Uçamazsan koş,
Koşamazsan yürü,
Yürüyemezsen sürün.
Ama ne yaparsan yap
İlerlemek zorundasın!...
ARYA ÇELİKER
Aynanın karşısına geçmiş akşam yemeği için hazırlanıyordum. Göz altlarımdaki, boynumdaki, bileklerimdeki morluklar için kapatıcılar yeterli gelmiyordu artık. Bu yüzden yaz kış boynumu ve kollarımı kapatacak kıyafetler giyiyordum.
Bu akşam ise babamın benim için uygun gördüğü o maganda ile ailecek yemek yiyeceğimiz için kendime daha fazla özen göstermek zorundaydım. Morlukları mümkün olduğunca kapattıktan sonra makyajımı da yapıp üzerimi değiştirdim.
Kapı iki kez çalınıp açıldıktan sonra Filiz Hanım içeri girdi: “Babanız sizi bekliyor küçük hanım. Hazır olup olmadığınızı kontrol etmem için gönderdi beni” dedikten sonra yanıma yaklaştı ve etrafımda bir tur dönerek beni kontrol etti.
Onaylayan bakışlarla karşıma geçip “hazırsınız” dedi.
Filiz Hanım, babamın bu evdeki gözü kulağı her şeyiydi. Benimle mümkün mertebe konuşmaz, bildirimlerini Filiz Hanım üzerinden yapardı. Onun ilettiği bildirimlere uymaz, sözünden çıkarsam da bunun sonuçlarına katlanmam gerekirdi.
Sesimi çıkarmadan onun peşinden giderken odadan çıkmadan önce ceketimi ve çantamı da yanıma aldım. Aşağıya indiğimde babam suratıma bakmadan “Nerede kaldın? Senin yüzünden geç kalacağım ve ben geç kalmaktan da geç kalanlardan da nefret ederim, bunu biliyorsun” dediğinde başımı öne eğdim.
Senin yaptığın morlukları kapatmaya çalışıyorum diyemezdim sonuçta.
Birlikte evden çıktık ve onun lüks aracına bindik. Elindeki tablette bir şeylere bakarken bana da talimatlarını sıralıyordu.
“Gereksiz konuşmayacaksın, surat asmayacaksın. Özellikle Sarper’le aranı sıcak tutmaya çalışacaksın. O zaten seni görüp beğendi ama sakın onun bu beğenisini ters çevirecek bir şey yapmaya kalkma, bu sefer her zamankinden daha ağır bir bedeli olur” dediğinde ne demek istediğini anlıyordum.
Restoranın önüne geldiğimizde inmeden önce babam ilk kez yüzüme baktı: “Sana söylediklerimi unutma, Erdem Çeliker’in kızına yakışır şekilde hareket edeceksin!” dediğinde başımı öne arkaya sallayarak onu onayladım.
“Güzel” deyip aşağıya indi. Ben de peşinden…
Restorana girdiğimizde kapıdaki görevliler bize masamızı gösterirken masada oturanlar da ayağa kalkmıştı.
“İyi akşamlar, geç kalmadık umarım” diyen babamın sesinde sahte bir samimiyet vardı.
“Ne demek Erdemciğim, zaten biz de yeni gelmiştik” deyip babamla el sıkıştı.
“Hoş geldin kızım” diyen adama dönüp uzattığı elini sıktım.
“Merhaba efendim, hoş buldum”
“Tam senin kızından beklenir şekilde kibar ve zarif bir kız. Senden daha azını beklemezdim zaten” diyen adama babam gülümseyerek cevap verdi.
“Kızım benim kıymetlimdir. Onun eğitimi ve ihtiyaçları ile bizzat ilgilendim. Biliyorsun sırf onun üvey anne sorunu yaşamaması için evlenmedim bile Şahinciğim”
Evet, annemden sonra babam kimse ile evlenmemişti ama bu benim için değildi. Annem bıraktığı vasiyette evlenmesi durumunda kendisinin hiçbir şey alamayacağını ve ben evlenene kadar bir komisyon tarafından şirketlerin yönetileceğini belirtmişti. Ben de okulumu bitirdikten ve 2 yıl deneyim kazandıktan sonra holdinglerin başına geçebilecektim.
Tabi babam beni kontrol altında tutabilmeye devam edebilmek için bu evliliği ayarlamıştı. Sarper ile evlendiğim zaman şirketlerin yönetimini ele geçirecekti. Bunun nasıl olacağını henüz ben de bilmiyordum ama kesin bunun için de kafasında planladığı bir şey vardı.
“Sarper oğlum” deyip ona sarıldığında içimde bir şeyler hâlâ kırılmaya devam ediyordu. Onun bana hiçbir zaman böyle bir şefkatle yaklaşmaması, şimdi de bir yabancıya böyle bir yakınlık göstermesi canımı sıkıyordu.
Küçükken ve hatta ergenliğimde bana neden böyle davrandığını sorguladığımda hem beni döver hem de annemin ölmeden önce ona kazık attığını söylerdi. Beni her dövdüğünde “sen de onun gibisin, asisin, ama bana itaat etmeyi öğreneceksin. Anan olacak kadın itaat etmeyi öğrenemedi ama sen öğreneceksin” diyordu.
“Merhaba Erdem amca, sizi çok iyi gördüm, nasılsınız?” dediğinde babam da “Baba de oğlum artık, yakında baban olacağım” dediğinde benim ne düşündüğümün hiçbir önemi olmadığını daha iyi anladım.
Ben evlenmek istemiyorum desem de umurunda olmazdı. O, kararını vermişti. Sarper onun damadı olacaktı.
“Peki, babacığım siz nasıl isterseniz” dediğinde babam gevrek gevrek gülüyordu. Sonra Sarper’in annesine döndü.
“Yine ışıl ışılsınız Peri Hanım” dediğinde kadın da kıkırdadı.
“Ah, o sizin kibarlığınız Erdem Beyciğim” dedikten sonra babama elini uzatıp öptürdü. Ne kadar sakil duruyordu babamın bu kibarlığı anlatamam.
Sonra bana döndüler hepsi birden. Kendi seremonileri bitince bana sıra gelmişti sonunda.
“Sen de hoş geldin kızım” diyen Peri Hanıma gülümsedim.
“Hoş buldum efendim” dediğimde babamın Sarper’e dediği gibi o da bana “Artık anne diyebilirsin bana” dedi.
Anneme bir kez bile söyleyemediğim bu kelimeyi asla bu kadına söylemeyecektim tabii ki…
“Size anne demem bence gençliğinize ve güzelliğinize haksızlık olur. Emin olun kampüste arkadaşlarım görse sizi ablam ya da sınıf arkadaşım zannederler” dedim.
Babam anne demeyi reddetmemden hoşlanmış olmasa da kadına karşı kibar ve güler yüzlü olmam hoşuna gitmiş olacak ki bir şey söylemedi.
“Hadi oturalım” diyen Şahin beyi babam onaylarken Sarper önce bana bakıp sonra babama baktı.
“Erdem Amca, af edersin baba… İzniniz olursa biz Arya ile biraz ilerideki masada yemeğimizi yiyelim. Hem biraz birbirimizi tanımış oluruz düğünden önce, hem de düğün hakkında konuşuruz” dediğinde babam önce bana baktı, uyarıcı bakışlarıyla başımı öne eğerken sonra “olur tabi, güzel düşünmüşsün oğlum” dedi.
Sarper yanıma gelip elini belime koyduğunda onun da babamdan bir farkı olmadığını anladım. Benimle bir kez bile konuşma gereksinimi duymadan benimle evleneceğini duyuruyordu. Anlaşıp anlaşmamamız kimsenin umurunda değildi.
Beni yönlendirdiği masaya geldiğimizde sandalyemi çekip benim oturmamı sağladı. Sonra kendisi de karşıma geçip oturdu. Garsona eliyle işaret edip çağırdı.
“Şefinize Sarper Kandemir’in masasına yemek hazırladığınızı söylemeyi ihmal etmeyin. Ben lüfer istiyorum, uygun şekilde mezeleri ayarlasın. Hanım efendiye de lezzetli, ama kesinlikle sağlıklı bir salata istiyoruz. İçinde kereviz olmasın” dediğinde hem ne kadar egoist olduğunu düşündüm hem de en azından hakkımda bir şeyler biliyor diye düşündüm.
Egoistti, çünkü bana ne yemek isteyeceğimi söylememişti, ancak öte yandan benim kereviz yemediğimi biliyordu. Aslında kerevize alerjim yoktu ama Filiz Hanım, küçükken her şeyden yememi söyleyerek zorla yedirmeye çalışınca ne zaman kereviz yesem midem bulanırdı.
Garson gidince Sarper bana bakıp ellerini birleştirerek bacak bacak üstüne attı ve geriye yaslandı.
“Senin için oldukça zor olmalı” dediğinde bir an ne demek istediğini anlamadım.
“Ne? Anlamadım”
“Her zaman böyle misindir?”
“Nasılım?” diye sordum. Neden şifreli konuşuyordu anlamıyordum.
“Sessiz, sakin, itaatkar” dediğinde başımı öne eğdim.
“İşte tam olarak bundan bahsediyorum” diyerek konuşmaya devam etti.
“Açık konuşabilir miyim?” dediğinde başımı kaldırdım. “Tabi, lütfen” dedim kısık bir sesle.
“Ben eşim olacak kadının bana denk olmasını isterdim. Ama babam ve Erdem amca evlenmemiz gerektiğini söyleyince onlara hayır diyemedim. Mecburen seninle evleneceğim ama eğer beni tatmin edemezsen seninle yetinmeyeceğimi bil” dediğinde şok olmuş bir şekilde ona bakıyordum.
“Bana hiç öyle bakma. Temiz olman şu aşamada benim için iyi ama eğer beni memnun edemezsen bunun bedelini ödersin” dediğinde elim ayağım boşaldı. Yüzüm asılırken başımı çevirip babamların olduğu masaya çevirdim. Babamla göz göze geldiğimizde sert bakışları ile karşılaştım.
Kimden medet umduysam… Babam ne zaman beni düşünmüştü ki? Şimdi Sarper bana böyle dedi desem “sen de kocanı memnun et o zaman” diyecekti. Bir anlamda ben babamın cehenneminden Sarper’in cehennemine gidecektim ve hayatım yine benim kontrolümde olmayacaktı.
“Beni anladığını umuyorum” dediğinde “anladım” dedim sessizce.
“Benimle konuşurken benim duyacağım tonda konuşacaksın. Ne alçak ne de yüksek” dediğinde “Anladım” dediğim biraz daha yüksek bir tonla.
“Güzel” dedi.
Yemeklerimiz geldiğinde o iştahla yemeye başladı ama ben önümdeki salataya bakıyordum, içinde kereviz vardı.
“Yemeğini ye!” dediğinde başımı kaldırıp ona baktım. “Bunda kereviz var” dediğimde dudaklarında çarpık bir gülümseme oluştu.
“Ne var yani, şımarıklık etme de ye!” dediğinde elime çatalımı alıp kerevizleri ayırmaya çalıştım.
“Hiç görgün de mi yok. Yemeğini tırtıklama!” diye dişlerinin arasından tısladığında salatadan aldığım çatalı yavaşça ağzıma götürdüm. Güçlükle çiğneyip yemeye çalışırken midem bulanmaya başlamıştı bile. Yüzümü buruşturduğumda karşımdaki adama baktım. Benim kıvrandığımı görmek hoşuna gidiyordu.
“O tabağı bitireceksin, yoksa ilk gecemizin senin için mümkün olduğunca zor geçtiğinden emin olurum” dediğinde daha fazla dayanamadım ve elimi ağzıma götürüp ayağa kalktım. Etrafa bakıp lavaboları ararken resmen koşturuyordum. İnsanların meraklı bakışları da umurumda değildi.
Lavaboya girdiğimde kendimi kabinlerden birine atıp midemde ne var ne yoksa çıkardım. Artık boş boş öğürüyordum. Biraz rahatladığımda kabinden çıkıp lavabolara yürüdüm. Suyu açıp kafamı kaldırdım ve karşımda duran yüze baktım. Gözlerim kusmaktan ve öğürmekten kıpkırmızı olmuştu.
O sırada içeri giren kız beni görünce “İyi misiniz?” diye sordu.
“İyiyim teşekkür ederim biraz rahatsızım da midem bulandı” dedim.
“Anladım” dedikten sonra makyajını tazelemeye başladı.
Biraz kendime gelirken “buradan bir şekilde kaçmam gerektiğini düşündüm. Daha önce onlarca kez kaçmayı denemiş olsam da hep başarısız olmuştum. Kaçmayı başardığım zamanlarda ise babam bir şekilde beni eliyle koymuş gibi buluyordu.
Yine de şu an Sarper’in söylediklerinden sonra tekrar denemek zorundaydım. Ucunda yine o soğuk odaya götürülmek olsa da…
Kapıyı hafif araladığımda ne Sarper ne de babamın adamlarından biri vardı. Hemen kapının önünde duran iyi giyimli genç adamın arkasına geçtim.
“Lütfen beni buradan çıkar” diye yalvarır gibi konuştum. Sesim de vücudum gibi titriyordu. Bana döndü ve başını bana doğru indirince yüz yüze geldik. Birkaç saniye sonra;
“Hanımefendi birinden mi kaçıyorsunuz?” diye sordu kaşlarını çatarak.
“Evet, lütfen… O, beni bulmadan lütfen beni buradan çıkarın”
“O kim?”
“Lütfen, vaktim yok” diye yalvardım. Neden sorgulamaya devam ediyordu?
Omzunun üstüne doğru yükseldiğimde koridorun sonundan gelen Sarper’i görünce göğsüne iyice sindim. O dönecek gibi hareketlenince “Lütfen bakma, yalvarırım” diye konuştum. Sürekli yalvarıyordum ama başka çarem de yoktu.
Sarper’in “bakar mısınız?” diye sorduğunu duyunca bir filmde gördüğüm sahne aklıma gelip önümde duran bu iri yarı genç adamın dudaklarına yapıştım. İlk öpücüğümü bu şekilde vermiş olmak belki utanç vericiydi ama Sarper bizi bu şekilde görseydi eminim hem o hem de babam büyük olay çıkarırdı.
“Ah, af edersiniz” diyerek uzaklaşan Sarper’in sesini duyduğumda bir rahatlama hissettim. Beni fark etmemiş olmalıydı. Dudaklarımızın temasını kesmek bir yana yüzümü elleri arasına alıp daha sert bir şekilde beni öpmeye başladığında Sarper’in uzaklaşmaya başlayan sesi ve başka ayak seslerini duydum. “Her yere bakın fazla uzaklaşmadan bulun”
Onların gittiklerini anlamamla dudaklarımızı ayıracaktım ki sanki bir mıknatısa yapışmış gibi hissediyordum. Dudaklarımızın temasını ne ben ne de o kesiyordu. O sırada açılan kapı sesi ile bir kızın “Arslan!” dediğini duydum.
Demek adı Arslan’dı…
Kız bizden uzaklaştıktan sonra Arslan bana yardım teklif ettiğinde ve özellikle de asker olduğunu söylediğinde içimde bir rahatlama oluşmuştu. Belki bu kez şansım yaver gider ve babamın beni bulmasını engelleyebilirdim.
Tam ona adımı söyleyecektim ki koridorun sonundan gelen babamla göz göze geldim. Yine kaçmamın imkânı kalmamıştı.
“Arya!” diye koridorda yankılanan sesle Arslan babama döndü.
Ben de arkasından çıkarak babamın karşısına geçtim. Babam yanıma gelip ellerini omzuma koyarken parmaklarının baskısından canım acıyordu, ama dışarıya belli edersem daha büyük sorunla karşılaşacağımı bildiğim için yüzümü sabit tuttum.
“Kızım… Merak ettim seni, uzun süre gelmeyince” dediğinde Arslan’a baktım. Kesin müdahale edecekti. Bu yüzden o konuşmadan önce ben girdim lafa.
“Teşekkür ederim, şimdi daha iyiyim. Babamlar da geldiğine göre ben gideyim” dedim.
“Bir şey mi oldu kızım?” diyen babamın bakışları benimle Arslan arasında gidip geliyordu.
“Biraz midem bulanmıştı, beyefendi de bana hava almamda yardımcı olmaya çalışıyordu” dedim. Neyse ki Arslan durumu anlayıp bana ayak uydurmuştu.
“Şimdi daha iyi misiniz?”
“Evet, teşekkür ederim” derken gözlerimi kaçırmadan ona bakıyordum.
“Teşekkür ederiz delikanlı” diyen babam elini uzattığında o da elini uzatarak karşılık verdi: “Önemli değil”
“İyi akşamlar” diyerek yanından ayrıldık ve masaların olduğu bölüme doğru gittik. Sarperlerin de olduğu masaya doğru ilerlerken babam kulağıma doğru “bunun bedelini ödeyeceksin” dedi.
“Baba gerçekten midem…” dedim ama bakışları ile beni susturdu.
Masaya ulaştığımızda babam Sarper’e “bak oğlum, sana dedim boşa telaş yapmışsın, lavabodaydı, midesi kötü olmuş” diyerek gülümsedi.
Sarper de sanki hiçbir şey olmamış gibi “hay Allah, keşke kapıda bekleseydim. Ama kapının önünde genç bir çifti uygunsuz görünce oradan hemen ayrıldım. Arya’yı da göremeyince adamlara haber verdim” dediğinde nefes almayı kestim.
Babam bana öldürücü bakışlarını atarken lavaboların olduğu taraftan gelen Arslan masasına geçip hesabı istedi.
“Hanımefendi kendini toparlayamadı demek ki” deyip Sarper gülerek bakışlarını Arslan’a doğru yöneltince babam da o tarafa baktı. Arslan’ı görünce ateş saçan gözleri ile kafasını bana çevirdi. Anlamıştı…
“Arya, rahatsızlandığı için bizi affedin. Başka bir akşam sizi evde ağırlamaktan memnuniyet duyarız” diyen babama Şahin Bey, “Ne demek, biz artık aileyiz. Arya iyi olsun sık sık bir araya geliriz” dediğinde vedalaşıp oradan ayrıldık.
Arabaya biner binmez babam “Bu akşam yaptığının bedelini çok ağır ödeyeceksin. Evleniyorsun diye sana bir şey yapamam sanıyorsan yanılıyorsun. Sen evlensen de benim dediğimi yapacaksın her zaman” diye tısladığında sesimi çıkartamadım. İnkâr etsem de Sarper’in bana zorla kereviz yedirdiğini söylesem de değişen bir şey olmayacaktı.
Eve girdiğimizde hemen merdivenlere yöneldim. Babam ise beni hemen durdurdu. “Üstünü değiştir ve hemen aşağıya in. Seni aşağıda bekliyorum” dediğinde bir an merdivenlerdeki adımlarım yavaşlasa da itaat etmekten başka çarem yoktu.
Ne kadar itiraz edersem, cezadan kaçmaya kalkarsam o kadar sertleşecekti, biliyordum…
Odama çıktım, üzerimdeki elbiseyi çıkarıp makyajımı temizledim ellerim titreye titreye. Korkudan yavaş olsam da onu ne kadar bekletirsem o kadar sinirleneceğini bildiğim için durup nefes alamıyordum.
Üzerime pijamalarımı giyip bodrum kata indiğimde fayans kaplı odaya girdim. Köşedeki sandalyeye oturmuş beni bekleyen babamla göz göze geldiğimde celladıma bakıyordum.
Duvar dibine doğru gittim ve ellerimi duvarda asılı olan demir bilekliklere geçirdim. Bunu bile bana yaptırarak ona nasıl itaat ettiğimi görmek hoşuna gidiyordu.
“Demek kapı önlerinde elin adamlarıyla…” diyerek ayağa kalktı. Duvarda asılı olan at terbiye etmede kullanılan kırbacı eline alıp bana doğru ilerlediğinde çıkan ayak seslerini duymamla dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Ben değildim” dedim titreye titreye.
Belime doğru kırbaçla ilk darbeyi indirdiğinde göğsüm duvara yapıştı.
“Ah!”
“Anan gibisin… Sen de anan gibisin” deyip ikinci darbeyi indirdiğinde ağlamalarım, hıçkırıklarım birbirine karışmış şekilde inkâr ediyordum.
“Ben değildim, baba. Ben yapmadım” ben ne kadar inkâr edersem o kadar sert vuruyordu. Sonunda konuşamayacak hale geldiğimde ellerimi çözdü ve beni o soğuk odada bırakıp gitti.
Titrek şekilde nefes almaya çalışıyordum ama her nefes canımı acıtıyordu. Vücudumun olduğu şekilden birkaç milim oynaması bile canımı çok yakıyordu. Sessiz gözyaşlarım akarken hıçkıra hıçkıra ağlayamıyordum bile. Ağlamanın getirdiği sarsıntı bile canımı acıtıyordu çünkü.
İçimden sadece “dayanamıyorum artık, biri bana yardım etsin” diyordum.
Bir kez, sadece bir kez biri yardım çığlığımı duysun, anlasın ve beni görsün istedim. Sadece bir kez…