Gecenin bir yerinde insan ya içini dökmek ister, ya içine kapanır.
Ben ikinciyi seçmiş gibi görünüyordum.
Ama aslında içimde ne varsa çoktan taşmaya başlamıştı.
Bir kelime, bir dokunuş, bir suskunluk…
Ve patlamaya hazır bir duvar.
Arel bugün yine erken çıkmıştı.
Nereye gittiğini söylememişti.
Yalnızca yatağımın yanına bırakılmış bir not vardı.
“Dışarı çıkarsan ceketini al. Hava sert.”
– A.
Küçük, neredeyse sıradan bir nottu.
Ama yazımındaki özen…
Beni değil, kalbimi giydirmişti sanki.
⸻
Kahvaltıyı hazırlarken bir süreliğine her şeyin normalmiş gibi olduğunu hayal ettim.
Arel az sonra gelip kahve içecek, sessizce kitabını okuyacak.
Ben de inatla çaktırmadan onu izleyip içimden güleceğim.
Ama gerçek bu kadar sade değildi.
Çünkü bu evde artık sadece ben ve Arel yoktuk.
Sera da vardı.
Onun varlığı… rahatsız edici bir huzursuzluk gibi yayılıyordu evin her köşesine.
Ne bir sözle açık açık tehdit ediyordu, ne de sessizce geri çekiliyordu.
Oradaydı.
Her zaman, her adımda…
O sabah mutfağa sessizce girdi.
Ben ise kahvemi karıştırmaya devam ettim.
Ama kokusunu bile içime almak istemiyordum.
“Kahveni sade mi içersin, yoksa Arel gibi biraz sert mi?”
“Ben kahvemi kendi damak zevkimle içerim. Başkalarının alışkanlıklarıyla değil.”
Yüzüme ince bir gülümsemeyle baktı.
“Senin gibi kadınlar genelde bir adamı ya çok iyi tamir eder, ya da tamamen dağıtır.”
“Ben kimseyi tamir etmeye gelmedim Sera.
Kendimden başka kimsenin parçası olmak gibi bir niyetim yok.”
“Ama sen Arel’in kalbine oturmuşsun gibi görünüyorsun.”
“Ve sen hâlâ onun odasında gezinen bir gölge gibisin.”
Sessizlik.
Bu kez kazanan ben değildim.
Bu bir savaş değildi.
Ama ben… içimden içime geçiyordum.
⸻
Akşam üzeri Arel geri geldiğinde yüzü sertti.
İçeri girdi, kimseye bakmadan merdivenleri çıktı.
Ben arkasından bakakaldım.
Sera hafifçe başını salladı.
“Böyle anlarda en çok içine kapanır.
Beni zamanında en çok susarak yaralamıştı.”
O an içim yandı.
Ben de o suskunlukla karşı karşıya kalacak mıydım?
Odasına çıktım.
Kapıyı çalmadım.
Açtım.
Oturuyordu.
Ceketini çıkarmamıştı.
Sanki yorgunluğu yüzüne değil, ruhuna oturmuştu.
“Bir şey oldu,” dedim.
Başını kaldırmadı.
“Ben iyi biri değilim Havin.
Ben seni sevemem gibi değil…
Seni severken kendime zarar verebilirim diye korkuyorum.”
“Sen korkup susarken ben içimde parçalanıyorum.”
Göz göze geldik.
Sustu.
Sonra ayağa kalktı.
Yavaşça yanıma geldi.
“Ben seni kendimden bile korumaya çalışıyorum.
Ama seni en çok ben kırarsam… ne yaparım bilmiyorum.”
“Beni kırarsan, kendini de kırarsın Arel.
Çünkü senin içinde hâlâ iyi bir yer var.
Ve ben… tam oraya dokunuyorum, farkındayım.”
O an yüzüme yaklaştı.
Parmak uçlarıyla saçlarımı kenara çekti.
Yanaklarıma değdi gözleri.
Sanki beni değil, geçmişini affetmeye çalışıyordu.
“Sana fazla yaklaşırsam… seni korkutmak istemem.”
“Seninle yan yana susmak, uzaktan sevilmekten daha iyidir.”
Ve o an…
Aramızdaki hava değişti.
Bir dokunuş…
Bir bakış…
Ve dudaklarımız buluştu.
Bu bir öpüşme değildi sadece.
Bu, “beni anla, beni bırakma” demekti.
Ama işte tam o an…
kapı çaldı.
Bir daha.
Arel geri çekildi.
Kapıya gitti.
Zarf.
Yine o mühür: “V.”
Açtı.
Tek cümle:
“Gölgesine sahip çıkamayan, ışığını da kaybeder.”
Arel’in yüzü buz gibi oldu.
Yüzüme bile bakmadan:
“Gitmem lazım.”
“Yine mi?”
“Beni sorarsan cevapsız kalırım. Ama kalırsan… belki cevap olurum.”
Elini tuttum.
Titriyordu.
Ama gözleri ilk kez… beni seviyor gibiydi.
Sonra kapıyı kapadı.
Arkasından sadece ben kaldım.
Ama bu kez kalbim ilk kez şunu söyledi:
“Bu sadece aşk değil. Bu, bir savaşa dönüşüyor.”
Ve savaş şimdi…
gerçekten başlıyordu.
⸻
Devam Edecek…