1. Bölüm: Annem Gibi Olmayacağım!
"Vay orospu! Demek dansözlük yapıyorsun ha!”
Babam olacak adamın yanağıma inen üçüncü okkalı tokadıyla yeri boyladım. Konservatuvar son sınıftaydım. Dans benim için nefes almaktı, uçmaktı, hayata tutunmaktı…
Gündüzleri aynaların karşısında bedenimi sanat için eğitiyor, geceleri ise aynı bedeni sarhoş masalarının önüne sermek zorunda kalıyordum. Boyamı, faturamı, hatta şu an beni döven adamın eve getirmediği ekmeğin parasını çıkarmak için.
"O sürtük ananın izinden gidiyorsun demek!”
Saç diplerimde hissettiğim acıyla başım geriye devrildi. Bütün nefretini saçlarımdan çıkarıyordu. Alışmıştım artık bu dayaklara... Ne acı, acı bile kanıksanıyordu bu evde.
"Mecbur bıraktın beni!” diye tısladım.
"Ne mecburiyeti lan! Gece kulüplerinde göbeğini açıp elin adamlarına kendini sergilemeye mi mecbursun? Erkeklerin seni beğeniyle süzmesi, o pis bakışlar hoşuna gidiyor değil mi?”
Bunlar nasıl iğrenç laflardı böyle…
Gerçi onun gözünde hiçbir zaman bir evlat olmamıştım; sadece annemin kopyası bir yüktüm.
“Konservatuvardayım ben, farkında mısın?!” diye bağırdım saçlarımı avucundan kurtarmak için bileğine tırnaklarımı geçirirken. ”Tek bir sahne ayakkabısının, saatlik prova salonunun, final koreografisi için gereken kostümün parasını kim ödüyor sanıyorsun? Evde yiyecek ekmek bile yokken okul masraflarını nereden karşılayacaktım?”
Öfkeli bakışları yüzümü delerken, saçlarıma mümkünmüş gibi daha da sert asıldı. Ama susmayacaktım! “Cebime bir kuruş koydun mu bugüne kadar? Karnımı bile o zillerin parasıyla doyuruyorum ben! Cebime harçlık koyacak takatin yokken bana namus tüccarlığı yapma!”
Saçlarımı bırakıp o büyük, nasırlı eliyle yanağıma okkalı bir tokat daha indirdi. "Aynı anan gibisin! Pis orospu! Anası ne ki danası ne olsun!”
"Ben onun gibi değilim!" diye haykırdım, boğazım yırtılırcasına. Sözüm biter bitmez kaburgalarıma inen acımasız bir tekmeyle savruldum. "Tıpkı onun gibisin!" diye kükredi tepemden. “Sonun da onunki gibi olacak. Tıpkı anan gibi bir fahişe olup çıkacaksın piyasaya! O süslü elbiseleri giyip erkeklerin kucağına düşeceksin! Gecenin bir yarısı üç kuruş para için ağzına, yüzüne vuracaklar; her türlü aşağılanmayı, her türlü pisliği çekeceksin! Seni adam yerine koyup yüzüne mi bakacaklar sanıyorsun? Kullanıp kenara atacaklar, bir çöp gibi harcayacaklar seni!
Sızlayan yanağımı parkenin buz gibi yüzeyine yaslayıp gözyaşlarımı serbest bıraktım. "Ben... onun gibi değilim... Onun gibi olmayacağım... Olmayacağım… Asla...”
"Babanı beğenmezsin ha! Cebine üç kuruş koymuyorum ha! Bu yaşına kadar seni kim getirdi lan!”
Annem getirdi, dedim içimden. Beni, bu adamın aşağıladığı o kadın büyütmüştü; her gece başka adamların altında ezilerek kazandığı parayla. Onu çaresiz bırakıp o pis yola düşüren de yine bu adamın vicdansızlığıydı. Ama ben gerçeği anlayacak yaşa geldiğim gün o paraya dokunmayı kesmiştim.
Hiç acımadan, böğrüme doğru bir tekme daha geçirince soluğum kesildi.
"Bundan sonra benim kızım falan değilsin ulan sen!”
Ne zaman kızın oldum ki baba... diye fısıldadı içimdeki o kırık çocuk. Hangi gün başımı okşadın ki…
"Anan olacak o karıyı nasıl boşayıp kışkışladıysam, seni de reddediyorum evlatlıktan! Cehennemin dibine kadar yolun var!”
Gövdemde patlayan bir başka tekmeyle acıdan gözlerim karardı.
"Gittiğin o süslü okulda da hayır yok zaten!" dedi, tiksintiyle yüzüme tükürür gibi. “O uğursuz mektebin kapısında mı tüneklersin, gece mekanlarının pis köşelerinde mi sızıp kalırsın ne bok yersen ye! Umurumda bile değil! Şimdi defol git içeri, topla pılını pırtını! Bu gece siktir git bu evden! Bir daha da bu sokağa adımını atarsan bacaklarını kırarım senin!”
Boğazıma oturan düğüm, dev bir hıçkırıkla çözüldü. Gece çoktan karanlığını salmıştı üzerimize. Bir başıma, akşamın bu saatinde nereden bulacaktım başımı sokacak çatıyı?
"Duydun mu lan beni!” Saçlarımdan kavrayıp bedenimi doğrulttu. "Anladın mı beni!”
Yeniden havalanan nasırlı elini görünce başımı kollarımın arasına sakladım. "Anladım... Anladım, yemin ederim anladım... Lütfen vurma…” Bedenimde acımayan tek bir hücre bile kalmamıştı.
"Sabah gözümü açtığımda bu çatının altında olursan seni kendi ellerimle gebertirim! İkinizden de nefret ediyorum. Zaten bir gün olsun benimseyemedim seni, kanı bozuk!”
🩰
Eşyalarımı ağlaya ağlaya, hıçkırıklar içinde bir bavula tıkıp kendimi dışarı attım. Zaten bir gün bu kıyametin kopacağını, bu kapının yüzüme kapanacağını biliyordum. Sokak lambasının altında öylece kalakaldım. Üniversiteden Ezgi vardı gidebileceğim... ama onun ailesi oldukça modern, kuralları olan, nezih insanlardı. Yüzü gözü morarmış, elinde bir valizle gece yarısı kapılarına dayanan benim gibi bir kızı evlerine kabul ederler miydi?
Asla. Kimseye durumumu açıklayamaz, o utancı yaşayamazdım. Akrabalar desen... İstanbul’da kimsemiz yoktu ki. Hepsi Van’daydı. Biz yıllar önce babamın şantiye işleri yüzünden kopup gelmiştik bu koca şehre.
Bu gece zaten uzun zamandır çalıştığım o lüks mekanda gösterim vardı. İki katlı devasa mekânın üst katı, aşağıdaki eğlence alanından tamamen bağımsız, gizli bir otel gibi düzenlenmişti. Sığınabileceğim küçücük bir odayı, hadi odayı geçtim; kostümlerin yığılı olduğu o kuytu kulisi bile çok görürler miydi bana?
“Maaşımdan kesin, yevmiyemi kesin ama ne olur, bu gece beni bu ayazda bırakmayın,” desem... Çok mu şey istemiş olurdum?
Adımlarımı hızlandırdım. Rüzgar yüzüme çarptıkça patlayan dudağım, zonklayan yanağım daha da sızlıyordu. Bugünlük o çatının altında başımı sokacak idareten bir yer bulayım da... Yarın ne olacağı Allah kerim.
Uzunca bir yürüyüşün ardından en sonunda o gösterişli mekanın önüne varabilmiştim. Bedenimdeki yaralar, ağrıyan kemiklerim ve dondurucu ayaz yetmezmiş gibi ayaklarım da sızım sızım sızlıyordu; o uzun yolu resmen acıyla tepmiş, sürüne sürüne gelmiştim.
Vardar Royale…
Karanlığın ortasında, devasa bir mabet gibi yükseliyordu. Gold ve siyah dış cephesi, daha kapısından içeri adım atmadan bile insanı ezen; “Ben zenginim ve karanlığım,” diye haykıran küstah bir ihtişam taşıyordu.
Devasa cam kapının önünde dikilen heybetli korumalar, önce elimdeki küçük bavula, ardından yüzüme baktılar. Yaklaşık bir yıldır burada sahne alıyordum ama kapılarına ilk defa elinde bir bavulla gelen, kaşı gözü patlamış bir Gülru görüyorlardı. Sertçe yutkundum. Bakışlarımı onlardan kaçırıp kendimden emin görünmeye çalıştım.
Mermer rampada bavulumun tekerleklerini sürüyerek dış kapıya vardım. Onlarla hiç göz teması kurmadan, başım dik ama içim paramparça bir hâlde ağır cam kapıdan içeri adım attım. Dışarıdaki dondurucu soğuğun ardından içerideki sıcaklık, bedenimi bir koza gibi sardı. Çantamdan çekip çıkardığım kartı sensöre okutup turnikeden geçtikten sonra, adımlarımı sahne arkasına giden loş koridora kırdım.
Önce ne yapmalıydım? Titreyen parmaklarımla cebimden telefonu çıkarıp ekranına baktım. Dokuza geliyordu. Gösteri saatine daha iki saate yakın zaman vardı.
Önce patronla mı konuşmalıydım? Yoksa bavulumu kulise bırakıp biraz derin nefes alarak içimden konuşma provası mı yapmalıydım?
En mantıklısı bavulumu iki dakikalığına şu köşeye park edip doğrudan yukarı çıkmaktı. Belki patron üst kattaki o küçük, boş odalardan birini kullanmama izin verirdi de bavulu doğrudan odaya taşırdım. Böylece Çiğdem denen o pervasız kadına da malzeme vermemiş olurdum. Beni günahı kadar sevmiyordu zaten ve bu nefretini her fırsatta yüzüme vurmaktan çekinmiyordu.
Bavulumu dikkat çekmeyecek bir köşeye bıraktığım gibi hızla yukarı kata ilerledim. Mermer basamakları tırmanırken kalbim göğüs kafesimi patlatacak gibi çarpıyordu. Ne diyecektim ki adama? Kafamın içinde binbir türlü cümle kurup kurup yıkıyordum.
Cüneyt Bey kolay bir adam değildi. Tek bir bakışıyla herkesi mum eden, lafını ikiletmeyen, kuralcı bir patrondu. Ama nedense, bu koca mekânda bana hiç sesini yükseltmemişti. Diğer kızlara karşı takındığı o üstenci, soğuk tavrı bana karşı biraz olsun yumuşar, yerini korumacı bir tutuma bırakırdı. Belki de ben öyle zannediyordum, belki de tamamen hüsnükuruntuydu.
“Şey... Cüneyt Bey... Bu gece burada kalsam olur mu?” desem…
Kendi iç sesim bile yüzümü kızartmaya yetti. Saçmalama Gülru! “Şey” ne demek? Daha ilk kelimede kaybettin zaten.
“Evden ayrılmak zorunda kaldım Cüneyt Bey. Kalacak bir yer bulana kadar, haftalığımdan kesmeniz şartıyla küçük odalarınızdan birini bana açar mısınız?” cümlesini zihnimde evirip çevirirken acı bir tebessüm kondu dudaklarıma. Sebebini sormasına gerek bile kalmayacaktı ki. Suratımın bu darmadağın hâlini gördüğü an her şeyi anlayacaktı zaten.
Hem bu ilk de değildi. Daha önce de defalarca yüzümde morluklarla, patlamış dudaklarla gelmiştim buraya. Her defasında beni durdurup süzmüş, salladığım bahaneleri yemediğini belli eden o sert bakışlarıyla gerçeği söküp almaya çalışmıştı. Ben başımı önüme eğip geçiştirdikçe de aramızdaki o şüphe duvarı daha da kalınlaşmıştı.
Kapının önüne geldiğimde ciğerlerimi dolduran derin bir nefes aldım. Sıkıca sıktığım yumruğumun eklem yeriyle ahşap kapıya iki kez vurdum. Saniyeler bile geçmeden, içeriden yükselen o sert "Gir!" sesiyle kaşlarım çatıldı. Cüneyt Bey kapının arkasından ses vermezdi. Kapıyı vurur, o sessiz koridorda içinden beşe kadar sayardın. Ses çıkmıyorsa içeri girme iznin var demekti.
Belki bu gece bir istisna yapacağı tutmuştu... Ya da içerideki adam Cüneyt Bey değildi. Zaten duyduğum o tok, buyurgan ses de onun sesine pek benzemiyordu. Göğsümdeki huzursuzluk bir kat daha büyürken, pirinç kapı topuzunu çevirip ağır kanadı usulca araladım.
Siyah ağırlıklı loş odaya girer girmez karşımda genç bir adam görmeyi tabii ki de beklemiyordum. Buralarda daha önce hiç karşılaşmadığım bu yabancı, sanki kendi krallığındaymış gibi rahatça oturuyordu. Bu rahatlık, bu pervasız ev sahibi edası zihnime tek bir ihtimali getiriyordu. Cüneyt Bey’in şu meşhur oğlu olabilir miydi?