İKİ

2918 Kelimeler
Düşünme yetisi bir anlığına bozulmuş beynim, bozuk bir pusulayı andırıyordu. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi ağrıyorken, artık mantığın zihnimde yattığı yer, artık umutları ve parlayan ışıkları içine hapsettiği kaybolmuş bir evrendi. Zihnimdeki evrenden çok daha uzakta, yerle birleşmiş bir büst gibi durmayı nihayetinde bırakıp, ellerimi çantamın deri kulpunu tutarak ayağa kalktım ve kelimelerin asla işe yaramayacağı şu anki ortamda sessizliği koruyarak karşımdaki manzarayı seyrettim. Barış Alaz, Eliz’i olduğu yerden kolundan tutup yanına çekerek kaldırdığında Kılıç çatılan kaşlarıyla araya girmişti. En az benim kadar şaşkındı herkes. Her bir kelime bir isyan, her eylem sanki dumura tutulmuş beyinlerimiz için alabora etkisi yaratan anılardan ibaretti. Umut edebilmek insanlığa verilmiş en büyük nimet. Fakat, şu anda umut için çok geçti; en azından Eliz için öyle diyebilirim. Bir nefesi içime çektiğimde, aslında aynı nefesin Eliz’in ağzından dışarı döküldüğünü fark ettim. “Abi,”diye fısıldadı. Eliz Alaz’ın biricik ve bir o kadar da korkudan titrediği abisi Barış Alaz buradaydı ve bir duvar misali Kılıç’ın önünde Eliz’i arkasına çekmiş halde duruyordu. “Birisi ne olduğunu anlatacak mı?”diye sordu Kılıç denen adam. Bakışlarını Eliz’e çevirmeye çalışarak başını oynattı. “Eliz?” Bakışlarından hiçbir şey anlayamayan Kılıç, Barış’ın kendisiyle yüz yüze geldi. Birbirlerini kısa bir süre süzdüler. Kılıç’ın şaşkınlıkla kabaran bakışları bariz ortadaydı. “Geri bas lan!”diye bağırdı. “Kimin kardeşine bakıyorsun?” Barış öyle ürkütücü bir tınıyla konuşmuştu ki, Kılıç’ın geriye adımladığını gördüm. “Kız az önce benim yanımdaydı, abisi olduğunu bilmediğim için, kusura bakma.”dedi tok bir sesle. Kılıç’ın sakin tavrıyla gözlerini kısarak önce Eliz’e kısaca bakıp sonra Kılıç’a asabi şekilde yeniden döndü. “Benim kardeşime yaklaşmayacaksın. Kulübüme gelip bir de kardeşimle, yemezler koçum, bas git.” Kılıç’ın dudaklarında alaycı, bir o kadar da tehlikeli bir gülümseme peydah oldu. Barış’ın emri havada asılı kalırken, mekânın ağır kokusu ciğerlerime doluyordu. Kılıç, sanki bir adım geri gitmemiş gibi omuzlarını dikleştirdi; gözlerindeki o şaşkınlık yerini, bir avcının soğukkanlılığına bırakmıştı. "Kulübün senin olduğunu bilmiyordum Alaz," dedi Kılıç, sesi şimdi çok daha pürüzsüz ve derinden geliyordu. "Ama kardeşinin burada, bu masada ne işi olduğunu sorman gereken kişi ben değilim sanki." Bakışları bir anlığına Barış’ın arkasına saklanmış olan Eliz’e kaydı. Eliz, abisinin ceketinin kumaşını parmaklarının ucuyla öyle sıkı kavramıştı ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Barış, kardeşinin titrediğini hissetmiş gibi ona doğru yarım bir kavis çizdi ve kolunu korumacı bir kalkan gibi önüne gerdi. "Onunla işin bitti. Şimdi bu kapıdan çıkıp gidiyorsun, yoksa meseleyi sadece sözlerle çözmeyeceğiz." Ortamdaki sessizlik, patlamaya hazır bir dinamit fitili gibi kısalıyordu. Herkes nefesini tutmuş, bu iki devin arasındaki çarpışmayı bekliyordu. Ben ise olduğum yerde, elimde sıkıca tuttuğum çantamla birlikte, sanki görünmez bir seyirci gibiydim. Zihnimdeki bozuk pusula hala yönünü bulamamıştı ama tehlikenin tam kalbinde olduğumuzu biliyordum. Kılıç, hiçbir şey söylemeden bir anlığına bana baktı. O bakışta ne bir özür ne de bir açıklama vardı; sadece daha sonra hesaplaşılacak bir borcun mühürü saklıydı. Ardından ceketini düzeltti, topuklarının üzerinde yavaşça döndü ve kalabalığın arasına karışarak karanlığa gömüldü. Barış, onun gittiğinden tamamen emin olduktan sonra öfke dolu bir nefes vererek Eliz’e döndü. "Hangi akla hizmet?" diye kükredi sessizce. Sesi yüksek değildi ama binlerce cam parçasının yere düşmesi kadar keskin bir etkisi vardı. "Bu herifle, burada, ne işin var senin?" Eliz’in dudakları titredi, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülmek için sadece bir göz kırpış bekliyordu. "Abi, açıklayabilirim... Sadece konuşuyorduk." "Konuşuyordunuz öyle mi?" Barış’ın gözleri Eliz’den kopup yavaşça bana doğru çevrildi. O an, zamanın durduğunu hissettim. Sadece konuşuyorduk demesi Eliz’i kurtarmaya yetmemişti, şimdi aynı fırtınanın hedefinde ben vardım. Barış’ın bakışları bir kamçı gibi yüzümde gezindi. Gözlerinde sadece öfke yoktu; derin bir hayal kırıklığı ve sormaya korktuğu soruların ağırlığı da vardı. Dudaklarını birbirine bastırdı, çenesi öyle bir gerilmişti ki dişlerinin birbirine sürttüğünü buradan duyabiliyordum. Bana bakarken tek bir kelime dahi etmedi. Konuşsa, belki içimdeki o bozuk pusula bir yön bulabilirdi ama bu sessizlik beni dipsiz bir boşluğa itiyordu. Bakışlarındaki buz gibi soğukluk, ciğerlerime çektiğim havayı bile donduruyordu. Saniyeler geçmek bilmedi. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adımdı ama o an dünyalar kadar uzaklaştığımızı hissettim. Bana bakarken gözbebeklerinin titrediğini, zihninden geçen binlerce ihtimalin ağırlığıyla omuzlarının nasıl çöktüğünü gördüm. Konuşmadı. Sadece gözleriyle beni suçladı, beni yargıladı ve en sonunda beni o belirsizliğin içinde tek başıma bıraktı. Bakışlarını üzerimden çektiğinde, üzerimdeki o ağır baskı bir anlığına hafiflese de bıraktığı iz bir mühür gibi zihnime kazınmıştı. Yeniden Eliz’e döndü ama bu kez gözlerinde hiçbir yumuşama yoktu. "Yürü," dedi Barış, sesi bu kez kükremekten çok uzak, ürkütücü bir dinginlikteydi. "Eve gidiyoruz." Eliz’in kolundan sertçe kavradı ama canını yakmamaya çalıştığı her halinden belliydi. Yine de o korumacı ağabey gitmiş, yerine ihanete uğramış bir yabancı gelmişti. Onlar çıkışa doğru yönelirken, Barış kapıya varmadan hemen önce duraksadı. Mekânın gürültüsü yavaş yavaş geri dönerken, ben olduğum yerde çakılı kalmıştım. Kalbimdeki ağrı, artık sadece korkudan değil, parçalanmaya başlayan bir güvenin sızısından ibaretti. Hızla arkalarından ben de gittim. Ayaklarım sanki bana ait değilmiş gibi yere vururken, kulübün o ağır, basık havasından sıyrılıp dışarının keskin soğuğuna adım attık. Barış, adımlarını bir an bile yavaşlatmadan otoparkın loş ışığına doğru ilerledi. Eliz, onun hızıyla başa çıkmaya çalışırken sendeliyor ama tek bir kelime dahi edemiyordu. Arabanın yanına vardığımızda, Barış merkezi kilidi sertçe açtı. O keskin klik sesi, aramızdaki son bağın da kopuşunu simgeliyordu sanki. Barış, sürücü koltuğuna geçmeden önce kapıyı açık tutup bekledi. Bakışları hala yoldaydı, yüzüme bakmıyordu ama orada olduğumu her hücresinde hissettiğini biliyordum. Eliz, suçlu bir çocuk edasıyla arka koltuğa süzüldü. Ben ise ön kapının önünde bir an tereddüt ettim. Binmeli miydim, yoksa bu sessiz infazın beni burada terk etmesine izin mi vermeliydim? "Bin," dedi Barış. Sesi rüzgârın uğultusuna karıştı ama otoritesi havayı yardı. Ön koltuğa oturduğumda arabanın içindeki o yoğun parfüm ve deri kokusu, dışarıdaki temiz havayı unutturdu. Barış direksiyonu öyle sıkı kavrıyordu ki, ellerinin üzerindeki damarlar birer nehir gibi kabarmıştı. Motoru çalıştırdı, vitesi sertçe geriye çekti ve lastiklerin asfaltta bıraktığı o tiz çığlıkla birlikte kulübü arkamızda bıraktık. Yol boyunca kimse konuşmadı. Dikiz aynasından Eliz'in camdan dışarıyı izlediğini ve gözyaşlarını gizlice sildiğini görebiliyordum. Barış’ın yan profili ise mermerden yontulmuş bir heykel kadar kaskatıydı. Şehir ışıkları camlardan içeri girip çıkarken, her bir ışık hüzmesi Barış’ın yüzündeki o derin hayal kırıklığını daha net gösteriyordu. Zihnimdeki bozuk pusula artık tamamen durmuştu. Artık yönümü bulmaya çalışmıyordum; sadece bizi bekleyen o kaçınılmaz fırtınanın kopmasını, Barış'ın o suskunluğunu bozup üzerimize boşalmasını bekliyordum. Evin sokağına girdiğimizde Barış frene ani bir baskıyla bastı. Araba sarsılarak durdu. Motorun sesinin kesilmesiyle birlikte, arabanın içindeki sessizlik artık sağır edici bir boyuta ulaştı. Barış, ellerini direksiyondan çekmeden başını yavaşça arkaya yasladı ve derin bir nefes verdi. Konuşmanın şu an için kötüsü olacağını her birimiz oldukça biliyorduk, bu yüzden sessizlik kısa da olsa aramızda giderek can bulmaya devam etti. Aracın kulpuna uzanıp çantamı omzuma koyduğumda jeepten inip eve yürüdüm. Eliz, yanıma takıldı. Her şey bir yana, ilk anda sözlerimi dinleseydi daha sakin bir akşam geçireceğimiz gerçeği beynime tokmakla vurulur gibi yankılanıp duruyordu. Olanları hazmedip sessiz kaldım. Eve gidene kadar kimse konuşmadı. Biz arkadan, o önden ilerlerken dış kapıyı açmış girmemizi bekliyordu. Yanından geçtim ve ışıkları yakıp salonu aydınlattıktan sonra tüm yorgunluğumu yere serebilirmişim gibi kanepeye attım kendimi. Eliz’e dönerken onun şöminenin dibindeki pofuduk yastıklara oturup çantasını yere fırlattığını fark ettim. Gözlerim titreyerek Barış’ı buldu. O karşı kanepeye oturdu. Yayvan şekilde bacağını diğer bacağının üzerine çaprazlama attığında kolunu birini kanepenin omzuna koydu. Sinirli görünüyordu. Boynundaki damar belirginleşmiş gözlerinde beliren kızarık çizgiler ne kadar yorgun olduğunu kanıtlıyordu. Sanki o ana kadar herhangi bir ateş parlamamış gibi dönüp bana baktı ve nazik tınıyla mırıldandı: “Sen şu meşhur İzem olmalısın.” Ne diyeceğimi bilemeyerek dudaklarımı araladım ve geri kapattım, çok kısa an Eliz’e baksam da omuz silkerek durduğu zaman yeniden karşımdaki adama döndüm. “Eliz, senin hakkında her şeyi bana anlattı. Konservatuar bitirmişsin, değil mi?” “Evet.” Farklı kelimeler söylemek istiyordum ama sinirli görünürken sakin konuşmasını bölecek herhangi bir hamle yapmak istemediğim için nasıl devam edeceğimi bilemedim. “Sanırım bir sonraki Jane olmak istiyorsun?” Bakışları kısa bir an Eliz’e dönerken ona bakarken konuştu,” Bu kadar sanat içinde yaşayan bir ev arkadaşına sahipken nasıl bu halde olduğunu anlayamıyorum.” Bu sözlerin bana karşı mı yoksa Eliz için mi söylediğinden fazla emin olamadım, yutkunuşumun eşiğindeyken yeniden bana dönmesiyle tükürüğüm boğazıma yapıştı. Koyu mavi gözleri yüzüme bakarken,”Seni edebiyata bağlayan yazar kimdi?” diye sordu ve ardından hızla tahmin yürüttü: “Stefan Zweig mi Gabriel García Márquez mi yoksa Oscar Wilde mi?” “Colleen Hoover.” Bu cevap üzerine Barış düşündüğünü anlatan bir bakışla gözlerini halının üzerine dikti ve,” Gabriel García Márquez diye düşünmüştüm.”diye fısıldadı. “Hayır, daha gerçekçi modern anlatıma ilgi duyuyorum. Uzun anlatımlar yerine kısa vurucu anlatım daha doğal gelir bana.” Sertleşmiş bakışları yeniden Eliz’e yöneldiğinde, onun ağzını açmış gülen ifadesi hemen silindi. Gerginliği bölmek isteyerek ayağa kalktım. Bu gerginlik, benim için kurgusal olmadığı sürece çok fazlaydı ve bünyemi sarsıyordu. Mutfağa yönelmeden hemen önce,”Kahve yapayım ben.”diye mırıldandım. Kahve fincanlarını tezgâhın üzerine koymadan hemen önce, ocağı yakıp cezveyi üzerine koydum. Hadisenin durumundan dolayı kapılıp gitmiştim ama hala başımdaki ağrı ve hafif dönme yerini koruyordu ve tıpkı onların ihtiyacı olduğu gibi bir fincan sade kahve beni güne bağlayacaktı. Tüm bunların sonrasında yarın işe gidecek olmam başımı ağrıtan başka bir nedendi. İşi seviyordum; kitapları okumak, yeni okurlara yön çevirmek ve bunun gibi başka sıkıcı işler ama baş ağrısıyla tüm bunlar pek çekici görünmüyordu. Ağzımdan dökülen sesli nefesler ateşin üzerini yelleyerek uğuldarken, duyabildiğim tek ses bunlardan ibaretti. Elimde tuttuğum cezveye dalıp giderken köpürmeye başlayan kahveyi büyük bir açlıkla izledim. Eliz alkol bağımlısıydı, ben kahve bağımlısıydım. Onun en sevdiği şey tiyatroda gösteriye çıkmaktı, benim en sevdiğim şey bitirdiğim kitabı başkasıyla tartışmak. Tüm aksiliklere rağmen hala arkadaş kalabilmemiz için birçok kişi için mucizeydi ama farklılar insanları bir araya getiren şeylerin başlarından biridir bence. Cezveden yükselen seslerle ocağın altını hemen kapattım. Ben kahve fincanlarına kahveyi dökerken, içeriden yükselen sesler kulaklarıma sertçe çarpıyordu. “Arkamı döndüğüm an hoşuma gitmeyen her haltı karıştırıyorsun!”diye bağırıyordu Barış. Sesi mutfağın içine bile aynı şiddetle geliyordu. Karamsar halimi geride bırakıp derin bir nefes aldım ve salona girdim. Abi ve kardeş ilişkisi sürekli aklımı karıştırmıştır. Hiç sahip olmadığım için en fazla Eliz anlattığında nasıl olduğunu deneyimliyordum. Anladığıma göre, pek de güzel bir şey değildi. Kahveleri kanepelerin dört bir etrafını çeviren sehpanın ortasına bıraktım. Kendi fincanımı alıp kanepeye çekilirken önce bacaklarımı bağdaş kurdum, fakat sonra kısa etekle olduğumu fark edince hemen indirdim ve bacaklarımı birbirine yapıştırdım. Kimsenin görmediğinden emin olduktan sonra karşımdaki kavgaya kulak kestim yeni baştan. “Kılıç benim arkadaşım.”diyerek kendini savunmaya geçti Eliz. “Erkekten arkadaş mı olur?” “Senin kalın kafan pek algılamıyor olabilir ama bazı erkekler sadece sevişmek için kadınlarla bir araya gelmiyor!” “Eliz!”dedi Barış yerinden doğrularak. “Abi…” dedi o da aynı ifadeyle taklit ederek. Bakışlarımı onlardan ayırıp herhangi bir yere çevirdim, o sırada Eliz,”Sende bir şey söylesene İzem,”demesiyle yerimde irkildim ve bakışlarımı yardım dilercesine bana bakan Eliz’e yönelttim yeniden. Şimdi, hiç içinde olmamam gereken bir noktadaydım. Cevap bekleyen bakışlar üzerime yavaşça dönmüştü. Bakışlar, bir mengene gibi ruhumu sıkıştırmaya başladığında kahve fincanını dudaklarıma götürdüm. Sıcak sıvı boğazımdan aşağı inerken kazandığım o birkaç saniyelik zaman diliminde zihnimdeki kurguları taradım. Eliz’in Erkekten arkadaş mı olur? sorusuna verdiği o sert tepki havada asılı kalmıştı. Barış’ın ise o sorunun cevabını benim vermemi bekleyen, her şeyi tartan koyu mavi gözleri üzerimdeydi. "Ben..." diye başladım, sesim başta pürüzlü çıksa da hemen toparladım. "Ben arkadaşlıkların cinsiyetten bağımsız olduğuna inanıyorum..." Gözlerimi yavaşça Barış’a çevirdim. Onun o baskın otoritesine karşı konuşmak, buzun üzerinde yürümek gibiydi. "Ama bence sorun olmayabilir. Kişiden kişiye değişebilir sanırım." Barış, bu cevabımdan tatmin olmuş gibi arkasına yaslandı ama gözlerindeki o keskin parıltı sönmedi. "Bak," dedi, sesi az önceki bağırtısından daha tehlikeli bir sakinliğe bürünürken. "Bazı erkeklerin sadece cinsellik için kadınlarla bir araya gelmediğini ben de biliyorum. Ama Kılıç o erkeklerden değil." Eliz tam itiraz etmek için ağzını açmıştı ki Barış eliyle onu susturdu ve yeniden bana döndü. "Colleen Hoover demiştin, değil mi İzem? Madem modern ve gerçekçi anlatımları seviyorsun, o zaman bilirsin; bazı karakterler ne kadar çabalarsa çabalasınlar, sadece yıkım getirmek için yazılmışlardır. Kılıç, o hikâyenin başrolü işte." Lafı dönüp dolaştırıp benim ve kitaplarım üzerinden kardeşine laf vermek için söylemesi beni arada bırakıyordu ve ne diyeceğimi şaşırıyordum. "Kılıç'ın kim olduğunu bilmiyorum," dedim, fincanı sehpaya bırakırken ellerimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Zaten bilmeni de istemiyorum," dedi Barış, sesindeki ton sanki beni bir uçurumun kenarından çekip alıyormuş gibi korumacı ama bir o kadar da mesafeliydi. "Bazı sayfalar sadece tozlu raflarda kalmalı, kapağını açtığın an evin içine sızan o karanlıktan kurtulamazsın." Eliz’in sinirden güldüğünü duydum. "Harika! Şimdi de edebiyat parçalayarak beni haksız çıkarmaya çalışıyorsunuz. İzem’i de kendi safına çekme abi, o benim arkadaşım." Barış ayağa kalktığında salonun tavanı üzerine çökmüş gibi hissettim. Uzun boyu ve geniş omuzlarıyla odadaki tüm oksijeni tek başına tüketiyor gibiydi. Adımları ağır ama kararlıydı; sehpaya yaklaştı, dokunulmamış kahve fincanına bakıp sonra tekrar odaklandı. "Saf tutmuyorum Eliz," dedi, sesi artık bir fısıltı kadar alçak ama gök gürültüsü kadar etkiliydi. "Sadece bu evde bir facia daha yaşanmayacak." Başlayan sessizlik, salonun ortasına atılmış patlamaya hazır bir el bombası gibi duruyordu. “Saf tutmuyorum Eliz,” dedi Barış, sesi az öncekinin aksine buz gibi bir dinginliğe bürünmüştü “Sadece bu evde bir facia daha yaşanmayacak. Özellikle ki o herif yüzünden.” Eliz, şöminenin önündeki yastıklardan hırsla kalktı. Yüzü kıpkırmızıydı. “Neden her yaklaştığım insanı bir faciaya dönüştürüyorsun? Belki de sadece birine bağlanmak istiyorumdur abi, bunu anlamak bu kadar mı zor?” Barış, alaycı bir gülüşle kardeşine döndü. “Bağlanmak mı? Senin bağlanmak dediğin şey, ipin ucunu celladına teslim etmekten başka bir şey değil Eliz. Birine muhtaç olma merakın yüzünden her seferinde en dibe vuruyorsun.” “Bir yerden başlamam gerekiyor!” diye bağırdı Eliz, sesi bu kez titriyordu. “Bir aile kurmak, birine ait hissetmek için bir yerden başlanması gerekiyor. Herkes senin gibi duygusuz bir duvar olmak zorunda değil.” Barış’ın gözlerinde anlık bir şimşek çaktı. Adımları bu kez kardeşine doğru yöneldi. “Aile mi? Sen aile kurmayı, bir kulüp köşesinde Kılıç gibi tiplerin kucağında mı arıyorsun? Senin o ‘bir yer’ dediğin yer, uçurumun ta kendisi. Kendi zaaflarına kılıf uydurma. Kimse senin o boşluğunu dolduramaz, özellikle ki o herif asla.” Can yakmak için seçilmiş kelimeler salonun içinde yankılanırken, Eliz’in gözlerinden ilk damla süzüldü. Bu tartışma artık beni aşıyordu. Eliz, “Senin sevgi dediğin şey sadece kontrol etmek!” diye hıçkırdığında, Barış acımasızca ekledi: “Sevgi zayıflıktır Eliz. Ve sen, o zayıflığın içinde boğulurken yanında kimi sürüklersen sürükle, anlatmaya çalıştığım şeyi anlayacaksın ama geç olacak.” Barış sonra, hiddetli bakışlarını kısacık gözlerimize diktikten sonra hızla uzaklaştı. Kapının sesini duyana kadar Eliz kendini tutmuştu, sesle birlikte üzerime çuvallanıp kollarını boynuma sardı ve ağlamaya başladı. Eliz’in hıçkırıkları omuzlarıma çarpan küçük sarsıntılar yarattı. Kolları boynumu öyle sıkı sarmıştı ki, sanki beni bıraksa Barış’ın az önce salonun ortasına bıraktığı o ağır sözlerin altında ezilip yok olacaktı. Barış gitmişti ama arkasında bıraktığı enkaz, evdeki tüm havayı emip bitirmişti. “Haksızlık ediyor İzem,” diye hıçkırdı Eliz, sesi boynuma gömüldüğü için boğuk çıkıyordu. “Herkesi canavar, her bağı bir zincir sanıyor. Ben sadece... Sadece nefes almak istiyorum.” Onu kollarımın arasına alıp saçlarını okşarken hiçbir şey diyemedim. Ne diyebilirdim ki? Bir yanda kardeşini korumak isterken onu nefessiz bırakan bir ağabey, diğer yanda sevgi kırıntısı ararken uçurumun kenarında dans eden bir genç kadın vardı. Kalbimdeki sızı bir anlığına öyle keskinleşti ki, nefesimin kesildiğini hissettim. Eliz’i yavaşça kendimden uzaklaştırıp yüzüne baktım. Göz makyajı yanaklarına dağılmış, o her zamanki neşeli halinden eser kalmamıştı. “Neden bu kadar kızdı?” dedim, sesim kendi kulağıma bile yabancı bir yorgunlukla geliyordu. “Seni biriyle gördüğünde sürekli bu tepkiyi mi veriyor?” Geri çekilip elleriyle gözyaşlarını sildi. “Hayır,”dedi başını olumsuz anlamda sallarken. “Beni biriyle yakın olduğumu görmek hoşuna gitmiyor ama bu kadar hiddetli durmuyor hepsinde. Kılıç ile abim, Majesty’i yarattı daha kulüp tam halini almadan önce. O zamanlar Kılıç kayboldu, bazı sorunları vardı o yüzden de abim tek başına devam etti. Aralarındaki anlaşmazlık buradan geliyor. Onu sinirlendiren onun yanında olmam.” Eliz’in anlattıkları, zihnimdeki o bozuk pusulayı bir anlığına sabitler gibi oldu. Majesty... O ihtişamlı kulübün altında yatan bu eski ortaklık ve terk ediliş hikayesi, Barış’ın neden bu kadar hiddetli olduğunu açıklıyordu. Ama bu açıklama, içimdeki o karanlık huzursuzluğu dindirmeye yetmedi. “Demek mesele sadece sen değilsin,” diye mırıldandım, parmaklarımla şakaklarımı ovarken. Eliz acıyla gülümsedi, gözlerindeki yaşları elinin tersiyle sildi. “Abim kolay unutmaz İzem. Onları dondurur ve bir zırh gibi üzerine giyer. Kılıç’ın geri dönmesi, o zırhın çatlaması demek. Ve o çatlaklardan sızan öfkenin altında ben kalıyorum.” “Ne yapacaksın peki?” Gözlerim üzerindeydi, o yanaklarına sızan yaşları silerken anlayışlı bakışlarımla onu izledim. “Bu sefer ona izin vermeyeceğim. Ne derse desin, abim olabilir ama hayatıma el atacak kadar küçük değilim ben artık. Kararlarımı kendim vereceğim.” En yakın arkadaşım pek düz olmayan bir yolda ilerlemek istiyordu, içten içe kulüpteki adamın tavırları aklıma geldikçe Barış’ın söyledikleri de aklıma az da olsa biraz yatıyordu ama sanki onun sözlerini dikkate almıyormuşum gibi görünmemek için başımı salladım ve sessizliğimi korudum. Yapabileceğim tek şey bu olabilirdi, aksi hali, asla düşünülemezdi. Eliz ceketini yerden alıp yatak odasına yürüdü. Arkasından bir süre baktım, sonra iç geçirerek pencerelere yürüdüm. Çok yorucu bir gece olmuştu ve ilerleyen zamanların yeniden eski dinginliğine erişmesi için kitaplarımın karmaşası içinde kaybolmak adına yarına uyanmayı dileyecektim. Pencereyi perdeleyen perdenin kumaşını kenara sıyırarak dışarıya çevirdim gözlerimi. Sokak lambasının aydınlattığı karanlık sokağın görüntüsü beynime işledi ve sonra bir detay dikkatimi çekti. Sokak lambasının dibine park edilmiş arabanın kaputuna yaslanmış Barış Alaz, bir elinde sigara paketi diğer elinde çakmakla gözleri dalmış gibi, neredeyse gözlerini bile kırpmadan boşluğa bakıyordu. Dudaklarında hali hazırda yanan sigaranın dumanı yüzünü gölgeleyerek soğuğu yırtarcasına havada dağılıyordu. Dakikalar onu gördüğüm an saniye gibi geçmişti, ta ki benim bakışlarımın dalgınlığını kullanarak, başını boşluktan kaldırıp evin penceresine baktığında tam gözlerimin içine bakıyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE