bc

SONAT

book_age12+
41
TAKİP ET
1K
OKU
dark
second chance
friends to lovers
drama
bxg
mystery
first love
friendship
spiritual
Neglected
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

"Artık seni bulamayacağıma emin olduğum bir gün oldu. Öleceğim sandım ama ölmedim. Öylece kabullendim. Kabullenmek zorunda kaldım. Zaten yıllarca tek yaptığım seni aramaktı. Kabullenmek zorundaydım. Vazgeçmek zorundaydım. Senden vazgeçtiğime emin olduğum o gece fotoğrafını öpmeden uyuyamadım."

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
Bölüm 1
Başlama tarihinizi buraya bırakabilirsiniz. *** Yalnızlık, yıllardır kendimi mahkum ettiğim koca bir bataklık gibiydi.  Kariyerimi her şeyin üstünde tutmuş, herhangi birinin dikkatimi dağıtmasına izin vermemiştim. Ne bir sevgilim olmuştu ne de bir arkadaşım. Bana öğretilen buydu çünkü. İlkokula başladığımda babam hep liseye geçince ilkokuldaki arkadaşlarını hatırlamayacaksın diyerek bu düşünceyi sürekli beynime işlemiş, kimseyle sağlıklı bir arkadaşlık kurmama izin vermemişti. Sonra lisedeyken yine aynı şeyi yaşamıştık ve bu kez de üniversiteye gittiğimde lisedeki kimseyle arkadaş kalmayacağımı söylemişti ve beni yine insanlardan uzak tutmuştu. Üniversitede zaten hiç arkadaşım olmamıştı çünkü kimseye değer vermeyi bilmiyordum. İlkokuldan beri olduğu gibi üniversitede de bir asker gibi yalnızca derslerimle ilgilenmiş, babamın deyimiyle okuyup kendimi kurtarmaya bakmıştım. Yine de ona kızmıyordum. Ona minnettardım. Minnettar olmak zorundaydım. Ben 9 yaşındayken beni yetimhaneden almış, büyütmüştü. Hem anne hem baba olmaya çalışmıştı bana.  Kendi yöntemleriyle. Kendi zihniyetiyle. Bana öğrettiği çoğu şeyin boş olduğunu anlamam için önümdeki göğe uzanan binanın önünde durup düşünmem gerekmişti. Burada 2 yıldır çalışıyordum. Her şey aynıydı. Mesleğimi her şeyden önemli tutuyordum. Mesleğimden başka hiçbir şeyi umursamıyordum. Kimse de beni umursamıyordu. Oysa artık her şeyi mahvetmeye yemin etmiş babam da yoktu yanımda. Sorunun bende olduğunu anlamam için aradan 2 yıl geçmesi gerekmişti ama artık farkındaydım. Her dakikasını çalışarak geçirdiğim 2 yılın ardından verdiğim tüm emeğe rağmen işime son verildiği söylendiğinde fark etmiştim bunu. Çektiğim hiçbir şeye değmemişti. İstesem ağlardım, ama ağlamadım. Üzülememiştim bile. İçimde yalnızca koca bir boşluk vardı. "Ala!" Adımın seslenilmesiyle gözlerimi önümdeki binadan çekip arkamı döndüm. Bu garipti. Çünkü bana kimse -ama kimse- bu isimle seslenmezdi. Bu benim eski ismim gibi bir şeydi. Gerçek ailemin yetimhaneye bıraktığı ve içinde benim de bulunduğum kundaktaki notta yalnızca bu yazıyordu. Ala. Babam beni evlat edindiğinde İdil ismini vermişti ve o günden beri her ne kadar iki isim de kimliğimde yazıyor olsa da kimse bana Ala dememişti. Tek bir istisna dışında. "Sinem Hanım?" Birkaç ay önce şirketimizle yaptıkları anlaşmanın kutlama yemeğinde tanışmıştık Sinem Hanımla. Abisi Sonat Demirhan ve Sinem Hanım Demirhan Holding'in sahipleriydi. Çok iyi bir kadındı ve henüz yeni tanıştığımız halde o akşam oturup davetteki herkesin dedikodusunu yapmıştık, hayatımda neredeyse ilk kez dedikodu yaptım denilebilirdi, ama o geceden sonra birkaç kez birbirimizi aradıktan sonra bir daha konuşmamıştık. "Sinem de lütfen." Sözlerine becerebildiğim kadar gülümseyip yanıma yaklaşmasını izledim. "Hoş geldiniz." dedikten sonra yüzümü buruşturdum. Ben artık burada çalışmıyordum. "Hoş bulduk bebeğim." Her zamanki rahat tavrıyla konuşup gözleriyle binayı işaret etti. "Sen neden buradasın? Hadi içeri girelim." Omuzlarımı silkip bakışlarımı ondan kaçırdım. "İşten çıkarıldım." Kaşlarını çatıp anlamsızca bana baktı. "Nasıl yani?" "İşten çıkarıldım işte." "Öylece mi yani?" Canımı sıkan noktaya değinmiş olmasıyla yüzüm asıldı. "Sinem Hanım ben... bir şey yapmadım." Kaşları iyiden iyiye çatılırken aceleyle kolundaki saate baktı. "Baksana Ala, benim birkaç dakika sonra toplantım başlayacak, gitmeliyim." Anlayışla gülümsemeye çalıştım. "Elbette. Sizi de tuttum kusura bakmayın." "Ben seni daha sonra arayacağım tamam mı?" Sesi gerçekten bu duruma sıkılmış gibi çıkıyordu. Benim onaylamamı beklemeden koşar adım kapıdan binaya doğru yürüdü ve birkaç dakika içinde gözden kayboldu. Arkasından öylece bakmayı kesip arkamı döndüm ve bu kez önünde durduğum lanet binaya tekrar bakmadan şirketin açık otoparkına doğru yürümeye başladım. *** "Kimse benim kızıma iftira atamaz!" Babamın gür çıkan sesiyle gözlerimi devirdim. Telefonu kapatmamak için kendimi zor tutuyordum. "Attılar bile baba." Sert bir nefes verdiğini duydum. "Hemen toparlan ve Bursa'ya gel. Bir yerde işe sokarım ben seni." Yüzümü buruşturdum. Beklediğim atak gelmişti bile. "Ne Bursa'sı baba?" "Ne demek ne Bursa'sı? Evini kapat, eşyalarını topla birkaç gün içinde burada ol." "Hayır." "Burada belediyeye sokarım ben seni. Hem düzenli bir işin olur." Biraz duraksadı. "Anlamadım?" "Hayır dedim." Alışkın olmadığı bu cevap bünyesinde şok etkisi yaratmış olmalıydı. "Bursa'ya falan gelmeyeceğim. Dizinin dibinde durup sabah 9 akşam 5 bir işe girip çalışmayacağım baba." Benim hayalim bu değildi. "Kızım kaç yaşına geldin artık düzenli bir hayatın olsun istiyorum. Çok mu şey istiyorum?" Birkaç saniye bekledi ama cevap vermedim. "Bir kocan olsun, çocukların olsun, düzenli bir işin olsun... istemez misin sen de?" "Ben istemiyorum baba." Onu kırmamak için bu konuyu çok uzatmak istemiyordum ama duracak gibi değildi. "Benim için önemli olan kariyerimdi, unuttun mu? Mesleğimden başka hiçbir şeyi önemsemedim ve çok başarılı bir mimar oldum. Aylık binlerce dolar kazandığım şirketten kovuldum diye şimdi gelip bir belediyede beş bin liraya sabahtan akşama kadar oturup milletin çizdiklerini kontrol edip sonra kalkıp evde beni bekleyen kocama yemek hazırlayacağım bir hayatı kabul edeceğimi düşünüyorsan yanılıyorsun." Şimdi içinden benim asla adam olmayacağımı falan geçiriyordu muhtemelen. Umurumda değildi, yıllarca onun istekleri doğrultusunda yaşamıştım ve artık kendim için yaşayacağım bir hayat vardı önümde. "Kadın dediğin belli saatlerde çalışır işinde, ondan sonra evine gelir yapılacakları yapar. Sen ne olsun istiyorsun onu söyle?" Sıkıntıyla ofladım. "Baba sonra konuşalım. Ama Bursa'ya gelmeye falan niyetim yok benim. Burada birkaç şirkete özgeçmişimi göndereceğim yarın. İş aramaya başlıyorum hemen yani." Laf anlatamayacağını anlamış olmalı ki pes etti. "Bulamazsan ne olacak?" "2 yıldır oldukça yüksek maaşlı bir işte çalışıyorum. Bir yıl işsiz kalsam yine idare ederim ben. Sen beni dert etme." Sonunda karşılıklı vedalaşarak telefonu kapadığımızda aynanın karşısına geçtim ve birkaç dakika aynadaki sıkıcı aksime baktım. Tepeden toplanmış saçlar, gri sıkıcı bir takım ve siyah topuklu ayakkabılar. Tarzımın o kadar dışındaydı ki... Ama çalıştığım yer çok fazla kurumsal bir yer olduğundan gardırobum tamamen bu kıyafetlerle doluydu. Aklıma bir anda gelen fikirle odadan çıktım ve mutfağa gidip büyük boy çöp torbalarından 5-6 tane alıp tekrar kendi odama döndüm. Gardırobumu açıp askıdaki tüm kıyafetleri çöp poşetlerine doldurup kapının önüne koydum. Bugün başkalarının isteklerine göre yaşadığım son gündü. Henüz fiilen hiçbir şey yapmamış olmasam da kendimi inanılmaz hafiflemiş hissediyordum. *** Ertesi sabah uyandığımda biraz daha iyiydim. İşten çıkmış olmak elbette can sıkıcıydı ama son birkaç aydır yaşadığım mobbing öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki artık her yaptığım şeyden sonra bana laf sokulmayacağını bilmek bir nebze de olsa moralimi düzeltiyordu. Acil durum planım hazırdı bile, birkaç ay iş bakacak ve eğer bulamayacak olursam kendime bir ofis açacaktım. Elbette hemen açar açmaz şirkette kazandığım kadar para kazanamayacaktım ama önemli olan çalışıp kendi başıma da para kazanabiliyor olmaktı. Hem bu durumun çok uzun süreceğini de sanmıyordum. Antalya'da çalıştığım süre boyunca hatırı sayılır sayıda kodamanla tanışmıştım, birçok inşaat deviyle iş yapmıştık ve aralarından devamlı olarak özellikle benimle çalışmak isteyen birçok müşterim vardı. Başka illerde yaşayıp Antalya'da inşaat yaptıracağı için bizimle çalışan ve sonrasında yaptıracağı işler nerede olursa olsun bizimle, özellikle benimle, çalışmaya devam eden bir sürü müşteriden bahsediyorum. Eh, kendimi yeni çevreme tanıtana kadar biraz sürünecektim ama bir süreliğine Louboutin'lere, Louis Vuitton'lara veda etsem ölmezdim ya... Normalde alışkın olmadığım bir şekilde öğlene doğru uyandığım için tutulan omuzlarımla inleyerek yatakta doğrulup telefonu elime aldığımda Sinem Hanım'dan birkaç cevapsız arama olduğunu gördüm. Sırtımı yatak başlığına yaslayıp ben de Sinem Hanım'ı geri aradım. "Alo?" "Günaydın Sinem Hanım." Neşeli bir kıkırtı döküldü dudaklarından. Bu kadını toplamda birkaç kez görmüştüm ama her zaman pozitif ve enerjikti. "Öğlen oldu kuzum ne günaydını?" Dedi. "Hem ben sana hanım demek yok demedim mi?" Üstümdeki askılı geceliğe ve karşımdaki aynadan dağılmış saçlarıma baktım. "Bugün tembel bir gün ne yazık ki..." Durumdan hoşnut olmadığım resmen ses tonumdan akıyordu. "Kalk o zaman da bir şeyler yiyelim seninle." Dudaklarımı büzdüm. Bu teklifi reddetmeyi çok istiyordum ama ayıp olmasından da korkuyordum. El mecbur onayladım. "Peki. Nerede görüşelim?" Yaklaşık bir saat sonra sözleştiğimiz mekana gittiğimde Sinem Hanım'ın çoktan oturmuş beni bekliyor olduğunu gördüm. Beni görünce şaşkınlıkla gözleri irileşti. "Ala bu sen misin?" Hayretli ses tonuna gülümseyip karşısına oturdum. "Beni ilk kez böyle görüyor olmalısınız." Başını onaylar gibi salladı. "Utanmasam işten ayrılmak sana yaramış diyeceğim." Kıkırdadım. "Utanmanıza gerek yok, kesinlikle öyle oldu." Bana ayıplar gibi baktı. "Bir kez daha sizli bizli konuşursan çığlık atarak kaçarım ama." Gülerek başımı sallayıp masaya garson çağırdım. "Meslek alışkanlığı, kusura bakma." Garson gelip siparişlerimizi alırken hiçbir şey demeden öylece deniz manzarasını izledi. "Bayılıyorum bu şehre." Ben de giden garsonun ardından bakmayı bırakıp denize çevirdim bakışlarımı. "Ben de." diye mırıldandım. Benim bayıldığım şey aslında denizdi. Denizi olmayan bir şehirde yaşamayı düşünemiyordum bile. "Anlatmak ister misin artık?" Sorusuyla gülümsemem yüzümde donarken bakışlarımı masanın üstündeki ellerime indirdim. "Aslında yanlış anlaşılmaya çok müsait bir konu." diye mırıldandım. "Bırak da ona ben karar vereyim." Bir anda ciddileşen ses tonuyla kafamı kaldırıp ona baktım. "İşe başladığımdan beri o şirkette hiç arkadaşım olmadı. Öğle yemeklerini yalnız yiyordum, davetlere yalnız gidiyordum falan ama bundan hiç rahatsız olmadım başlarda. Sonra herkesin hakkımda bir şeyler konuşmak için can attığını fark ettim." Derin bir nefes aldım. "Daha da uzaklaştım insanlardan. Hatta sizinle tanıştığımız gece de yalnızdım hatırlarsanız." Başını salladı. "İnsanlardan ne kadar uzak dursam da bu onları susturmaya yetmedi. İşimde sürekli yükseliyordum. Sürekli müşteri alıyordum. Her ne kadar şirketin altında çalışıyor olsam da birçok müteahhit yalnızca benimle çalışabilmek için bizim şirketle çalışıyordu." Dedim. "Tabii bu da benim aldığım primleri, maaşları vesaire sürekli artırdı. En son bundan birkaç ay önce baş mimarlığa terfi ettim." Kaşları çatık bir şekilde beni dinliyordu. Muhtemelen sorunun ne zaman patlak vereceğini merak ediyordu. "İnsanlar bu kadar hızlı yükselmemi, bu kadar müşteri bağlamamı hayra yormadı elbette. Her müşterimle yattığımı da konuştular, patronun metresi olduğumu da..." Başımı iki yana sallayıp garsonun getirdiği kahveleri önümüze koymasını bekledim konuşmama devam etmek için. "Kadınım ya, tüm üstlerimin bir anda üstü olmamı hiçbiri yalnızca başarılı olmama yoramadı. Hepsi altında bir şeyler aradı. Aylardır süren bu mobbing beni zaten mahvetmiş, yıpratmıştı." Kahvemden bir yudum alıp yeniden Sinem'e baktım. "Bu durum aslında ben işe girdiğimden beri vardı ama bundan birkaç ay önce dediğim şey tüm bu olaylardan sıkılıp bir haftalığına izne ayrılmak istediğimi söylemek için patronumun yanına gittiğimde izin hakkımı kullanmak yerine istifa hakkımı da kullanabileceğimi söylediklerinde zaten beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Resmen beni işten çıkarmak istiyorlardı ama tazminat ödememek için istifaya zorluyorlardı beni." Gözlerim dolmasın diye ne kadar çabalasam da engel olamıyordum. "Bu mobbing aylarca devam etti işte. Ve dün sonunda istifa ettirildim. Şu an kutlama yemeğinde falandır tüm şirket muhtemelen." İnsanlara alenen hiçbir şey yapmamış olduğum halde benden bu kadar nefret ediyor olmalarının bu kadar zoruma gittiğini biriyle dertleşmeden önce ben bile bilmiyordum. Kolay kolay ağlayan bir kadın da değildim ama aylardır içimde tuttuklarımın ne zaman patlayacağını ben de çok merak ediyordum zaten. "Ben ne diyeceğimi bilemiyorum inan." Kenardan bir peçete alıp gözlerimi silerken isyan eder gibi Sinem'e baktım. "Sırf kadınım diye işimde başarılı olamaz mıyım? Basamakları tırmanmak için güzelliğimi ya da kadınlığımı mı kullanmış olmam gerekiyor?" Ağlamaktan kesik kesik çıkarabildiğim cümlelerle Sinem uzanıp elimi tuttu. "Bebeğim sakin ol sen." Dayanamayıp yerinden kalkıp yanıma gelerek bana sarıldığında ağlamam daha da şiddetlendi. En son kim ben ağlarken bana sarılıp beni teselli etmeye çalışmıştı? Kim bana yanımda olduğunu hissettirmişti ki? Peki ben neden bu kadar ihtiyaç duyuyordum buna? İnsanlardan kendi isteğimle uzaklaşmamış mıydım? Aradan geçen dakikalardan sonra ben sakinleşince Sinem yeniden karşıma geçti. "Daha iyisin değil mi?" Başımı onaylar gibi salladığımda önündeki içilmemiş suyu bir bardağa doldurup bana uzattı. "İç sen şunu." Hala titreyen ellerimle bardağı kavradığımda konuşmaya başladı. "Ben buraya gelmeden önce abimle konuştum." Başladığı cümleyle anlamaya çalışır gibi gözlerine baktım. "Açıkçası seni ilk tanıştığımız zaman bile çok sevmiştim Ala. Ne kadar iyi bir insan olduğun o kadar belli ki... iş arkadaşlarına daha da öfkeleniyorum düşündükçe." Minnettar bir şekilde gülümsedim. "Hah, ne diyordum? Abimle konuştum." Duraksayıp ifademi tartar gibi bana baktı. "Ona durumdan bahsettim ve seni bizim şirkete transfer edip edemeyeceğimizi sordum." Şaşkınlıkla irileşmiş gözlerimle ona bakarken şirin bir şekilde gülümsedi. "İşinde ne kadar iyi olduğunu biliyorum, Ala. Açıkçası dün işten çıkarıldığını duyunca o kadar üzülmedim bile. Çünkü şirketimizde sana ihtiyaç var." Gözlerime bakıp güldü. "Şu şaşkınlığı at artık suratından. Ne kadar başarılı olduğun su götürmez bir gerçek! Üstelik şirketten bağımsız, kendine ait bir sürü müşterin olduğunu da kendin söyledin. Her yıl binlerce mezun çıkarken senin kadar kalifiye bir eleman bulmak kolay mı?" Sözlerinde haklı olsa da aniden gelen teklifle ne tepki vereceğimi şaşırmıştım. "Abiniz de öylece kabul mü etti yani?" Omuzlarını silkti. "Elbette önce seninle görüşmek istiyor. Biliyorsun, şirketimiz neredeyse bir asırlık bir şirket olsa da inşaat alanında çok yeni. Doğal olarak bizim sana katacağımız piyasa değeri kadar senin de bize katacağın çok şey var." Şaşkınlıkla yutkundum ama bir yandan da gururla dolmuştum. Belki de yıllardır verdiğim emek o kadar da boşa gitmemişti. Beni de beğenen, takdir eden birileri vardı belki de. "Ben inanın çok onore oldum." diye başlayabildim söze. "Ama abiniz... yani abinizin gözünde belki de yalnızca sizin torpilinizle işe alınan bir çalışandan öte gidemeyeceğim." Yeniden kınarcasına bana baktı. "Bebeğim sen kendinin farkında değilsin sanırım ama inşaat sektöründe senin başarılarını bilmeyen yok." Bilmez miyim? Der gibi mimik yaptım. Başımı her şey bu yüzden gelmişti zaten. "Ben eğer bir yere başvurursan direkt kabul edeceğini bildiğimden herkesten erken davranarak sunuyorum bu teklifi." Başımı sallayıp öylece boş boş suratına bakmaya devam ettim. Demirhan Holding daha önce çalışmış olduğum şirketten çok daha eski ve prestijli bir şirketti. İnşaat alanında yeni olsa da Sinem'in anlattığı kadar mütevazı bir şirket olmadığını da biliyordum. Sonat Demirhan şirketi resmen alıp yürütmüştü. Ama Demirhan Holding benim yaşadığım şehir olan Antalya'da değil, İstanbul'daydı. Tüm düzenimi değiştirmeme değer miydi? Üstelik aynı şeyleri yaşamayacağım ne malumdu zaten? "Bilemiyorum..." diye mırıldandım. "Bak nazik teklifin için teşekkür ederim ama ben bunu kabul edebileceğimi sanmıyorum." "Nedenmiş o?" "Yeniden aynı şeyleri yaşamayacağım ne malum? Tüm düzenimi bozup İstanbul'a yerleşmem gerekecek ve birkaç ay sonra yine aynı şeyleri yaşayıp geri dönmek zorunda kalacağım belki de." Başını şiddetle iki yana salladı. "Benim ve abimin olduğu bir yerde asla böyle bir şey yaşanamaz!" Bu konunun açılması bile sinirlerini zıplatmış gibi görünüyordu. "Asla izin vermem." "Yine de..." "Bak, elbette senin kararın ama böyle bir şeyden endişe duyman bile beni çok üzer." Biraz duraksadı. "Bak şöyle yapalım, sen iş görüşmesi için İstanbul'a gel, misafirimiz ol. Aklına yatmayan bir şey olursa onu da o zaman konuşuruz, olur mu?" Tereddütlü bir şekilde başımı salladım. "Harika!" diye cıvıldadı yerinden kalkarken. "İstanbul'a geldiğinde alo demen yeterli." Cüzdanından çıkardığı parayı masaya bıraktı. "Ben şimdi gitmeliyim, yoksa uçağı kaçıracağım." Koşar adımlarla kafeden çıktığında hala aldığım teklifin şokunu üzerimden atabilmiş sayılmazdım. Şimdiye kadar hayatımda her şey planlı gittiğinden şimdi bir anda olan şeyler beni çok korkutuyordu. En son kontrolüm dışında gerçekleşen şey aklıma geldiğinde yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. Demirhan Holding ve ArtMim'in ortak çalışacakları iş için düzenlenen kutlama için gittiğimiz otelde tanımadığım, adını bile hala daha bilmediğim bir adamla birlikte olmuştum. Sarhoş olsam da bilincim yerindeydi ve en net hatırladığım şey adam inanılmaz yakışıklıydı, öyle üstüme falan da atlamamıştı. Adamı bir anda öpen de bendim ve hayır, pişman falan değildim. Tek pişmanlığım adamın adını bile öğrenmemiş olmamdı. Sabah o uyurken yanından kaçar gibi gitmiştim ve yaptığım tek şey baş ucundaki komodinin üstüne bıraktığım 'Teşekkür ederim!' notuydu. Hoş, adam neye teşekkür ettiğimi bile anlayamamıştı muhtemelen. Düşüncelerimden sıyrılıp garsona tekrardan bir el işareti yapıp hesabı istedim. *** Burada olduğuma inanamıyordum! Sinem'le görüşmemizin üstünden henüz 2 gün geçmişken benden ses çıkmayınca Sinem bir anda beni aramış, bana kalsa hiçbir şey yapmayacağımı düşündüğü için bana bilet aldığını söylemişti. Yaptığı teklif zaten şaşırtıcıyken bir de üstüne bu emrivakiyle iyice ne yapacağımı şaşmıştım. Elbette başvurduğum şirketlerden kabul alacağımı biliyordum ama bana ilk günden teklif gelmesini beklemiyordum. Üstelik ben birkaç ay bekleyeceğim derken de ciddiydim! Biraz dinlenmek hakkımdı. Sinem'in yaptığı emrivakiyi el mecbur kabul ederek gece bindiğim uçakla İstanbul'a gelmiştim en nihayetinde. "Pişman olmayacaksın!" Pollyanna'cılıkta level atlamış yeni arkadaşım -belki patronum?- olan kadına gülümseyip önünde durduğumuz arabaya bindim. "Biliyorum emrivaki yaptım ama abim elimi çabuk tutmamı istedi ne yapayım?" Şirin bir sesle söylediği şeyle güldüm. Sinem daha çok evin küçük, şımarık, afacan çocuğu gibiydi. Sanki annesinin en sevdiği antika vazosunu kırmış da annesinin gönlünü almak için şirinlik yapan bir çocuk kadar masum görünüyordu şimdi. "Önemli değil." diye mırıldandım. "Abin neden öyle söyledi ki?" Arabanın motorunu çalıştırırken dikkatini tamamen yola vermiş bir şekilde konuşmaya başladı. "Bugün görüşmeye gelecek birkaç mimar daha var, abim de işe seni alma taraftarı sanırım. Hoş, kim olsa seni kaçırmak istemez zaten!" Coşkuyla tezahürat eder gibi söylediği şeyle yeniden güldüm. "Utandırıyorsun ama beni." Omuz silkip arabanın radyosunu açtı ve bağırarak şarkı söylemeye başladı. Nihayet şirkete geldiğimizde aslında daha çok olumsuz olan düşüncelerim bir anda değişmeye başlamıştı bile. Burası kesinlikle benim kariyerim açısından inanılmaz olumlu olacak bir şirketti. Ama beni asıl etkileyense şirketten içeri girdiğiniz anda sizi sarsan auraydı. Bir şirketin ne gibi bir aurası olabilir ki diye düşünmeyin. Daha önce çalıştığım şirketin aksine bir kere herkes gri, siyah takımlar giymiyordu. Elbette sıkıcı giyinenler de vardı, ama çoğu kişi rengarenk ve cıvıl cıvıl görünüyordu. Ortam da çok renkliydi. Çalışırken bir yandan şakalaşan, gülüşen insanlar vardı. Ki bu daha önce çalıştığım yerde rastlanamayacak türden bir şeydi. Herkes somurtur, ağzını yalnızca birilerinin arkasından konuşmak için açardı. Ne kadar başarılı bir şirket olduklarını bilmesem ben bile bu ne aylaklık diye düşünürdüm ama demek ki işinde iyi olmanın tek yolu sıkıcı giyinip tüm gün somurtmaktan geçmiyordu. "37. kata bassana." Sinem'in sözleriyle asansörde direkt 37. kata basıp öylece dikilmeye devam ettim. "Ee, ilk izlenimin nasıl?" "Bayıldım!" Haddinden fazla coşkulu çıkan sesimle yüzümü buruşturdum. "Yani..." "Ne demek istediğini anladım merak etme." Gülüp ekledi. "ArtMim gibi bir ortam bekliyordun sanırım." Bu kez yüzünü buruşturdu. "Döpiyes takım giyenler kaldı mı hala ya?" "Nesilleri tükense keşke!" Sinem tepkime gülüp sonunda duran asansörle inip bana döndü ve reverans yaparak ileriyi gösterdi. "Buyrun bakalım." Bu haline gülüp asansörden indim. Şirket aurası derken bundan bahsediyordum işte. Bir anda modum yükselmişti ve sürekli güler olmuştum. "Gel seni abimin odasına götüreyim." Onu onaylayıp arkasından yürürken yeniden Sinem'in sesini duydum. "Ayşen abimi bir arasana ya müsait miymiş?" Önünde durduğumuz bankonun arkasındaki kadına söylediği şeyle kadın onaylayarak direkt eline telefonu aldı. "Abimin sekreteri." dedi bana açıklama gereği duyarak. Onaylar gibi başımı salladım. Rahat olmaya çalışıyordum ama gerilmiştim çoktan. "Girebilirsiniz efendim." Sinem kadını onaylayıp bana döndü. "Benim refakatçiliğim bu kadardı. Gerisi sende." Gergin bir şekilde gülümseyip ondan ayrıldım ve gördüğüm büyük kapıya doğru ilerledim. Kapıyı birkaç kez tıklayıp içeriden 'gel' komutunu duyduğumda kapıyı açıp içeri girdim. Başımı kaldırıp karşımdaki adama baktım. "Siz..." İrileşmiş gözlerimle şok içinde bakakaldım. Aynı şaşkınlığı onda da gördüm ama bu çok kısa sürdü ve hemen kendini toparlayıp sandalyesinden kalktı. "Ala Hanım'dı değil mi?" Ben hala şaşkınlıkla ona bakarken zar zor onu onayladım. Muhtemelen Sinem ismimi Ala olarak söylemişti. "Evet ama siz..." "Sonat Demirhan." Zaten farkında olduğum şeyi bir de onun ağzından duyduğumda yeniden irkildim. "Anladım." diye mırıldandım.  Pek de anladığım söylenemezdi. İçinde bulunduğum şoktan biraz olsun sıyrılabildiğimde bana doğru geldiğini gördüm. "Geçin lütfen." Bu tesadüf müydü gerçekten? Peki tesadüfse, gerçekten bir şey hatırlamıyor olabilir miydi? Elbette olabilir, diye cevapladı beni iç sesim. Sabah başucuna saçma sapan, bir bok anlaşılmayan bir not bırakıp sırra kadem basmıştım. Gece de alkollüydü zaten. Aylardır aklımdan çıkaramadığım adam işveren konumundaydı ve en kötüsü de benimle ilgili bir şey hatırlamıyordu. "Ayakta kalacaksınız sanırım." Hareket etmediğimi görünce söylediği şeyle "Hı," diye mırıldandım. Hı neydi acaba? Konuşma yeteneğim nereye gitmişti benim? "Ben sadece..." diye bir acınası cümle daha fırladı dudaklarımdan. "Sen sadece..." diye devam ettirdi cümlemi. "Teşekkür edecektin sanırım." Duyduğum cümleyle daha da şaşırarak ona baktım. "Anlamadım?" "Teşekkür ederim demeyecek miydin?" "Ben..." Bir adımda tam karşıma gelip durdu. "Rica ederim." diye mırıldandı bir elini kaldırıp çeneme koyarak kaçırıp durduğum bakışlarımı kendine çevirmeye zorlayarak. Hatırlıyordu. An itibariyle burada işe girmek falan umurumda değildi. Aylardır adını bile sormadığım için pişmanlıktan öldüğüm adam tam karşımdaydı. Hatta dibimdeydi. Mesleğim ilk kez umurumda değildi. İlk kez yapacağım şeyi mesleğim ya da geleceğim için değil, içimden geldiği için yapacaktım. Sonrasında ne olacağını bilmiyordum, umurumda da değildi. Tutulmayacak sözler vermeye, anlamsız konuşmalar yapmaya gerek yoktu. Buradaydım, karşısında. Ala Başaran olarak değil, Ala olarak. Ve karşımda Sonat Demirhan falan yoktu, soyadı umurumda da değildi. Bu kapının arkasında istediği kadar Sonat Demirhan olabilirdi. Şu an bu odanın içinde yalnızca Sonat ve Ala vardı. Ve 5 dakika sonra ne olacağımız umurumda değildi. O yüzden içimden gelen şeyi yaptım. O öylece birkaç santim ötemde dikilerek bana bakarken önce ona gerçekten içten bir şekilde gülümsedim ve sonrasında muhtemelen hiç beklemediği bir şey yaptım. Onu öptüm.

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

KIRIK ANILAR MAHZENİ

read
4.1K
bc

Çobanaldatan

read
2.1K
bc

Yasak Sevda

read
85.8K
bc

KAKTÜS| Texting

read
3.4K
bc

TYLER (Cherry 2)

read
6.0K
bc

Zor Ajanlar

read
1.5K
bc

PRENSİN KORUMASI

read
13.1K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook