bc

İKİ KARDEŞ+18

book_age18+
42
TAKİP ET
1K
OKU
dark
forbidden
love-triangle
BE
family
HE
friends to lovers
arranged marriage
single mother
drama
tragedy
sweet
lighthearted
serious
kicking
city
small town
cheating
childhood crush
lies
secrets
love at the first sight
addiction
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Karadeniz’in o bitmek bilmeyen, göğün yedi kat yukarısına uzanan sisli dağlarının arasında, yeşilin her tonunun insana hem nefes hem de keder verdiği bir köy vardı. Çatallı Köyü derlerdi oraya. Yamaca kurulu, evlerin birbirine uzak ama dedikoduların birbirine rüzgardan hızlı ulaştığı, toprağı dik, insanı dik kafalı bir yer. İşte bu köyün en dik yamaçlarından birinde, ahşap ve taş karışımı iki katlı eski bir Karadeniz evi yükselirdi. O evde, isimleri suların berraklığından ve gecenin karanlığından gelen iki kız kardeş yaşardı: Nehir ve Gece.Büyük olan Nehir’di, yirmi yaşındaydı. İsmi gibi çağlayıp akması, bendini yıkıp geçmesi beklenirdi belki ama kader onun önüne öyle büyük taşlar yığmıştı ki, Nehir sadece kendi içine akan, derin ve sessiz bir göle dönüşmüştü. Küçük olan ise on sekiz yaşındaki Gece’ydi. Ablasının aksine, o kapkaranlık isminin altında her an patlamaya hazır bir volkan, haksızlığa karşı duran bir fırtına saklardı. Nehir doğduğunda babası Aslan, "Bu uşak pir nehir gibi aksun, bereket getursun yurdumuza," demişti. İki yıl sonra Gece doğduğunda ise, dışarıda göz gözü görmeyen bir Karadeniz fırtınası vardı, gökyüzü zifiri karanlıktı. Annesi Emine, "Yine mi kiz doğurdum, bahtı da bu gece gibi kara olsun bari," diyerek fırlatmıştı adını ortaya.Bu iki kız kardeşin hayatı, dışarıdan bakıldığında Karadeniz’in o eşsiz doğası içinde sakin akan bir su gibi görünse de, o ahşap evin duvarları ardında bitmek bilmeyen bir zulmün, aşağılanmanın ve sevgisizliğin gölgesindeydi. Nehir ve Gece, doğdukları günden beri anne ve babalarının gözünde birer "hata", birer "fazlalık" ve en acısı da birer "yük" olarak büyütülmüşlerdi. Erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan baba Aslan ve kocasına bir erkek evlat veremediği için tüm hıncını kızlarından çıkaran anne Emine, bu iki fidanı her gün sözleriyle, bakışlarıyla döverek büyütmüşlerdi.Ancak Nehir’in omuzlarında, Gece’ye göre çok daha ağır bir yük vardı. Nehir doğuştan gelen, sol bacağındaki ve kalbindeki bir rahatsızlıkla maluldu. Bir bacağı diğerine göre biraz daha kısa ve zayıftı, yürürken hafifçe aksar, hızlı yürüdüğünde ya da heyecanlandığında göğsünün sol tarafına amansız bir sancı saplanırdı. Kalbi, bu dünyadaki kötülüklere dayanamayacak kadar yorgundu daha yirmi yaşında. Karadeniz’in o dik patikalarını tırmanırken nefesi kesilir, durup soluklanmak zorunda kalırdı. İşte bu rahatsızlığı, babası Aslan için en büyük utanç kaynağıydı.Aslan, köy kahvesinde oturduğunda başını öne eğen, "Bir sağlam uşak veremedun bana," diye karısına hırlayan gaddar bir adamdı. Nehir’e hiçbir zaman ismiyle seslenmezdi. Ya "topal" derdi ya da "eksük". Evin içinde Nehir’in ayak sesleri duyulduğunda, o ahşap zemin hafifçe gıcırdadığında Aslan kükrerdi:"Yine ne tıkırdatursun o sakat ayağuni? Yer kaplayisun yeryüzünde, bereketsuz şay! Bi işe yaraduğun yok, kurutun bizi burada!"Annesi Emine de kocasından geri kalmazdı. Sabahın köründe çay bahçesine gitmeden önce Nehir’in odasının kapısını tekmeyle açar, yatakta nefes almakta zorlanan kızının üzerine yürürdü:"Kalk ula kalk! Geberemedun gittun başımıza! Bak o sakat halunla çay sepetini sırtlayamayisun, bari evun buni muni yap! Ha bu yaşa geldun, seni kim alsin bu bacakla? Evde kalup ekmeğumi yiyecesun daha ne kadar? Haçan seni doğuracağıma taşa doğursaydım da ocağum tüteydi!"Nehir bu sözleri her duyduğunda, kalbindeki o ince sızı büyür, boğazına bir düğüm otururdu. Ama o tek bir kelime bile etmezdi. Gözlerini yere indirir, babasının ve annesinin yüzüne bakamazdı. Çünkü Karadeniz’in o hırçın dalgaları gibi esen bu öfkenin karşısında duracak ne dermanı vardı ne de takati. O, kaderine boyun eğmiş, sessizce akan bir nehir gibi acısını içine gömerdi.Ama Gece öyle değildi. Gece, adının aksine bir kıvılcımdı. Ablasına yapılan her haksızlıkta, ona söylenen her ağır sözde içi parça parça olur, gözlerinden ateş fırlardı. Henüz on sekiz yaşındaydı, hayatın sillesini erken yemişti ama ruhu hala teslim olmamıştı. Anne ve babasının bu acımasızlığına karşı durabilen tek kişiydi o evde. Ne zaman Aslan, Nehir’e bağırsa, Gece hemen ablasının önüne siper olur, o küçük gövdesiyle dev gibi babasına kafa tutardı.Yine böyle bir kış akşamı, dışarıda fırtına uğuldarken, ahşap evin oturma odasında soba zar zor yanıyordu. Nehir, titreyen elleriyle babasına çay götürürken, ayağı eşiğe takılmış ve tepsideki sıcak çay Aslan’ın dizlerine dökülmüştü. Aslan acıyla yerinden fırlamış, koca elini havaya kaldırıp Nehir’in suratına indirmek üzere hamle yapmıştı."Seni gebertur kopek ederim! Bi bardaği tutamayisun, ha bu sakat elunle ayağun kurusun da kurtulayum senden!" diye kükremişti Aslan.Tam o sırada odanın kapısından bir fırtına gibi giren Gece, babasının kolunu tutmuş, onu tüm gücüyle geriye doğru itmişti. On sekiz yaşındaki bir kızın gücü babasını sarsmaya yetmezdi belki ama o gözlerindeki cesaret Aslan’ı bir an duraklatmıştı."Dokunma ona!" diye bağırmıştı Gece, Laz şivesinin en hırçın tonuyla. "Yeter da, yeter! Ne istersun ablamdan? Onun suçi ne? Onu bu hale geturen

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
TANITIM ☀️
Karadeniz’in o bitmek bilmeyen, göğün yedi kat yukarısına uzanan sisli dağlarının arasında, yeşilin her tonunun insana hem nefes hem de keder verdiği bir köy vardı. Çatallı Köyü derlerdi oraya. Yamaca kurulu, evlerin birbirine uzak ama dedikoduların birbirine rüzgardan hızlı ulaştığı, toprağı dik, insanı dik kafalı bir yer. İşte bu köyün en dik yamaçlarından birinde, ahşap ve taş karışımı iki katlı eski bir Karadeniz evi yükselirdi. O evde, isimleri suların berraklığından ve gecenin karanlığından gelen iki kız kardeş yaşardı: Nehir ve Gece. Büyük olan Nehir’di, yirmi yaşındaydı. İsmi gibi çağlayıp akması, bendini yıkıp geçmesi beklenirdi belki ama kader onun önüne öyle büyük taşlar yığmıştı ki, Nehir sadece kendi içine akan, derin ve sessiz bir göle dönüşmüştü. Küçük olan ise on sekiz yaşındaki Gece’ydi. Ablasının aksine, o kapkaranlık isminin altında her an patlamaya hazır bir volkan, haksızlığa karşı duran bir fırtına saklardı. Nehir doğduğunda babası Aslan, "Bu uşak pir nehir gibi aksun, bereket getursun yurdumuza," demişti. İki yıl sonra Gece doğduğunda ise, dışarıda göz gözü görmeyen bir Karadeniz fırtınası vardı, gökyüzü zifiri karanlıktı. Annesi Emine, "Yine mi kiz doğurdum, bahtı da bu gece gibi kara olsun bari," diyerek fırlatmıştı adını ortaya. Bu iki kız kardeşin hayatı, dışarıdan bakıldığında Karadeniz’in o eşsiz doğası içinde sakin akan bir su gibi görünse de, o ahşap evin duvarları ardında bitmek bilmeyen bir zulmün, aşağılanmanın ve sevgisizliğin gölgesindeydi. Nehir ve Gece, doğdukları günden beri anne ve babalarının gözünde birer "hata", birer "fazlalık" ve en acısı da birer "yük" olarak büyütülmüşlerdi. Erkek çocuk özlemiyle yanıp tutuşan baba Aslan ve kocasına bir erkek evlat veremediği için tüm hıncını kızlarından çıkaran anne Emine, bu iki fidanı her gün sözleriyle, bakışlarıyla döverek büyütmüşlerdi. Ancak Nehir’in omuzlarında, Gece’ye göre çok daha ağır bir yük vardı. Nehir doğuştan gelen, sol bacağındaki ve kalbindeki bir rahatsızlıkla maluldu. Bir bacağı diğerine göre biraz daha kısa ve zayıftı, yürürken hafifçe aksar, hızlı yürüdüğünde ya da heyecanlandığında göğsünün sol tarafına amansız bir sancı saplanırdı. Kalbi, bu dünyadaki kötülüklere dayanamayacak kadar yorgundu daha yirmi yaşında. Karadeniz’in o dik patikalarını tırmanırken nefesi kesilir, durup soluklanmak zorunda kalırdı. İşte bu rahatsızlığı, babası Aslan için en büyük utanç kaynağıydı. Aslan, köy kahvesinde oturduğunda başını öne eğen, "Bir sağlam uşak veremedun bana," diye karısına hırlayan gaddar bir adamdı. Nehir’e hiçbir zaman ismiyle seslenmezdi. Ya "topal" derdi ya da "eksük". Evin içinde Nehir’in ayak sesleri duyulduğunda, o ahşap zemin hafifçe gıcırdadığında Aslan kükrerdi: "Yine ne tıkırdatursun o sakat ayağuni? Yer kaplayisun yeryüzünde, bereketsuz şay! Bi işe yaraduğun yok, kurutun bizi burada!" Annesi Emine de kocasından geri kalmazdı. Sabahın köründe çay bahçesine gitmeden önce Nehir’in odasının kapısını tekmeyle açar, yatakta nefes almakta zorlanan kızının üzerine yürürdü: "Kalk ula kalk! Geberemedun gittun başımıza! Bak o sakat halunla çay sepetini sırtlayamayisun, bari evun buni muni yap! Ha bu yaşa geldun, seni kim alsin bu bacakla? Evde kalup ekmeğumi yiyecesun daha ne kadar? Haçan seni doğuracağıma taşa doğursaydım da ocağum tüteydi!" Nehir bu sözleri her duyduğunda, kalbindeki o ince sızı büyür, boğazına bir düğüm otururdu. Ama o tek bir kelime bile etmezdi. Gözlerini yere indirir, babasının ve annesinin yüzüne bakamazdı. Çünkü Karadeniz’in o hırçın dalgaları gibi esen bu öfkenin karşısında duracak ne dermanı vardı ne de takati. O, kaderine boyun eğmiş, sessizce akan bir nehir gibi acısını içine gömerdi. Ama Gece öyle değildi. Gece, adının aksine bir kıvılcımdı. Ablasına yapılan her haksızlıkta, ona söylenen her ağır sözde içi parça parça olur, gözlerinden ateş fırlardı. Henüz on sekiz yaşındaydı, hayatın sillesini erken yemişti ama ruhu hala teslim olmamıştı. Anne ve babasının bu acımasızlığına karşı durabilen tek kişiydi o evde. Ne zaman Aslan, Nehir’e bağırsa, Gece hemen ablasının önüne siper olur, o küçük gövdesiyle dev gibi babasına kafa tutardı. Yine böyle bir kış akşamı, dışarıda fırtına uğuldarken, ahşap evin oturma odasında soba zar zor yanıyordu. Nehir, titreyen elleriyle babasına çay götürürken, ayağı eşiğe takılmış ve tepsideki sıcak çay Aslan’ın dizlerine dökülmüştü. Aslan acıyla yerinden fırlamış, koca elini havaya kaldırıp Nehir’in suratına indirmek üzere hamle yapmıştı. "Seni gebertur kopek ederim! Bi bardaği tutamayisun, ha bu sakat elunle ayağun kurusun da kurtulayum senden!" diye kükremişti Aslan. Tam o sırada odanın kapısından bir fırtına gibi giren Gece, babasının kolunu tutmuş, onu tüm gücüyle geriye doğru itmişti. On sekiz yaşındaki bir kızın gücü babasını sarsmaya yetmezdi belki ama o gözlerindeki cesaret Aslan’ı bir an duraklatmıştı. "Dokunma ona!" diye bağırmıştı Gece, Laz şivesinin en hırçın tonuyla. "Yeter da, yeter! Ne istersun ablamdan? Onun suçi ne? Onu bu hale geturen sizsunuz! Vermedunuz bi sevgi, bi merhamet! Haçan siz babsanız, analuğunuz batsun sizun!" Emine köşeden fırlayıp Gece’nin saçlarına yapışmıştı o an. "Sus ula zilli! Babanla nasil konuşaysun sen? Haklidur baban, ikiniz de bi balta sap olamadunuz! Bi erkek uşağum olaydi, ocağumi dik tutaydi! Siz anca dırdır edun, ekmek tükedun!" Gece, annesinin elinden saçını kurtarmaya çalışırken bile gözlerini babasından ayırmıyordu. "Erkek uşağuni sersunler senin ana! Ha bu köyde erkek uşaklar kumar oynarken, biz çaylukta canumi çikariyuk! Ablama bi daha kelime edersenuz, yakarum ha bu evi, hepumiçi beraber yakarum!" Aslan o gece Gece’yi evire çevire dövmüştü. Nehir ise odanın köşesinde, kalbini elleriyle bastırarak hıçkıra hıçkıra ağlamış, "Benim yüzümden, hep benim yüzümden," diye inlemişti. Gece ise yediği darbelere rağmen tek bir gözyaşı dökmemiş, sadece babasının yüzüne nefretle bakmıştı. Gece için fiziksel acı hiçbir şeydi; ablasının o kırılgan kalbinin kanaması, ruhunun ezilmesi en büyük acıydı. Kitap, bu iki kız kardeşin Karadeniz’in o dar, sıkışmış, batıl inançlarla ve ataerkil baskılarla örülmüş köy hayatındaki varoluş mücadelesini en ince ayrıntılarına kadar işliyor. Yazar, karakterlerin psikolojik derinliklerini aktarırken Karadeniz insanının dilini, kültürünü ve o sert yapısını doğrudan diyaloglara yansıtıyor. Hikaye ilerledikçe, Nehir’in iç dünyasındaki zenginlik, yazdığı gizli şiirler ve hikayeler ortaya çıkıyor. Nehir, dışarıya kapatılan hayatını, odasındaki eski bir deftere kelimelerle döküyor. O defter, Nehir’in yürüyebildiği, koşabildiği, kalbinin özgürce çarptığı tek yer. Gece ise ablasının bu yeteneğini tesadüfen keşfediyor. Bir gün Nehir çay bahçesinde yorgunluktan bayılıp eve getirildiğinde, Gece onun odasını toplarken yatağın altına saklanmış o defteri buluyor. Sayfaları çevirdikçe gözyaşlarına boğuluyor. Ablası, maruz kaldığı tüm o hakaretleri, "sakat" denilerek aşağılanmasını öyle zarif, öyle can yakıcı bir dille anlatmış ki, Gece o an karar veriyor: Nehir bu köyde ölmeyecek. Nehir’in sesini tüm dünya duyacak. Ancak Karadeniz’de bir genç kızın kaderini çizmesi, hele ki arkasında duracak bir ailesi yoksa, göründüğünden çok daha zordur. Köyün zengin muhtarının oğlu rüşvetçi ve hayırsız Temel, gözünü Gece’ye dikmiştir. Aslan ve Emine, Gece’yi Temel’e vererek hem büyük bir başlık parası almayı hem de evdeki "asi" sesten kurtulmayı planlarlar. Nehir’i ise evde bir hizmetçi gibi tutmaya, ölene kadar çalıştırmaya kararlıdırlar. Planlarını mutfakta fısıldaşırken duyan Gece, beyninden vurulmuşa döner. Temel gibi bir adamla evlenmek, onun için ölümden farksızdır. Ama asıl korkusu, kendisi bu evden giderse ablasına ne olacağıdır. O yorgun kalbiyle Nehir, anne ve babasının zulmüne tek bir gün bile dayanamaz, kahrından ölür. Gece, durumu ablasına açtığında, Nehir’in o solgun yüzünde ilk kez kararlı bir ifade belirir. O güne kadar hep susan, boyun eğen Nehir, kardeşinin hayatının kararmasına izin vermeyecektir. "Gece," der, sesi fısıltı gibi ama Karadeniz’in dipten gelen dalgaları gibi güçlüdür. "Gidecesuk buradan. Ha bu dağlar bizi yutmadan, ha bu ana baba bizi gömmeden gidecesuk." "Nereye gidecesuk abla?" diye sorar Gece, gözleri umutla parlayarak. "Senun bacağun, senun kalbun... İstanbul büyük yerdur, bizi orda harcarlar." "Harcasunlar," der Nehir, ilk kez Gece’nin elini sımsıkı tutarak. "Burada diri diri mezara gireceğumuze, orda kurda kuşa yem olalum. Benim defterumi okudun da... O kelimeler bana bi yol gösterecek, inanayrum." Kaçış planı, Karadeniz’in en sisli, en yağmurlu gecelerinden birinde uygulamaya konur. Dışarıda göz gözü görmezken, yağmur damlaları ahşap çatıya bir kurşun gibi vururken, iki kız kardeş sırtlarına küçük birer çanta alıp evden sızarlar. Nehir’in bacağı acımakta, kalbi göğüs kafesini zorlamaktadır. Gece, ablasının koluna girer, ona destek olur. Karadeniz’in o dik patikalarından aşağıya, kasabaya giden ilk otobüse doğru yürürler. Arka planda doğanın bir karakter gibi işlendiği bu romanda, sis sadece bir hava olayı değil, kızların geleceğini kapatan belirsizliğin, fırtına ise içlerindeki isyanın bir sembolüdür. Yazar, yerel dili (Laz şivesini ve deyimlerini) öyle ustalıkla kullanıyor ki, okuyucu evdeki o gerilimli kavgaları, anne ve babanın mutfaktaki fısıltılarını, Nehir’in hıçkırıklarını ve Gece’nin çay bardağını masaya vururken çıkardığı o sert sesi kulaklarında duyabiliyor. Bu kitap; sadece iki kız kardeşin dramını değil, ataerkil bir toplumda var olmaya çalışan, fiziksel engellerine ve uğradıkları psikolojik şiddete rağmen birbirine tutunarak küllerinden doğan iki kadının epik destanını anlatıyor. İsimlerinin hakkını veren iki kardeşin hikayesi bu: Nehir, tüm engellere rağmen yatağını bulup denize dökülmek için akıyor; Gece ise en koyu karanlığında bile şafağı doğurmaya yemin ediyor. Her sayfasında Karadeniz’in hırçın dalgalarını, çayın buruk kokusunu ve insan ruhunun direnişini hissedeceğiniz, içinizi hem sızlatacak hem de umutla dolduracak derin, sarsıcı ve oldukça detaylı bir başyapıt niteliğinde.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

Unscentable

read
2.0M
bc

He's an Alpha: She doesn't Care

read
772.7K
bc

Claimed by the Biker Giant

read
1.9M
bc

Holiday Hockey Tale: The Icebreaker's Impasse

read
996.6K
bc

A Warrior's Second Chance

read
369.5K
bc

Not just, the Beta

read
354.1K
bc

The Broken Wolf

read
1.2M

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook