BÖLÜM 3
‘’Bethor! Batıdan Bethor.’’ Boğazım yırtılacakmış gibi bağırıyordum. Bethor’un beni duyduğundan da şüpheliydim zaten. Arkasından üç atlı geliyordu ve onu kıskıvrak yakalayacaklardı. Kendi durumumu hiçe sayarak Bethor’un bulunduğu yöne doğru atımı mahmuzladım.
Clio, Dada, Eos ve Furina’nın durumları da pekiyi görünmüyordu. Sürüye saldırırken bu kadar kalabalık olduklarını anlayamamıştık. Gözlerimiz böyle büyük bir kervanı gördüğünde heyecanla parlamış ve geri kalan herşeyi hesaba katma işini bir kernara bırakmıştık. Eh, bizlere de boşuna deli gençlik denmiyordu. Gözümüzü karartıp sürünün içine dalmıştık. Bu vahşi kabile koruyucularını da o anda görmüştük. Sayabildiğim kadarıyla on beş kişi vardı. Son anda Daimon’u getirmekten vazgeçtiğim için memnundum. Bİr de onu korumak zorunda kalacaktım. Her ne kadar iki gün sonra kabilemizin reisliğini alacak olsa da yine de benim için bir çocuktu ve onu her türlü tehlikeden uzak tutacaktım.
‘’Yerinde kal!’’ Bu Bethor’du ve sanırım bu öfkeli sesin ulaşması gereken yer benim kulaklarımdı. Umursamayıp yine yanına gitmek için son sürat ilerledim. Sadaktan iki ok çektim. Eğer şansım varsa rüzgâr benden yana olurdu ve ikisini de aynı anda vurabilirdim.
Yayımı gerdim ve hedefime odaklandım. Bethor, hala bağırıyordu çünkü onun kaçtığı yöne doğru gelmiş, tam da önlerine çıkmıştım. Hiç düşünmeden oklarımı hedefine gönderdim. Rüzgarın şiddediyle daha da hızlandıktan sonra yerlerini buldular. İki adam aynı anda düşerken benden küçük bir inilti çıktı.
Ayağıma baktığımda bir okun sağ bileğimde durduğunu gördüm. Aslında tam olarak bileğimde durmuyordu. Üzengiye saplanmıştı ve sadece bileğimi çizmişti. Bethor’un sesini daha yakından duyduğumda başımı kaldırıp ona baktım. Diğer adamı devirmişti ve bana öfkeyle bağırıyordu.
‘’Sen aklını mı kaçırdın? Sana ne diyorsam onu yapsan olmazdı, değilmi? Ya bir yerine gelseydi?’’ Hala bağırınırken elimi durması için havaya kaldırdım.
‘’Arkandan geliyorlardı.’’ Dedim ben de bağırarak.
‘’Ah! İyiki söyledin ben bunu bilmiyordum. Onları Ale ve İso’nun yanına götürüyordum.’’ Dişlerinin birazdan kırılma olasılığı yüksekti. Eliyle işaret ettiği yere baktığımda ikisini görmüştüm. Çalılıkların ardından çıkmış, hatta peşimdeki iki adamı çoktan indirmişlerdi bile. Bu sonuncularla birlikte on dört adamı da indirmiştik. Sürü ve atlar bizimdi. On dört?
‘’On dört kişi öldü. Biri nerede?’’ Olduğum yerde atımı döndürdüm ve çevreye göz gezdirdim. Hİç bir yerde değildi.
‘’Lanet olsun. Hemen gitmeliyiz.” Sözlerine rağmen Bethor’un gözleri on beşinci kişiyi arıyordu.
Furina yanımıza geldi. Diğerleri de sürünün kontrolünü sağlamaya çalışıyorlardı. ‘’Çok hızlıydı. Onu bit türlü yakalayamadım.’’ Dedi üzgün bir tavırla.
Elimi havada sallayarak‘’Neyse, ‘’ dedim. Yayımı da sırtıma astım. ’’Bir an önce gidelim. Furina sen atlı arabayı al, içinde neler olduğuna yuvalara vardığımızda bakarız.” Şikâyet etmek istemesem de ayağım sızlamaya başlamıştı.
‘’Ben de yaşlı Mormo’nun yanına bir an önce gitsem iyi olacak.’’ Dedim yüzümü buruşturup. Bethor’a bakmıyordum ama yüzünün aldığı şekli biliyordum. Öfkeden kızarmıştı. Yanımda ilerlerken homurdanıp duruyordu.
Daha da hızlanmadan önce çalılıklardan bir ses geldi ve hepimiz aynı anda durduk. Oklarımızın, mızrak ve kılıçlarımızın ucu sesin geldiği yöne çevrildi. Neredeyse nefes almıyorduk. Sonra o gözleri gördüm. Bir çift boncuk gibi parlayan simsiyah gözler. Korku ve şaşkınlıkla karışık bir hal almış yüzünü çalıların ardında saklamıştı, ama yine de birbirimizi gayet iyi görüyorduk. Özellikle de gözlerini görüyorum. Yayımı indirdim. Belki yanlış bir hareketti ve yapmamam gereken bir şeydi ama o gözlerdeki korkuyu görmüştüm.
Benim yayımı indirdiğimi gördüğünde, ‘’On beşinci kişi benim.’’ Dedi. Ve küçük, çelimsiz bedeni gözlerimin önündeydi. Bir anda herkes silahlarını indirdi. Bu bir çocuktu. On bir veya on iki yaşlarında olmalıydı.
‘’Adın ne?’’diye sordum.
‘’Beni öldürecek misin?’’diye karşı soru sordu sorumu duymazdan gelerek. Bir süre kaşlarımı çatarak düşündüm.
‘’Belki kim olduğunu ve hangi kabileye ait olduğunu öğrenirsem…’’dedim. Sonra dudaklarım yukarı kıvrıldı. Çünkü yüzünde hafif bir gülümseme oluştu umutla. Aslında onu öldürmek niyetinde değildim. Çünkü o bir çocuktu ve ben çocukları asla öldürmezdim.
‘’Adım Sitellio. Kabile değil ama bir krallığa aidim. Yorko krallığının komutanlarından Side’nin oğluyum.’’ Kelimelerini yakalamak oldukça zordu. Telaşla ve aceleyle konuşmuştu.
‘’Aha!’ ’dedi Bethor ve arkasından gürültülü bir kahkaha attı. ’’Şansa bak!’’ Ve bana göz kırptı. Genişçe sırıttım. Demek bu kervan Memnon’un kervanıydı.
‘’Eğer… Eğer beni öldürmezseniz zaten onlar öldürecek. Önce babam yapar bu işi. Yüzüme gözüme bulaştırdığımı düşünür. Lütfen. Beni öldürmeyin. Sizinle geleyim. Beni bulurlar.’’ dedi telaşla ve ellerini başının üzerinde birleştirdi. Sonra dizlerinin üzerine çöküp başını yere eğdi. Elleri hala başının üzerinde duruyordu.
Bethor’a baktım ve o da başını salladı.
‘’Neden olmasın. Ama bizim kabilede korkaklara yer yok. Biraz cesaret.’’ Dedim ve ona elimi uzattım. Tutup kaldırabileceğim kadar hafif görünüyordu. Geniş bir sırıtma ve içinde bir sürü çözemediğim anlam taşıyan gözlerle başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Sonra takip edemediğim bir hızla elimi tutmak için atımın dibinde bitti.
‘’Amma hızlısın,’ ’dedim onu tutup arkama yerleştirirken. “Sıkı tutun!’ ’diye bağırdım ve sürüyü zapt etmeyi başaran arkadaşlarımızın yanına ilerlemek için atımı mahmuzladım.
‘’Anlat bakalım nereden geliyorsunuz?’ ’diye sordum rüzgâr yüzüme çarpar, saçlarımı sertçe savururken. Çelimsiz elleri belimi daha da sıktı.
‘’Fazla uzaktan değil. Bu hediyeler Orkon kabilesinden Prensimize bir armağan. Gerçi artık o benim prensim değil. Neyse…’’ Çocuğun konuşma tarzı da kendisi gibi hzılıydı.
‘’Prens Memnun, evleniyor. Bunlar da hediyeleri. Atlı arabada bir sürü mücevher ve değerli kumaşlar var. Hatta gelinlik kumaşı bile...” Heyecanlanmış ve kendisiyle gurur duyuyormuş gibiydi ses tonu..
Gülümsedim ‘’Demek Mormon evleniyor,” dedim daha da geniş sırıtarak. Benim için asıl önemli nokta buydu.
‘’Evet. Güzel bir kızmış. Herkesin dilinde. Hayret, siz nasıl duymadınız?’’diye sordu şaşkın bir tonla.
‘’Duydun mu Bethor?” diye bağırdım yanımda hızla ilerleyen Bethor’a bakarak.
Başını salladı. ‘’Ne ?’’ diye sordu sonra.
‘’Memnon evleniyormuş!” dedim sırıtarak.
‘’Ahh! Çok üzüldüm senin için,” dedi alay ederek. Yüzündeki rahatlamayı bu süratle giderken bile görebiliyordum ve yine önüne bakıp hızla ilerledi.
Fısıltıyla, “Ben de…” dedim. Sonunda peşimi bırakmıştı. Sanki üzerimden bir yük kalkmış gibi hissettim bir anda. Aslında bu konu hep aklımdaydı. Çünkü bizi açık bir şekilde tehdit etmişti. Gerçi kabilemiz gün geçtikçe daha çok büyüyordu. Belki de bir savaşı göze alamamıştı. Oysa buna kararlı gibi görünüyordu.
Arkamdan gelen cılız ses “Anlamadım?” dedi.
“Boşver,”
Böyle soğuk havalarda kimse sürüsünü kabilelerden çıkarmazdı. Bu tam da Memnon’a göre bir hareketti. Bizim kaldırdığımız hayvanlar onun için hiçbir şeydi belkide. Gerçi bu Memnon bile olsa saçma bir şeydi. Yığınla değerli eşya ve bunca hayvanı neden kışın ortasında ovaya salmıştı ki? Üstelik etraf bizim gibi kışı geçirmek için avlanan hırsızlarla doluyken…
Stellio, “Beni korumaları görevlendirmem için kabileyeyolladılar.’’ Dedi. Düşüncelerim bir anda havaya dağılmış gibi oldu.
‘’Yaşın oldukça küçük. Neden sen?’’ diye sordum. Elleri bir an için beni daha çok sıkıp tekrar gevşedi. Cevap vermesi gerekenden daha uzun bir süre beklediğini düşündüğümde konuşmaya başladı.
‘’Babam…” Omuz silktiğini hissettim. “Şimdiden sorumluluk almamı istiyor.’’ Dedi. Ayrıca dişlerini sıkıp konuştuğunu da anlamıştım.
‘’Almalısın ama bu biraz ağır olmuş!’’ dedim. Ben on yaşında başlamıştım savaşmaya. Benim için normal geliyordu böyle şeyler.