza vermekten memnun olacaktır” diye öneride bulundu. Duygu’nun gözlerinde beliren ışığı görmüştü ama kısa sürmüştü. Bakışları yavaşça Umut’un yanında turan ve harika bir performans sergileyen Caner’i buldu. “ Kimseye imza vermiyormuş. Bu tarz şeyler için erken olduğunu düşündüğünü duydum.” Güneş ve Lale birbirine bakarak sessizce güldü.“ Sana da mı vermiyormuş? Benim bildiğim Duygu gerekirse parasını öder ayağına getirtip istediği şarkıyı çalmasını sağlar sonra da o imzayı alırdı” diye gaz verdi Lale bu kez de. İç çekerek onlara yeniden bakan kız kendisiyle uğraştıklarının farkında değildi. “ Denemedim mi sanıyorsunuz. Ancak çok ağır konuştu. Parayla sanat olmaz dedi bana. Paramla kendime başka oyuncak bulmamı söyledi. Ancak ben oyuncak olarak düşünmemiştim ki? Sadece benim yanımda çalsın istemiştim. Sadece ben duyayım. Ama olmadı. Sanırım sözlerimi yanlış anladı.” İki kız da Duygu’nun bir şeyi istediğinde nasıl birine dönüştüğünü biliyordu. Caner’e doğrudan para teklif ettiğine, üstelik bunu buyurarak yaptığına da emindiler. Daha önce bu tarz şeylerini görmüşlerdi. Doğal olarak Caner bu tutumdan hoşlanmayarak kendisine tepeden baktığını düşünmüş olmalıydı. Aksi takdirde o cümleleri kurmazdı. Yine de Duygu’yu bunun için azarlamadılar. Çünkü biliyorlardı ki Duygu ona tepeden baktığı için bu şekilde teklifte bulunmamıştı. Onun konuşma şekli buydu. “ Özür diledin mi bari?  Böyle bir şey düşünmediğini söyleseydin. Sanatçıların hassas insanlar olduğunu biliyorsun. Nasıl kendini kaybedip söylediysen, o da kendine almak istediğin oyuncak olduğunu düşündü. “ Güneş, özür dileyip dilemediğinden emin olmak istemişti.  Ancak Duygu’nun bakışlarını kaçırışını gördüğünde bunu yapmadığını anlamıştı. “Denedim” dedi kendini savunmaya geçerek. Kızların onaylamaz bakışlarını görmek istemiyordu. “ Ancak o beni dinlemedi. Çekip gitti” diye savundu. Ancak üzüldüğü belli oluyordu. “ Belki burada onunla fırsatını yakalarsın” diyerek rahatlattı Lale onu. Duygu’nun bakışları yeniden değişmeye başladığında devam etti “ Belki çadırına da davet edersin. Anlaşılan çadıra atmak istediğin kişi oydu.” Hızla yukarı aşağı başını sallayarak onayladı ve yeniden Caner’e odaklandı. Diğerleri de onun gibi çalan müziği dinliyorlardı. Üçü bir battaniyeye sarılmış bir halde huzurlu bir dünyanın keyfini çıkarıyorlardı. “ Bu ortamın böyle güzel hissettireceğini kim bilirdi ki?” diye sordu Güneş.  Kızlar başlarıyla onu onayladıktan sonra omuzlarına başlarını yaslamışlardı. Hareketli şarkı yerini duygusal bir parçaya bırakırken Umut’un şarkıya eşlik ediyor olması onu oldukça şaşırtmıştı. Sesinin bu kadar güzel olduğunu tahmin edemezdi. “ Çok güzel” diye mırıldandı. İçinden konuşuyor sanmıştı ama iki yanında oturan kız da söylediğini duymuştu ve ona katılıyorlardı. Gitarı çalan Caner de söyleyen de çok iyiydi. “ Sözleri sanki özellikle seçilmiş gibi. Ya da bana öyle gelmiş olabilir” dedi Lale ciddi bir ifadeyle. Çocuğun içten söyleyişiyle daha bir etkili oluyordu şarkı. İnsanın içine işliyordu. Yaşıyor gibi hissederek söylüyordu. “ Sanırım birilerine duyurmaya çalışıyor hislerini.” Güneş, Lale’nin ne söylediğini anlamak için Umut’un yüzüne değil de söylediği şarkıya odaklanmıştı. Çoğunu yakalayamıyordu ama bazı cümleleri duyabiliyordu. Ama nakarat kısmını yüksek sesle söylediği için daha net duyabilmişti. Yine de sen ve ben gibi… Güneşle ay gibi… Tutuluyoruz birbirimize… Alev alev ateş gibi Sözleri güzeldi ancak kendisiyle bağdaştırmamıştı Lale gibi. Alakası bile yoktu. Sadece içinde bir güneş kelimesi geçti diye kendisine şarkı söyleyecek hali yoktu. Şunun şurasında tanışalı birkaç saat olmuştu. Ama beğenmişti. Sesi gerçekten çok iyiydi. Belki de bu yüzden şarkı sona erdiğinde biraz daha dinlemek istemişti.  Ancak gitarcı çocuk yeniden hareketli şarkıya geçtiğinde boş yere beklememesi gerektiğini anlamıştı. Ortaya çıkan bira şişeleriyle ortamın farklı bir yöne gittiğini fark edince, ayağa kalkıp elindeki kâğıt bardağı çöp alanı olarak belirledikleri yere atarak çadırına geçti. ******* Sabah erken saatte uyanmıştı herkes. Elbette uyanmak istemeyenler olduğu gibi hiç uyumadan sabaha kadar eğlenenlerde olmuştu.  Oturaklı masalara yerleştirilmiş domatesler, salatalıklar, zeytinler salamlar… Erken kalkanlardan biri de semaverde çay demlemiş ve serin orman havasını biraz hafifletmek adına içlerini ısıtmak istemişti. Güneş oturduğu masanın üzerine yerleştirilmiş ve adına kahvaltı denilen yiyeceklere bakıyordu. Yıllarca kahvaltı olarak önüne konan masayla uzaktan yakından alakası yoktu benzerlikler yok değildi. Onun masasında sadece domatesler ve salatalar dilimlenmiş oluyordu. Salamlar özenle tabaklara dizilmiş ve zeytinler zeytinyağı ve baharatlarla harmanlanarak önüne geliyordu. Üstelik kâğıt bardakta dumanı üzerinde tüten çay ise tercih ettiği bir şey değildi. Genelde kahvaltıda meyve suyu içerdi. Ama bu gün bir değişiklik yapacaktı. Elden ele geçen ve her elde biraz daha küçülen ekmek sonunda kendisine ulaştığında, biraz iğrenmişti ancak yine de almıştı. Onca kişi ellemişti sonuçta. Ancak bunu söylediğinde yine aynı şekilde karşılık bulacağını bildiğinden susma kararı almıştı. Zaten çok fazla ekmek tüketen biri de değildi. Bir iki gün yemezse ölmezdi. Plastik bir tabak omzundan öne doğru uzandığında, üzerindeki yarım ekmek ve dilimlenmiş domatesle salatalık takılmıştı gözüne. Ve diğer kahvaltılıklar. Başını biraz daha kaldırdığında o yeşil gözleri bulmuştu. Üzerine eğilen Umut, tabağı önüne bıraktı. “ Hepsini yıkadım ve ekmeğe sadece ben dokundum. Rahatlıkla yiyebilirsin” dedi gülümseyerek. Yanakları kızarmış ve utanarak bakışlarını yere indirmişti. Herkes haklıydı. Prenses gibi davranıyordu işte. Kendisi dışında bir de yanındaki arkadaşları… Onun dışında herkes halinden hoşnuttu. “ Ben teşekkür ederim. Duygularımı iyi sakladığımı düşünürdüm daima. Ancak burada başarılı değilim anlaşılan” dedi dilimlenmiş salatalıklardan birini eline alarak. Lale ve Duygu’nun onları izlediğinin farkında bile değildi Güneş. Şu an oldukça mahcup olmuştu. “ Ben iyi okuyucumdur. Ne kadar gizlenirse gizlensin bazı insanların duygularını görebiliyorum” diyerek yanına oturdu. Sonra da masanın üzerindeki salatalıklardan birini alıp kırdıktan sonra ısırdı. Diğerini de yere koyacakken elini tutan bir elle durdu. Mavi gözler elinde salatalığın üzerindeydi.“ Ben de onu yemek istiyorum. Tabaktan yersem gerçek bir prenses gibi hissederim kendimi” diyerek elindeki yarım salatalığı alıp ısırdı ancak ekmek için aynı şeyi yapmak konusunda tereddütlüydü. Bu nedenle Umut’un getirdiği ekmekten küçük bir dilim kopardı. Çabasını takdir ediyordu. En azından kibirli olmadığını düşünüyordu. Prenses olmasından dolayı övünmüyordu. Buraya ayak uydurmaya çalışıyordu. Tabağını kızların önüne itip Umut gibi ortadan yemeye başlamıştı. Önüne konan çaydan bir yudum alıp yemeğe devam ederken çayın o kadar da kötü olmadığını düşünüyordu. Tadı çok farklıydı. Kısa süre içinde bitirdiği çay iyi hissettirmişti. Üzerindeki kalın cekete rağmen hava serin olduğundan ilk uyandığında üşümüştü ama şimdi iyiydi. Elindeki boş bardakla sağa sola bakıp demlik aramaya başlamıştı. Umut, işaret parmağıyla ileride kalabalık bir alanı işaret ettiğinde ne demek istediğini anlamadığı için ona dönmüştü. “Semaver orada. İstiyorsan ben getirebilirim ama ille de kendin almak istiyorsan ben de geleyim. Bildiğini düşünmüyorum.” “ Neden bana yardım etmeye çalışıyorsun?” diye soran kız Umut’u hazırlıksız yakalamıştı. Bu soruyu beklemiyordu. Rahatsız olduğuna dair biz izlenim almamıştı ondan ancak bu soru oldukça akıl karıştırıcı olmuştu. Yüzünde gezinen mavi gözlerde düşünmesini ve nedenini anlamasını zorlaştırıyordu. Bunu neden sormuştu anlamamıştı. “ İstemiyor musun?” dedi düz çıkması için gayret ettiği sesiyle. Ne derece başarılıydı bilmiyordu. “ Diğerleri bizi pek umursamıyor. Ancak sen her ihtiyacımı anlıyorsun. Üstelik alay bile etmiyorsun benle. Bunun iki nedeni olabilir” Avuçları terlemeye başlamıştı. Evet, heyecanlanmıştı. Bu kızın kendi duygularından haberdar olabileceği gerçeği kalbine korku salmıştı. “Nedir o?” diye sordu prosedür olarak. Oysa sormak istemiyordu. Ondan duyacağı cevaba hazır değildi. Ancak sormak durumundaydı. Sormazsa daha kötü olacağını hissediyordu. Ayağa kalkan kız onunda kalmasını beklemeye başlamıştı. Umut onun kendisini beklediğini anlayınca bardağını alarak ayağa kalmıştı. Ancak kalbinin hızı yüzünden şiddetle terlemeye başlamıştı. “Birincisi,” diye söze başladı kız yürürken. “ Bana acıyorsun” diye tahminde bulundu. İlk gelen cevap beklediği korkunç yanıt değildi. Rahat bir nefes alsa da ikincisi olduğunu hatırladı. O yüzden çok fazla rahatlayamamıştı. “ Acıyacak bir tarafın olduğunu düşünmüyorum” diye yanıtladı kızı. İkinci cevap için nefesini tutmuştu. Önden giden kız kalabalığa doğru yaklaşıyordu. “ İkincisi, gerçekten çok yardımsever birisin. Benim gibi birine yardım etmek isteyecek kadar kibar birisin” İşte şimdi rahat bir nefes almıştı. Beklediği şeyleri söylememişti. Demek ki dışarıya yansıtmadığını düşündüğünde yanılmıyordu. Diğerlerinin nasıl bardaklarını doldurduğuna bakan Güneş, aynısını yaparak çayını doldurmaya çalışıyordu. Koluna değerek öne uzanan el kendisi için sıcak suyu açtığında sadece bardağı uzatması yetmişti.“ Böyle biri mi olduğumu düşünüyorsun? Yardımsever, iyilik savaşçısı falan filan…” Kenara çekilip yüzüne baktı Güneş. “ Evet, iyi birisin.” “ Ve biraz da çulsuz” diye ekledi kendi çayını doldururken. Durumunu gizleme gereği görmüyordu. Zaten gizleyebileceği bir durum da değildi. Maddi durumu bir yemekle ortaya çıkabilirdi. “ Neden böyle söylüyorsun ki? “ “ Gerçekleri söylüyorum. İyi kalpli fakir genç adam. Böyle söylediğinde daha sempatik duruyor” dedi kıza takılarak. Sıcak çayından bir yudum alarak sıcaklığın içine yayılmasına izin verdi. “ Olabilir, herkesin zengin olduğu bir dünya yok maalesef. Ama sen olabilirsin. Çünkü başarılısın.” Kaşları ok gibi havaya kalkan genç adam, içtiği yudumla neredeyse boğuluyordu.” Sen beni önceden tanıyor muydun? “ başını iki yana salladı kız. “Okul birincisi olduğumu nereden biliyorsun o zaman?” “ Öyle misin? Tebrik ederim” dedi içten bir gülümsemeyle. “ Başarılısın derken neyi kast ediyordun o zaman?” bu kızı anlaması ne kadar da zordu böyle. Ona istemsiz kendisi hakkında bilgiler veriyordu sürekli. “ Şey, okulumuz ülkenin önde gelen okullarından biri. Burada okuyorsan başarılısın demektir” dedi biraz utanmış bir halde. Ellerindeki bardaklarla çadırları olduğu alana doğru yürüyorlardı. Umut, yapmış olduğu gafa rağmen gülümseyerek ona eşlik ediyordu. Güneş, yönünü çadır alanının birkaç metre altında kalan Büyük göl olarak bilinen göle doğru yürümeye başlamıştı. Düne oranla daha sıcak olsa da hava yine de kendini hissettirecek kadar soğuktu. “ Sana ceketini vermeyi unuttum” dedi aniden duran kız. Yanındaki adam omuzlarını sallayarak önemsiz detay olduğunu belirtse de geri döndüğünde bunu yerine getirmeyi aklına not etti. Üzerindeki lacivert hırka soğuğu engellemezdi. Ancak yine de bunu dile getirecek biri olmadığını görmüştü. Üşüse bile ceketini geri istemeyecek kadar kibar biriydi. Gölün etrafında yan yana yürüyorlardı. Arada sıcak çaylarını yudumlarken bir yandan da gölün güzelliğini izliyorlardı. Sonbaharın dokunuşuna maruz kalan göl, en unutulmaz görünümünü sunuyordu misafirlerine. Serin esen rüzgâr onların saçlarını okşadığı gibi gölün de yüzeyinde hoş görüntüler oluşturuyordu. Soğuk olmasına rağmen yine de izlenme isteği uyandırıyordu. İlerideki ahşap köprüye gitmek istese de bu gün yapılacak olan tur nedeniyle uzaklaşamazlardı kamp alanından. Onlardan ayrılırlarsa tek gezmeleri gerekecekti. Bunu istemiyordu. Kalabalık gurupla gezmenin zevki bambaşkaydı. “ Hangi bölümü okuyorsun?” diye sordu Güneş, sessizlikten memnun olsa da. Yanındaki adamı tarif edilemez bir şekilde merak ediyordu. Caner ile tanışıyor oluşu da bir nedendi ama daha çok sürekli etrafında dolanışı ve ona nedensiz iyi gelişinden geliyordu merak ediyordu. Yeşil gözlü onun değimiyle iyi kalpli fakir genç, oldukça ilgisini çekiyordu. “ Aynı bölümde okuduğumuzu bilmemene şaşırmadım” dedi gülümseyen bir yüzle. Güneş o gülümsemenin gerçek olmadığını düşündü. Garipti böyle hissetmesi. Ancak diğer gülümsemeleri gibi içten gelmedi kendisine. Onu tanımıyor olmasından dolayı mı bu şekildeydi bilmiyordu. Merak etse de soramıyordu. “ Hatta aynı dönem öğrencisiyiz” diye de ekledi. Şaşkınlıkla ona bakan kız. Geri geri girerek Umut’un yüzüne bakıyordu.  “ Bana aynı sınıfta olduğumuzu sakın söyleme” diye uyardı onu. “ Tamam, sınıfımdaki herkesi tanıyor değilim ama senin bizim sınıfta olmadığına eminim.” “ Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki? Biraz önce sınıfındaki herkesi tanımadığını söyledin” dedi çayından bir yudum alarak. Vereceği cevabı merak ediyordu. Neden kendisiyle aynı sınıfta olmadığını düşünüyordu. Hangi bölümü okuduğunu bilmeyen kız bu konuda neden bu kadar emindi? Geri geri yürümeye devam eden kız kocaman bir gülümseme sundu ona. Bardağında kalan son çayı da içerek kâğıt bardağı buruşturdu ve yan tarafında gördüğü ahşap yüzeyli çöp kutusuna attı. “ Bunun iki nedeni var” dedi iki parmağını havaya kaldırarak. Umut onun bu yanıtına gülerek elindeki bardağı o da çöpe attı. Daha sonra ellerini cebine koyarak hayallerinden bile güzel olan bu günün tadını çıkarmaya devam etti. Güneş’le baş başa gölün etrafında yürüyorlardı. Kız kendisiyle birebir konuşuyor hatta gülüyordu. Kendisi hakkında sürekli fikirleri vardı. Henüz tutturamamıştı ancak devam edecek gibi görünüyordu. “ Demek yine iki tahminin var. Çok merak ettim doğrusu.” Güneş, onun cümlesiyle biraz daha heveslenmişti. Rüzgârın arkasından öne doğru savurduğu saçlarını inatla geriye iterek gülümsedi. “ Birincisi eğer bizimle aynı sınıfta olsaydın ben tanımasam bile kızlar seni tanırdı. Ama dün geceki konuşmamızı düşününce senin hakkında bir şey bilmediklerini anladım.” Bir kaşı havaya kalkan adam onun az önce kurduğu cümlenin etkisine girivermişti. Dün akşam onun hakkında mı konuşmuşlardı? Ne amaçla? Kendisini heyecanın kucağına bırakmak istemiyordu ama engel olabildiği bir durum değildi. Söz konusu Güneş olunca heyecanlanmaması olanaksızdı. Üstelik kendisine böylesine güzel gülümserken hiç şansı yoktu. “ Peki ikinci tahminin ne?” diye sordu. İkinci parmağını havaya kaldıran kız “ Sınıfa az geliyor olabilirim ama gözlerini unutmam imkânsız” dedi hiç rahatsız olmadan. Normalde bir kızın bunu söylerken utanması gerekirdi ama Güneş hiç rahatsız olmuş gibi görünmüyordu. “ Gözlerinin rengi çok farklı” durdu. Ona yakınlaşan Umut, kalbinin sesini çok net duyuyordu. Sanki kulaklarında atıyordu kalbi.  Gözlerinin içine bakan ve bedenini ele geçiren bu güzel kadına direnemedi.  Ona istediği gibi hükmedebilmesine izin verdi. Onun esiri olmaya dünden hazırdı zaten. “ ben daha önce bu kadar güzel bir yeşil görmemiştim. Sanki sonbahar değil de bahar ayı gelmiş gibi hissettiriyor. Garip ama sana çok yakışıyor.” Ne diyeceğini bilememişti Umut. Ona iltifat etmek için ter dökerken Güneş kolaylıkla bunu yapabiliyordu. “ Bu kadar cesur olman gözümü korkutuyor. Nasıl kolaylıkla bunları söyleyebiliyorsun?” Omuzlarını silkti Güneş. Sonra da ellerini cebine sokarak sırtını ona doğru döndü. “ Zorlanmamı gerektirecek ne var ki? Hiç anlamıyorum, insanlar olumlu duygularını söylemekte neden bu kadar zorlanıyor? Oysa söyleseler her şey hallolacak. Yine de sanki biri onlara ceza verecekmiş gibi güzel hislerini kendilerine saklamayı seçiyorlar.  Ama söz konusu olumsuz duygular olunca kimse bunu söylemeyeyim demiyor. Tüm öfkesini nefretini karşısındakine düşüncesizce söylüyor.” Yeniden yüzünü Umut’a döndü. Geri geri yürümeye başladı yine. “  sence de garip değil mi bu? Yoksa sadece bana mı garip geliyor?” diye sordu. “ Aslında haklısın. Böyle düşününce sana hak veriyorum. Ama öfkeyi, nefreti dile getirmek sevgiyi dile getirmekten daha kolay geliyor. Düşünsene, birine öfkelendiğin zaman içinden bunu tutmak istemiyorsun. Ona yansıtıp canını yakmak istiyorsun değil mi?” Güneş, babasını düşündü. Ona olan öfkesini yıllardır içinde tutmayı başarmıştı. Her gün haykırmak istemesine rağmen susmuştu.  Çünkü konuşursa daha çok acı çekeceğini düşünüyordu. Kardeşi için sustu. Ama gördü ki susmak hiçbir işe yaramıyordu. Bir yerde hislerini söylemesi gerekmişti, başka türlü özgürlüğünü elde edemeyecekti. “ Aslında olumlu duygularımı söylemekte daha cesurumdur. Öfkenin hiçbir zaman mutluluk getirmediğini düşündüm daima.  Canın yanınca birinin canını yakmak, onu üzmek, sesimi yükseltmekten korkuyordum. Biliyordum ki eğer öfkemi dışa dökersem sevdiklerimin canı yanacaktı. Bu yüzden öfkemi de nefretimi de daima içimde taşıdım. Sonra bir bakmışım sevgimi de içime gömmeye başlamışım. Duygularını dışa yansıtmayan bir robota dönmüşüm. Hayatım mahvolmuş ama ben hala susuyormuşum. Daha fazla susamadım…” “ Burada olmanı susamamana mı borçlusun yani?” “ Hım?” “ Seni Perşembe günü yangın merdiveninde görmüştüm. Ağlıyordun… Yanına gelmek istedim ama cesaret edemedim. Sadece uzaktan acını paylaştım ama o kadar. Seni yaptığın gibi susarak acınla yüzleşmene seyirci kaldım. Kimsenin seni o şekilde görmesini istemeyeceğini düşündüm. Hatta daha doğrusu sorununu paylaşmak isteyeceğin son kişi olabileceğimi düşünerek yanına gelmedim.” Güneş, onun söylediklerini dinlerken o anı düşünüyordu. Nasıl ağladığını, babasına karşı gelme kararı verdiğini sonra kendisini duyduğunu düşündüğü o çocuğu. Bir şeyler yerine oturmuş gibiydi. “ Sen o çocuksun. Beni duyan, okulun arkasındaki” başını sallayarak kabullendi Umut. “ Gelmemekle iyi yaptın” diye kabul etti. “ Gelseydin…” bir anda ayağını bastığı dal yüzünden düşecekken bir el onun düşmesine izin vermedi. Onu kolundan yakalayan Umut, mavi gözlerin içinde kayboluverdi. Ne diyeceğini duyamamıştı ama gözlerinden ne demek istediğini anlamıştı. Gelseydin acımı senden çıkardım diyecekti. En azından Umut için gözlerindeki cevap buydu. Onun herkesten gizlediği acıları vardı. Öğrenmek istiyordu ama henüz kendisine acılarını anlatacak kadar yakın olmadığının farkındaydı. Belki arkadaşlık yolunda ilerliyor olabilirdi. Kendisiyle konuşuyordu sonuçta. Fakat bu durum farklıydı. Birine acılarını anlatmak ona kalbini açmak demekti. Güneş, henüz kalbini açacak kadar güvenmiyordu ona. “ İyi misin?” diye sordu doğrulmak için hamle yapan kıza. Güneş, oldukça yakınında duran Umut’un sıcaklığını hissedecek kadar dibinde duruyordu. Bir karış kendisinden uzun olan adamın gözlerine bakması için başını hafifçe kaldırdı. Kolunu tutmaya devam eden eli, sıcaklığı, huzur verici arkadaşlığı ve güven vadeden yeşil gözlerine hapsolduğunu hissediyordu. Lale ve Duygu’nun bile bilmediği şeyleri biliyordu Umut. Acı çektiği gibi, ağladığı gibi, öfkesi gibi, burada nasıl olabildiği gibi… Ona neden bu kadar kolay güveniyordu bilmiyordu ama onun tehdit olmadığını hissediyordu. Uzun zamandır ilk defa güveniyordu. Pişman olmamayı diledi. Güven çok kırılgan bir duyduydu ve tekrarı olmuyordu. Her şeyin ikinci şansı olsa bile güven bir kez gitti mi bir kez daha eskisi gibi olmuyordu.    
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE