bc

AŞKIN HÜKMÜ

book_age18+
3
TAKİP ET
1K
OKU
dark
family
fated
heir/heiress
drama
tragedy
lighthearted
kicking
city
office/work place
cheating
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Aşkın Hükmü Kısa Kitap ÖzetiBaşarılı ceza avukatı Lâl Arca, yıllar önce kendisini terk eden Demir Vardar’ı bir cinayet şüphelisi olarak karşısında bulur. Bütün deliller Demir’i suçlu gösterirken olay yerinde, on iki yıl önce öldüğü sanılan ağabeyi Rüzgâr’a ait izler bulunur.Lâl davayı üstlendikçe, ailesinin geçmişinin gizli bir hukuk yapılanması olan Terazi Cemiyeti ile bağlantılı olduğunu öğrenir. Babasının sakladığı suçlar, annesinin bastırılmış anıları ve Demir’in yıllardır taşıdığı sırlar birer birer açığa çıkar.Gerçeğe yaklaştıkça Lâl, yalnızca Demir’in masumiyetini değil, kime güveneceğini ve ailesinden geriye ne kalacağını da sorgulamak zorunda kalır. Çünkü bu davada aşk, adalet ve ihanet aynı terazinin iki kefesine sığmayacaktır.

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Bölüm 1 GECE YARISI MÜVEKKİLİ
1. Bölüm Gece Yarısı Müvekkili 1. kısım Telefonum gece ikiyi on yedi geçe çaldığında, İstanbul’un üzerine çöken yağmur o kadar sertti ki pencerenin camına vuran damlalar, sanki dışarıda görünmeyen bir kalabalık içeri girebilmek için parmak uçlarıyla değil, yumruklarıyla vuruyordu; çalışma masamın üzerinde açık duran dosyanın sayfaları, pencerenin kenarından sızan rüzgârın cılız soluğuyla hafifçe kıpırdıyor, soğumuş kahvenin üzerinde koyu bir tabaka oluşuyor, karşı apartmanın yağmurun ardından bulanıklaşan ışıkları, duvarda birbirine karışmış sarı lekeler hâlinde titriyordu. O saatte telefonumu yalnızca iki tür insan arardı: Bir suç işlediğine henüz kendisi bile inanamayanlar ve işlemediği bir suçun üzerine kapandığını anlayıp paniğe kapılanlar. İkinci ihtimal her zaman daha azdı, çünkü masumiyet insanı sakinleştiren bir şey değildi; tam tersine, başına gelebilecekleri henüz bilmiyorken insanı öfkeli, güvensiz ve çoğu zaman ölçüsüz yapardı. Suçluların en azından sakladıkları gerçeğe dair bir üstünlükleri vardı, masumlarınsa yalnızca başkalarının kendilerine inanmasını beklemekten başka tutunabilecekleri bir şey bulunmazdı. Ekranda Barlas Koral adını gördüğümde kahvemi içmek üzere kaldırdığım elim havada kaldı. Barlas beni gecenin bu saatinde küçük meseleler için aramazdı. Onun küçük meseleleri yoktu zaten; her işi ya çok para, ya çok nüfuz ya da insanın hayatını sessizce ikiye bölebilecek kadar kirli bir sır taşırdı. Telefonu açarken gözlerimi dosyadan ayırmadım. “Lâl.” Sesindeki soğukkanlılık yerindeydi ama nefeslerinin arasında alışık olmadığım bir acele vardı. “Bu saatte bana adımla sesleniyorsan ya büroyu yaktın ya da bir başkası yakmadan önce beni çağırıyorsun.” “Hazırlan. Seni emniyete götürecek araç on dakika içinde kapında.” Sandalyemde geriye yaslandım. “Kimin için?” “Önemli bir müvekkil.” “Bizim bütün müvekkillerimiz ödeme günü geldiğinde kendilerini önemli sanıyorlar. Bir isim söyle.” Hattın diğer ucunda birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Barlas’ın suskunluğu kararsızlıktan değil, her zaman hesaplamadan doğardı. Bana hangi bilgiyi ne zaman vereceğine karar vermeden cümle kurmazdı. İnsanların çoğu ağızlarından çıkan sözlerin peşinden koşardı; Barlas ise sözcüklerini önceden dizip onları istediği yere sürerdi. “İsmi telefonda söylemek istemiyorum.” “Bu cümle, gitmemem için yeterince iyi bir sebep.” “Bir adam öldürüldü.” Elimi masanın üzerinde duran kalemin yanına bıraktım. “Kim?” “Cemal Sancaktar.” O an pencerenin dışındaki yağmur daha sertleşmedi, şehir aniden sessizleşmedi, uzaklarda bir şimşek çakmadı; hayat, insanın bütün dengesini değiştiren haberler karşısında genellikle böyle kayıtsızdı. Cemal Sancaktar’ın adını elbette biliyordum. Ülkenin en görünür iş insanlarından biri değildi, zaten görünür olmak zorunda kalmayacak kadar güçlüydü. Gazetelerde yalnızca vakıf gecelerinde, hukuk konferanslarında ya da bir üniversiteye yaptığı bağışın ardından yer alırdı. Hakkındaki haberlerde hep aynı kelimeler kullanılırdı: Hayırsever, saygın, köklü, itibarlı. Ben bu kelimelerin hiçbirine güvenmezdim. Bir insanın önüne gereğinden fazla sıfat diziliyorsa, çoğu zaman asıl ismini saklamak içindi. “Ölmüş mü?” “Boğaz’daki yalısında vurulmuş. Şüpheli gözaltında.” “Biz kimi temsil ediyoruz? Ölü adamın ailesini mi, şüpheliyi mi?” “Şüpheliyi.” “İsmini söyle.” “Araca bindiğinde öğrenirsin.” “Hayır, Barlas. Benim uykumu, evimi ve gecenin geri kalanını satın almış olabilirsin ama irademi satın almadın. Kimin için gittiğimi bilmeden o kapıdan çıkmam.” Sesini biraz alçalttı. “Lâl, bu dosya büro için önemli.” “Büro için önemli olan her şey benim için önemli olmak zorunda değil.” “Bu kez olmak zorunda.” “Bunu mahkemede hâkime söylersin. Bana değil.” “Araba kapında olacak.” Telefonu kapattı. Ekrana birkaç saniye daha baktım. Barlas’ın bu huyundan nefret ediyordum; konuşmayı bitirdiğine karar verdiğinde karşısındakine seçim hakkı bırakmaması, sanki her ilişkinin görünmeyen kurallarını yalnızca kendisi koyuyormuş gibi davranması, insanları kendi planlarının içine yerleştirip sonra o planın onlar için de en doğru yol olduğuna inanması... Buna rağmen kalktım. Çünkü bazen insanı bir yere götüren şey merak değildi; bilmediği bir gerçeğin kendisini bulmasını engelleyemeyeceğini bilmesiydi. Üzerimdeki ince kazağı çıkarıp koyu lacivert pantolon takımımı giydim. Saçlarımı ensede toplarken aynadaki yüzüme yalnızca birkaç saniye baktım. Uykusuzluktan hafifçe gölgelenmiş gözler, çenemin altında gerginleşen kas, sağ elimin başparmağının farkında olmadan yüzüğümün üzerinde gezinmesi... Rüzgâr’ın bana on beşinci yaş günümde verdiği ince gümüş yüzüğü yıllardır çıkarmamıştım. İnsanlar onun zarif olduğunu söylerdi. Ben bir mezar taşı kadar ağır olduğunu bilirdim. Çantama dizüstü bilgisayarımı, boş not defterimi, iki kalem ve küçük ses kayıt cihazını koydum. Antrede ayakkabılarımı giyerken annemin odasının kapısına baktım. Arca Apartmanı’nın üçüncü katındaki bu ev geceleri bambaşka bir yapıya dönüşürdü; gündüzleri eski mobilyalar, ağır perdeler ve aile fotoğraflarıyla dolu sıradan bir evken, gece olduğunda koridorlar uzar, duvarlar konuşamadıkları şeylerin ağırlığını taşır, kapalı kapılar içeride saklanan insanlardan daha canlı görünürdü. Annem uyuyor olmalıydı. Babamın çalışma odasının altından ışık sızmıyordu. İkisi de artık geceleri erken uyumaya çalışıyor, uykunun onları geçmişten uzaklaştırabileceğine inanıyordu. Ben uzun zaman önce uykunun hiçbir şeyi çözmediğini öğrenmiştim; yalnızca sabaha kadar düşünmeyi erteleyen kırılgan bir anlaşmaydı. Kapıyı sessizce çekip çıktım. Siyah araç gerçekten de apartmanın önündeydi. Şoför arka kapıyı açtı, selam verdi, nereye gittiğimizi söylemeden yola çıktı. İstanbul’un gece yüzü yağmurun altında kirli bir aynaya benziyordu; dükkân kepenklerinin önünde biriken sular, kırmızı fren lambalarını parçalayarak yansıtıyor, kaldırımlarda koşan birkaç insan başlarını montlarının içine çekiyor, boş otobüs durakları sanki sabahı bekleyen yorgun nöbetçiler gibi sıralanıyordu. Telefonumda haber sitelerini açtım. Cemal Sancaktar’ın ölümü henüz kamuoyuna düşmemişti. Bu, olayın çok yeni olduğu ya da birilerinin haberin yayılmasını engellediği anlamına geliyordu. İkinci ihtimal, bu şehirde her zaman daha güçlüydü. Barlas’a mesaj yazdım. Şüphelinin adını şimdi söyle. Cevap gelmedi. Beş dakika sonra tekrar yazdım. Emniyetin kapısından içeri girene kadar öğrenmezsem geri dönerim. Bu kez telefon çaldı. Açtığımda Barlas’ın sesi daha sertti. “Bu çocukluk değil, Lâl.” “Ben de çocuk değilim. İsmini söyle.” “Senin yüzünden bu dosyayı başka birine vermek zorunda kalmayayım.” “Bana tehdit gibi gelen cümleleri sevmem.” “Tehdit etmiyorum.” “Hayır. Sen hiçbir zaman tehdit etmezsin. İnsanlara yalnızca başlarına ne gelebileceğini hatırlatırsın. Şimdi bana müvekkilin adını söyle.” “Onu gördüğünde sakin kalmanı istiyorum.” Bakışımı camdan dışarı çevirdim. “Bu cümleden sonra sakin kalmam gereken biri olduğuna eminim.” “Geçmişini işine karıştırmayacaksın.” Kalbimin ritmi, henüz ismi duymadan değişti. İnsan zihni bazen kendisinden hızlı davranırdı; bir kelime gelmeden önce boşluğunu tanır, bir yüz görünmeden önce gölgesini hatırlardı. İstanbul’da geçmişime ait olup da beni işimde sarsabileceğini düşüneceği çok fazla insan yoktu. Sesimi bilinçli olarak düz tuttum. “Kim?” Barlas birkaç saniye sustu. “Demir Vardar.” Arabanın içindeki hava bir anda daralmadı, camlar buğulanmadı, şehir yön değiştirmedi; yalnızca ben, on iki yıldır hiç duymadığım bir ismin bedenimde nerelere saklanmış olduğunu bir anda öğrendim. Göğsümün tam ortasında, soluk borumun altında, avuçlarımın içinde ve dişlerimi sıkarken çenemin arkasında. İnsan unutmadığı birini hatırlamazdı. Yalnızca onun yokluğuna alıştığını sanırdı. “Lâl?” Barlas’ın sesi uzaktan geliyordu. “Duydum.” “Davayı kişisel nedenlerle reddetmeni istemiyorum.” “Bana ismini neden baştan söylemedin?” “Çünkü geleceğinden emin olmak istedim.” “Yani beni kandırdın.” “Seni kandırmadım. Bilgiyi geciktirdim.” “Avukatlıkta buna kelime oyunu, normal hayatta ise yalan denir.” “Bu dosyanın ne olduğunu henüz bilmiyorsun.” “Benim geçmişimle ilgili bir dosya olduğunu biliyorum.” “Hayır. Bir cinayet dosyası. Sen de ceza avukatısın.” “Bunu bana açıklamak zorunda kalman bile ne kadar kötü bir karar verdiğini gösteriyor.” “Geri dönmeyeceksin.” Emir kipine benzeyen cümlesi içimdeki eski bir öfkeye dokundu. “Buna sen karar veremezsin.” “Demir Vardar seni istedi.” Gözlerimi kapattım. Yalnızca bir an. Sonra yeniden açtım. “Ne dedin?” “Başka avukat istemedi. İsmini verdi.” “Benimle on iki yıldır konuşmadı.” “Biliyorum.” “Ben onun nerede yaşadığını bile bilmiyorum.” “Londra’dan birkaç yıl önce döndü. Vardar Adalet Vakfı’nın başına geçti. Hukuk çevrelerinde adı sık sık geçiyor.” “Onun özgeçmişini istemedim.” “Güncel bilgiye ihtiyacın olabileceğini düşündüm.” “Benimle neden görüşmek istiyor?” “Bunu ona sorarsın.” “Ya davayı almak istemezsem?” “Görüşmeden sonra karar verirsin.” “Beni buraya kadar getirip sonra seçim hakkım olduğunu söylemen neredeyse komik.” “Lâl, sana tek bir şey söyleyeceğim. Olay yerinde yalnızca Demir’i ilgilendiren kanıtlar yok.” Parmaklarım yüzüğün üzerinde durdu. “Ne demek bu?” “Dosyayı gördüğünde anlayacaksın.” “Barlas.” “Emniyete ulaştın.” Araç gerçekten de geniş taş binanın önüne dönmüştü. Polis araçlarının mavi ışıkları yağmurun içinde yanıp sönüyor, binanın ıslak merdivenleri solgun bir ışıkla parlıyordu. “İçeri gir,” dedi Barlas. “Sonra beni ara.” Telefon kapandı. Birkaç saniye boyunca araçtan inmedim. Şoför aynadan bana bakmamaya çalışıyordu. Çantamı dizlerimin üzerinden aldım, kapıyı açtım ve gecenin soğuğu yüzüme çarptığında bunun iyi olduğunu düşündüm; bazı anlarda insanın kendisine gelmesi için akla değil, tenini acıtan bir şeye ihtiyacı olurdu. Emniyet müdürlüğünün girişinde kimliğimi gösterdim. Görevli polis adımı listeden buldu, beni metal dedektörden geçirip uzun bir koridora yönlendirdi. Florasan ışıkları her şeyi olduğundan daha solgun gösteriyordu. Duvarlarda asılı resmî levhalar, plastik sandalyelerde bekleyen yorgun insanlar, uzakta çalan telefonlar, bilgisayar tuşlarının kesik sesi, koridorun sonundan gelen sert kahve kokusu... Emniyet binaları geceleri farklı bir zamana sahipti. Dışarıda saat ilerlerken burada insanların hayatları durur, bazıları sabah çıktığında artık dün oldukları kişi olmayacağını henüz bilmeden beklerdi. Beni karşılayan genç komiser elini uzattı. “Avukat Lâl Arca?” “Elbette kimliğimi kontrol ettiniz.” Adam elini geri çekmedi. “Komiser Yardımcısı Kerem Yalçın.” Elini sıktım. “Müvekkilim nerede?” “Görüşme odasında. Savcı Bey de burada.” “Arel Karaca mı?” Kaşları hafifçe kalktı. “Tanıyor musunuz?” “Üniversiteden.” “Dosyanın savcısı o.” Buna şaşırmamam gerekirdi. Arel son yıllarda organize suçlar ve kamuoyuna yansıyan büyük cinayet dosyalarıyla ilgileniyordu. Yine de Demir’in adıyla Arel’in adının aynı gecede karşıma çıkması, geçmişin bütün kapılarının birden açıldığı hissini verdi. “Gözaltı işlemi ne zaman başladı?” “Yaklaşık bir saat önce.” “İfadesi alındı mı?” “Avukat gelmeden konuşmayı reddetti.” “Doğru yapmış.” Kerem dosya taşıyan bir memura yol verdi, sonra bana dönerek daha alçak sesle konuştu. “Avukat Hanım, olay yeri oldukça açık.” “Cinayet soruşturmalarında hiçbir olay yeri açık değildir. Yalnızca aceleci insanlar vardır.” “Şüpheli, kurbanın yanında bulundu.” “Hayatta mıydı?” “Ölüydü.” “Polisi kim aradı?” “Müvekkiliniz.” “Kaçmaya çalıştı mı?” “Hayır.” “Silah bulundu mu?” “Henüz paylaşamam.” “Şüphelinin üzerinde barut izi var mı?” “Adli inceleme sürüyor.” “Üzerindeki kan kurbana mı ait?” “Bunu da inceleme gösterecek.” “Bütün bunlar henüz kesin değilken olay yerinin açık olduğunu neden söylediniz?” Komiser yardımcısı birkaç saniye yüzüme baktı. “Çünkü güvenlik görüntülerinde kendisi var.” “Görüntülerin tamamını izlediniz mi?” “Evet.” “Ben de izleyeceğim.” “Savcılık izniyle.” “Onu da alırım.” Kerem, benimle tartışmayacağını fark etmiş gibi başını hafifçe eğdi. “Önce müvekkilinizle görüşebilirsiniz.” Beni koridorun sonundaki kapıya götürdü. Kapının yanında duran görevli kilidi açtı. İçeri girmeden önce bir an durdum. İnsan bazen yıllardır karşılaşmadığı biriyle buluşacağı anı zihninde defalarca canlandırırdı; onun pişman görünmesini, yaşlanmış olmasını, gözlerini kaçırmasını, hiçbir şey olmamış gibi konuşmasını, adınızı eskisi gibi söylemesini ya da sizi hiç tanımamış gibi bakmasını düşünürdünüz. Ben Demir’le tekrar karşılaşacağımız bir anı yıllardır zihnimde kurmadığıma inanıyordum. Oysa kapının koluna uzandığımda, içimde onlarca ihtimalin aynı anda sustuğunu hissettim. Demek hepsi başından beri oradaydı. Kapı açıldı. Oda küçüktü. Ortada metal ayaklı dikdörtgen bir masa, iki yanında sabit sandalyeler vardı. Tavandaki beyaz ışık, yüzlerin saklayabileceği hiçbir gölge bırakmıyordu. Duvarın üst köşesinde kamera, kapının karşısında koyu renkli tek yönlü cam bulunuyordu. Demir masanın diğer tarafında oturuyordu. İlk fark ettiğim şey, onun hâlâ kendisine ait bütün alanı sessizce doldurabilmesiydi. Bazı insanların varlığı yüksek sesli olurdu; Demir hiçbir zaman onlardan biri değildi. O bir odaya girdiğinde konuşmalar kesilmez, başlar ona dönmezdi, fakat birkaç dakika içinde herkes farkında olmadan onun nerede durduğunu bilirdi. Şimdi omuzları eskisinden daha geniş, yüz hatları daha sert, saçları şakaklarında neredeyse fark edilmeyecek kadar kısa ve düzenliydi. Sol kaşının üzerindeki ince iz hâlâ oradaydı. Onu ilk gördüğümde yirmi yaşındaydı; gözlerinin içinde kendisine ve dünyaya karşı bitmek bilmeyen bir sabır taşırdı. Şimdi o sabrın yerinde, uzun yıllar boyunca aşınmış ama henüz kırılmamış bir ağırlık vardı. Beyaz gömleğinin üst düğmeleri açıktı. Ceketi yoktu. Sol kolunda, dirseğine yakın kısımda koyu kahverengiye dönmüş kan lekesi bulunuyordu. Sağ elinin eklemleri kızarmış, kaşının hemen üzerinde yeni açılmış ince bir kesik vardı. Başını kaldırdı. Gözleri gözlerime geldiğinde on iki yıl bir anda kısalmadı. Tam tersine, aramızdaki bütün yıllar o masanın üzerine oturdu; söylemediğimiz her cümle, gönderilmeyen her mesaj, sorulmayan her soru, cevabını aramadığımız için kaybolduğunu sandığımız bütün ihtimaller aramıza dizildi. Demir ayağa kalkmadı. Ben de kapıda kalmadım. İçeri girdim, kapının kapanmasını bekledim ve çantamı masanın üzerine bıraktım. Ne kadar süre birbirimize baktığımızı bilmiyorum. İnsan bir yabancıyı incelerken ayrıntıları görür, tanıdığı birini yıllar sonra görünce ise önce eksikleri fark ederdi. Gülümseyişinin yokluğunu, sesinin henüz duyulmamasını, eskiden bileğinde taşıdığı siyah ipin kaybolduğunu, gözlerinin çevresinde belirginleşen ince çizgileri... İlk konuşan o oldu. “Beni görünce gideceğini düşünmüştüm.” Sesi değişmişti. Daha derin, daha yavaş ve daha az umut taşıyan bir sesti. Yine de bazı heceleri söylerken hafifçe alçalması, zor bir şey söylemeden önce nefesini burnundan verişi aynıydı. Beden hafızası zalimdi. İnsanın unutmak için yıllar verdiği şeyleri tek bir sesle geri getirirdi. Sandalyeyi çekip oturdum. “Beni hâlâ kendin hakkında karar verecek kadar önemsediğini düşünmen ilginç.” Bakışları yüzümde kaldı. “Önemsemekle ilgili değil.” “Elbette değildir. Senin hayatında hiçbir şey önemsemekle ilgili olmadı zaten.” Çantamdan not defterimi çıkardım, önümde açtım. “Şimdi bana neden bir adamın kanıyla kaplı olduğunu anlat.” Gözleri bir an kolundaki lekeye indi. “Kanıyla kaplı değilim.” “Bu cümleye semantik açıdan itiraz etmeye vaktimiz yok. Gömleğinde kan var, Cemal Sancaktar ölü ve sen olay yerinde yakalandın.” “Yakalanmadım.” “Polis seni orada buldu.” “Polisi ben aradım.” “Bu seni masum yapmaz.” “Biliyorum.” Sakinliği beni öfkelendirdi. On iki yıl önce de en çok bu sakinliğinden nefret etmiştim; benim içimde bütün dünya yıkılırken onun yüzünde tek bir çatlak görememekten, söylediği kısa cümlelerin ardından ne düşündüğünü anlayamamaktan, suskunluğunu güç sanmaktan... Sonradan suskunluğun güç değil, karşısındaki insanı kendi tahminleriyle baş başa bırakan bir tür bencillik olduğunu öğrenmiştim. Not defterine tarih ve saati yazdım. “Başından anlat.” “Davayı almayacaksın.” Kalemin ucu kâğıdın üzerinde durdu. “Beni buraya sen çağırdın.” “Barlas’ı aradım.” “Benim ismimi vermişsin.” “Evet.” “Şimdi de davayı almayacağımı söylüyorsun.” “Görüşmeye gelmeni istedim. Dosyayı üstlenmeni değil.” Başımı kaldırdım. “Bunun ikisi arasındaki farkı bana açıklar mısın?” “Bazı şeyleri bilmen gerekiyor.” “Bunu on iki yıl önce de yapabilirdin.” Cümle aramızda ağır bir metal parçası gibi düştü. Demir’in yüzündeki ifade çok az değişti; çenesinin yanında kas gerildi, sol eli masanın altında yumruk oldu. Hâlâ aynı hareket. Hâlâ öfkesini ellerinde saklıyor. “Lâl...” “Hayır. Buraya geçmişimizi konuşmaya gelmedim. Ama sen geçmişimiz nedeniyle beni çağırdıysan, bunun konuşmanın içinde olmayacağını sanma. Ben senin adına karar verebileceğin on altı yaşındaki kız değilim.” “Hiçbir zaman senin adına karar verebileceğimi düşünmedim.” Güldüm; sesimde neşe yoktu. “Bunu gerçekten söyleyebiliyor musun?” Bakışlarını benden ayırmadı. “Söyleyebiliyorum. İnandırıcı olmadığını da biliyorum.” “En azından bir konuda aynı fikirdeyiz.” “Buraya gelmeni istememin sebebi...” “Önce dosya.” Kalemi tekrar kâğıda bastırdım. “Cemal Sancaktar’la ilişkin neydi?” “Tanışıyorduk.” “Ne kadar yakından?” “Vakfın bazı projelerinde birlikte çalıştık.” “En son ne zaman görüştünüz?” “Bu gece.” “Bundan önce?” “Üç hafta önce.” “Ne konuştunuz?” “Vakıf hesaplarını.” “Bu gece seni yalıya neden çağırdı?” Demir sustu. Kalemi bıraktım. “Başladık yine.” “Her şeyi şu anda anlatamam.” “Yanlış cevap.” “Bazı bilgilerin soruşturma tutanağına girmesi, başka insanların hayatını tehlikeye atabilir.” “O zaman bunları yalnızca bana anlatırsın. Avukat müvekkil gizliliği diye bir şey var.” “Bu odada kamera var.” “Görüntü kaydı ses almıyor. Ayrıca avukat görüşmesi gizlidir.” “Gizli olması, dinlenmediği anlamına gelmez.” Tek yönlü cama baktım. “Bu paranoyanın gerçek bir dayanağı var mı?” “Cemal Sancaktar öldü.” “İnsanlar ölür, Demir. Her cinayet devletin içine uzanan bir komplonun parçası değildir.” “Bu öyle.” “Kanıt?” “Ben.” “Sen kanıt değil, şüphelisin.” “Şüpheli olmam tesadüf değil.” “Bunu nasıl biliyorsun?” “Çünkü Cemal beni çağırdığında öldürülebileceğini biliyordu.” Koltukta biraz öne eğildim. “Sana ne söyledi?” “Telefonda fazla konuşmadı. Bana bir şey vermek istediğini söyledi.” “Ne?” “Belgeler.” “Ne belgeleri?” “Yıllar önce kapatılmış bazı davalara ait kayıtlar.” “Vakıfla mı ilgili?” “Hayır.” “Neyle ilgili?” Gözlerimin içine baktı. “Ailenle.” Nefesimi belli etmeden yavaşlattım. “Benim ailemle senin cinayet dosyanın ne ilgisi var?” “Rüzgâr’la.” Ağabeyimin adını onun ağzından duymak, beklemediğim kadar fiziksel bir acı yarattı. Sanki biri yıllardır kapalı tuttuğum bir çekmeceyi sertçe açmış, içindeki bütün eşyaları yere dökmüştü. Sesimi düz tutmaya çalıştım. “Rüzgâr on iki yıl önce öldü.” “Cesedi bulunmadı.” “Bunu biliyorum.” “Cemal onun ölmediğini düşünüyordu.” Başparmağım yüzüğün üzerine bastı. “Düşünüyordu mu?” “Bildiğini söyledi.” “Ne zaman?” “Bu gece beni aradığında.” “Tam olarak ne dedi?” Demir bir an gözlerini kapattı, sonra yeniden açtı. “Bana, ‘Rüzgâr Arca yaşıyor ve bunu kanıtlayacak kayıtlar bende,’ dedi.” Kalbim göğsümün içinde tek bir sert vuruş yaptı. Sonra hızlandı. “Sen ona inandın mı?” “Yalıya gittim.” “Bu cevap değil.” “İnanmak istemedim.” “Neden?” “Çünkü doğruysa...” Cümlesini tamamlamadı. “Doğruysa ne?” “On iki yıl önce bildiğimiz her şey yalandı.” “Biz diye konuşma.” Kaşları hafifçe çatıldı. “Lâl.” “Beni kendi geçmişinin içine tekrar yerleştirme. Sen on iki yıl önce seçimini yaptın.” “Seçim olduğunu sanıyorsun.” “Bana bir mesaj gönderip hayatımdan çıkmak seçim değil miydi?” “Bu gece bunu konuşmanın sırası değil.” “Bu cümleyi kurma hakkını kaybettin. Sıranın ne zaman geldiğine hep sen karar verdin zaten. Ne zaman konuşacağımıza, neyi bileceğime, ne zaman hayatımdan çıkacağına... Şimdi bir cinayet masasının iki yanında oturuyoruz ve sen hâlâ bana hangi soruyu ne zaman sorabileceğimi söylüyorsun.” Demir’in çenesi gerildi. “Sana zarar vermek istemedim.” “Sonuç konusunda çok başarısız oldun.” Sessizlik oldu. Koridordan bir kapının kapanma sesi geldi. Tavandaki ışık hafifçe cızırdadı. Demir’in yüzünde ilk kez açık bir şey gördüm; pişmanlık mıydı, yorgunluk mu, yoksa yıllardır içinde taşıdığı bir yükün ağırlığı mı, ayırt edemedim. Ayırt etmek de istemedim. Bir insanın acısını anlamak, onu affetmek için küçük ama tehlikeli bir kapı açardı. “Cemal’le konuşmaya devam et,” dedim. “Yalıya kaçta gittin?” “Yirmi üçü altı geçe.” “Bunu nereden biliyorsun?” “Aracın kaydı ve güvenlik kamerası vardır.” “Yalıya girdiğinde kim vardı?” “Cemal.” “Başka?” Demir bana baktı ama cevap vermedi. “İşte davayı kaybettiğin an bu,” dedim. “Savcı sana aynı soruyu sorduğunda susarsan, o boşluğu kendi teorisiyle doldurur.” “Başka birinin adını veremem.” “Neden?” “Çünkü o kişi Cemal’i öldürmedi.” “Bundan emin misin?” “Evet.” “Nasıl?” “Cinayet işlendiğinde yanımda değildi.” “Bunu söylemen mantıksal olarak hiçbir şeyi açıklamıyor. Eğer yanında değilse katil olabilir.” “Değil.” “Kimdi?” “Lâl...” “Kadın mıydı?” Yüzündeki en küçük değişimi bile kaçırmayacak kadar uzun süre insanları sorgulamıştım. Gözleri bir anlığına sertleşti. Cevap buydu. “Bir kadın,” dedim. “Yalıdaydı. Sen onu koruyorsun.” “Onu korumuyorum.” “O zaman ismini söyle.” “Söyleyemem.” “Evli misin?” Soru ağzımdan çıktığında profesyonel değildi. Bunu ikimiz de biliyorduk. Demir’in bakışları değişti; şaşırmadı ama cümlemin ardındaki şeyi duydu. “Hayır.” “Nişanlı?” “Hayır.” “Bir ilişkin var mı?” “Bunun dosyayla ilgisi yok.” “Yalıdaki kadın sevgilin miydi?” “Hayır.” “Eski sevgilin?” “Hayır.” “Yakının?” Uzun sessizlik. “Evet.” “Neden onu koruyorsun?” “Çünkü adı bu dosyaya girerse soruşturma cinayetten başka bir yere döner.” “Belki dönmesi gerekiyordur.” “Hayır.” “Bunu sen belirleyemezsin.” “Sana zarar verecek.” Sözleri o kadar sakindi ki öfkem bir anda yükseldi. “Yine mi?” dedim. “Yine benim adıma bir tehlike belirledin ve yine neyi bilip bilmeyeceğime karar verdin?” “Bu sefer neyle karşı karşıya olduğumuzu biliyorum.” “Ben de bir ceza avukatıyım.” “Bu hukuk dosyası değil.” “Bir adam öldürüldü, sen gözaltındasın, savcı koridorda ve masanın üzerinde kanlı deliller var. Bu, tanımı gereği hukuk dosyası.” “Kanunla uğraşan herkesin hukuktan yana olduğunu mu sanıyorsun?” “Hayır. Senin aileni tanıdıktan sonra o kadar saf olamam.”

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
825.7K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
2.1M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
1.0M
bc

A Warrior's Second Chance

read
383.1K
bc

Not just, the Beta

read
361.2K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook