Sera’nın gelişiyle zaman durdu.
O kadını tanımıyordum. Ama Arel’in bakışlarından, duruşundan, boğazındaki sert yutkunuştan bir şey belliydi.
Onu tanıyordu.
Hem de sadece “tanımak” gibi değil…
Hatırlamak zorunda kaldığı biri gibiydi.
Sera bana baktığında içinde hem merak hem bir şeyleri test eder gibi bir enerji vardı.
Sanki “sen misin onu yumuşatan?” der gibi…
Ve aynı zamanda, “ne kadar kalacaksın?” diye sorgular gibi.
Arel sessizce onun gelişini kabullenmişti ama gözlerinin içi bağırıyordu:
“Zamanlaman berbat.”
“Sera, konuşmamız lazım. Ama şimdi değil.”
Kadın usulca gülümsedi.
“Ben zaten beklemeye geldim Arel. Gözlemlemek, hissetmek… geçmişi yüzüne çarpmak gibi bir niyetim yok. Şimdilik.”
Şimdilik?
O kelime buz gibi üzerime düştü.
Sera arkasını dönüp giderken, Arel uzun uzun arkasından baktı.
Ben ise Arel’e baktım.
Ama o… bana bakmadı.
⸻
O gece yemek hazırladım. Sessizce.
Arel karşıma oturdu ama tek kelime etmedi.
İçimde bir şey çatırdamaya başlamıştı.
Ne olduğunu bilmiyordum ama rahatsız ediciydi.
Çatal bıçağın tabağa değme sesi, tıkırtı gibi değil çığlık gibiydi.
“Neyin var?” diye sordum sonunda.
“Hiçbir şey.”
“O zaman neden konuşmuyorsun?”
“Çünkü ne söylesem şu an yanlış olacak.”
Kaşlarımı çattım.
“Ben yanlış duymayı göze alıyorsam, sen de konuşmayı göze alırsın.”
Arel o an sustu.
Ama yüzüme öyle bir baktı ki… içinde bin kelime gizliydi.
Ve sonra… içlerinden sadece birini seçti:
“Korkuyorum.”
Donakaldım.
“Neden?”
“Seni korumaya çalışırken yine seni kırmaktan.”
Bir şey demedim.
Çünkü haklıydı.
Birbirimize çarpıyorduk.
Ama işin tuhafı… bu çarpışmalarda en çok da kalbim atıyordu.
⸻
Ertesi sabah Sera evin yakınındaki kafede oturuyordu.
Pencereden gördüm.
Çok rahattı.
Sanki burada olmaya hakkı varmış gibi…
Arel mutfağa geldi.
Bir kahve yaptı.
Ben hala mutfağın köşesindeydim.
Ama artık duvar gibi değildim.
Benden çatır çatır parçalar dökülüyordu.
“Onunla ne yaşadın?”
“Sera mı?”
Başını çevirmedi.
Ama kahveye şeker atarken eli titredi.
“Geçmişimi hatırlattı.
Ve o geçmiş… bana bazı şeyleri yapmayı öğretti.
Ama aynı zamanda bazı şeyleri mahvetti.”
“Ben geçmişin değilim.”
O an bana döndü.
Gözleri… sessiz bir yangındı.
“Evet. Ve bu yüzden en çok senden korkuyorum.”
“Ben de senden.”
Bir sessizlik oldu.
Sonra kahvesini aldı ve çıktı.
⸻
Öğleden sonra telefonuma bir mesaj geldi.
Tanımadığım bir numara.
Ama mesaj çok tanıdık bir yerden vurdu.
“Ben susuyorum. Ama gözlerin her şeyi anlatıyor. Seni izliyorum.”
– E
Efken.
Yine.
Yine gölgelerden sesleniyor, yine karanlık bir fısıltı gibi içime siniyordu.
Arel’e söylemedim.
Çünkü o an içimde bir şey değişti.
Artık korkmuyordum.
Öfkeleniyordum.
Ben Havin Mahperi’yim.
Kırıldım, kandırıldım.
Ama artık ezilmeyeceğim.
⸻
Akşam oldu.
Sera bu defa kapıyı çalmadan içeri girdi.
Rahatlığı… bir ev sahibinden farksızdı.
“Arel evde mi?”
“Hayır.”
“Sen yalnızken daha net konuşabiliyoruz sanki.”
“Benimle bir sorunun varsa, doğrudan söyleyebilirsin.”
Gülümsedi.
“Sorum yok. Ama cevabım çok.”
“Cevaplarını sakla. Benim sormaya niyetim yok.”
Tam dönüp çıkacaktım ki, son kez cümle attı:
“Onun geçmişini kaldıramazsın Havin. Çünkü Arel, göründüğünden çok daha karanlık biri.”
Döndüm, gözlerimin içine bakmasını sağladım.
“Ben karanlıktan kaçmıyorum Sera. Ben karanlığın içinden çıkmayı seçtim.”
Ve çıktım.
Ama yüreğim deli gibi çarpıyordu.
Çünkü Arel… neydi?
Ve ben… ne olacaktım?
⸻
Gece Arel geç geldi.
Yüzü yorgundu ama gözleri başka bir yerden bakıyordu.
Yanaklarımda ılık bir rüzgar vardı.
Balkona çıktım.
Arkamdan geldi.
Yanıma oturdu.
“Sera burada ne yapıyor, bilmiyorum. Ama gitmesini istiyorum.”
“Gitmesini istemekle, göndermek aynı şey değil.”
Bir şey demedi.
Sadece sigarasını yaktı.
Ama o an… o alevin gözlerindeki yansıması, içimdeki tüm şüpheleri yaktı.
“Arel…”
“Hı?”
“Ben ne olacağım?”
“Sen? Sen… belki sonunda kalacak tek şey olacaksın.”
Göz göze geldik.
O an dudaklarımdan bir cümle döküldü:
“Ama ben kalabilmek için sevilmek istiyorum.”
Cevap vermedi.
Ama parmakları elimdeydi.
Ve o an…
Sözsüz ama en yüksek sesle…
“Kal.” dedi.
⸻
Devam Edecek…