"İŞTE GERÇEK, İŞTE CEHENNEM!"

1335 Kelimeler
Silah sesinin yankılanmasıyla Karahan olduğu yerde dondu. Arkasındaki arkadaşlarına baktığında hepsinin yüzünde aynı ifade vardı: “Ne oluyor?” Koşarak konağın kapısını tekmeyle açtı. İçerideki herkes aynı anda kapıya çevirdi bakışlarını. Karahan’ın gözleri önce annesine kaydı. Ayaktaydı, dimdik duruyordu; ama rahatlamak için çok erkendi. Ardından yanındaki babasına çevirdi bakışlarını. O da aynı şekilde dimdikti. Karşısına dikilen Hasret Hanım ve Beşir Bey'e döndü. Beşir’in elinde silah vardı, fakat silahı tuttuğu eli aşağıdaydı. Avludaki hiç kimseye zarar gelmemişti. Yine de o silah sesinin konaktan geldiğine emindi. Telaşla bakışlarını sağa sola çevirdiğinde dedesi ortalıkta yoktu. Koşar adım merdivenlere yöneldi, bağırıyordu: “Dede!” Ama ne bir cevap vardı ne başka bir ses. Merdivenleri ikişer üçer tırmandığında balkonun kenarındaki karartıyı gördü. Kar yığınının arkasına doğru adım attı. İçinde bir korku vardı; dedesinin cezasını çekmesini istemişti elbette, fakat bunu canıyla ödeyeceğini hiç düşünmemişti. Diğerleri Karahan’a yetişememişlerdi hala. Karahan’ın gözleri karın üzerindeki kırmızı lekeye takıldı. Kan, beyaz örtünün üzerinde bir çığlık gibi yayılıyordu. Dedesi sağ elinde silahı sıkıca kavramış, sol elinde bir kâğıt parçasıyla kendi kafasına sıkmıştı. Nefesi kesilir gibi oldu Karahan’ın. Elindeki katlanmış kâğıdı alıp cebine soktu. Ardından dedesinin başına eğilip açık kalan gözlerini kapattı. Arkasından teker teker gelenler de olduğu yerde dona kaldılar. Berfin Hanım’ın attığı çığlık konağı inletti. İbrahim Bey babasının başucuna dizlerinin üzerine çökmüş, ellerini babasının kanına bulanan kara bastırmıştı. Beşir ve Hasret Hanım gördükleri manzara karşısında taş kesilmişlerdi. Beşir, içten içe adaletin yerini bulduğunu düşünürken Hasret Hanım’ın içini derin bir korku kapladı. Çünkü Halil Ağa’nın ölümüyle Zümrüt’ün diğer gerçekleri ifşa edip etmeyeceği konusunda şüpheye düşmüştü. Hasret Hanım, Beşir’in koluna yapıştı. Fısıltıyla: “Gidelim oğlum…” dedi. Beşir, İbrahim’in dizlerinin üzerine çökmüş halini gördüğünde bir anlığına içi sızladı. Ama sonra geri çekildi. Annesiyle birlikte konağı terk ederken hesap sormaya geldiği adamın kendini öldüreceği aklının ucundan bile geçmezdi. Ama Beşir’in hesap sorması gereken bir kişi daha vardı. Gecenin bu saatinde onu bulmaları için çoktan adamlarını devreye sokmuştu: Zümrüt. Zümrüt, bir gün Beşir’in tüm gerçeği öğreneceğini biliyordu. Bu yüzden kendi kendine bir yemin etmişti: “Ben yanarsam, herkes yanacak.” Önce Beşir’i yakacaktı, aklına koymuştu. Tıpkı yıllar önce yaptığı gibi. Çünkü; Zümrüt’ün bildiği bir şey daha vardı. Kimsenin bilmediği, kendisinin de yeni öğrendiği bir sır… Evinde sakin sakin otururken hizmetli kadın elinde tepsiyle içeri girdi. Önce Zümrüt Hanım’a kahveyi uzattı, ardından Zümrüt’ün karşısında oturan Ayla’ya dönüp kahvesini ikram etti ve: “Afiyet olsun.” diyerek odadan çıktı. Zümrüt kahvesinden bir yudum aldı. Başını salladı, dudaklarının kenarında sinsice bir gülümseme belirdi: “Demek kız kardeşin Alev’i her yerde aradın… ve bulamadın, öyle mi?” dedi. Ayla’yı nereden bulmuştu? Ayla Zümrüt’ün evine nasıl gelmişti? İşte orası tam bir muammaydı. Ama Zümrüt’ün içten içe gülüşü, bu işin sandığından çok daha karmaşık bir yöne doğru sürüklendiğinin kanıtıydı. Öte yandan, feryat figan evden cenazesi çıkan Halil Ağa’nın kanını temizleyen evin yardımcılarının arasında bir dedikodu dönüyordu. Birisi alçak sesle: “Koskoca Halil Ağa canına kıyacak adam mıydı?” dedi. Diğeri başını sallayarak karşılık verdi: “Kız, böyle ailelerin hep bir sırrı olur. Bilmediğimiz neler vardır neler…” Tam o sırada Hüsne Sultan, ağlamaktan kızarmış gözleriyle iki kadının karşısına dikildi. “Haddinizi bilin! Siz kimsiniz ki ekmek yediğiniz yerin dedikodusunu yapasınız?” İki kadının daha başlamadan biten konuşmalarına son noktayı koymuştu. Kadınların yanından geçip Halil Ağa’nın odasına doğru yürüdü Hüsne Sultan. Neredeyse sabah olmak üzereydi. Çalışanlar gözlerini dahi kırpmamıştı. Odaya girdiğinde kapıyı ardından kilitledi. Gözlerini yerden tavana gezdirip Halil Ağa’nın dolabına doğru adımladı. Dolabın kapağını açtı. Cebinden çıkardığı bıçakla, dolabın içinde normal gözle görülmeyen bir bölmenin kapağını bıçağın ucuyla kaldırdı. Toz içindeki belgeleri eline aldı, eteğinin lastiğine sıkıştırdı. Aynı şekilde kapağı yerine oturttu. Yeleğinin önünü kapatırken kendi kendine mırıldandı: “Bunca sırrı benim sırtıma atıp kurtuldun Halil Ağa… Ama ben kendimi öldürmeden nasıl yaşayacağım, bilmiyorum.” Ardından odanın kilidini açtı ve sessizce çıkıp gitti. Hastanede hâlâ bir bekleyiş vardı. Karahan’ın gözleri kan gibi kızarmıştı. Babası ve annesinin yanında Mehmet, Tarık ve Serkan vardı. Neslişah’ın ameliyattan çıkmasını bekliyordu. Güneş doğarken ameliyathanenin kapıları sonuna kadar açıldı. Doktor maskesini indirip bitkin gözleriyle koridordakileri süzdü. Önünde Hasret Hanım, Beşir Bey ve Karahan dikilmiş, diğerleri hemen arkalarında bekliyordu. Doktor başını sallayarak konuştu: “Ameliyat iyi geçti. Sadece bugün yoğun bakımda kalması yeterli. Yarın servise alacağız. Kurşun kritik bir yerde değildi fakat kan kaybı çok oldu. Bu yüzden kalbi bir süre durdu, yeniden çalıştırmak zorunda kaldık. Merak etmeyin, çok güçlü bir kız… çabucak toparlayacaktır.” Doktor, koridordakilerin arasından geçip uzaklaştı. Herkes derin bir nefes almış, üzerlerindeki yük hafiflemişti. Ancak tam o sırada koridorun başında gözlerinden ateş fışkırarak Zümrüt göründü. Her şeyi öğrenmişti: Beşir’in konağı bastığını, amcasının intihar ettiğini ve Beşir’in kendisini aradığını. Doğrudan Beşir’in üzerine yürüdü. Önüne Karahan geçip onu durdurmaya çalıştı. Ama Beşir Bey, Karahan’ın arada durmasına aldırış etmeden Zümrüt’ün karşısına dikildi. Büyük yüzleşme işte şimdi başlıyordu. Beşir, dişlerini sıkarak bağırdı: “Kendi ayağınla gelmen iyi oldu!” Hasret Hanım arkadan Beşir’in koluna yapışmış, onu durdurmaya çalışıyordu. Aslında düşündüğü şey, Zümrüt’ün sinirlenip Sedef’in de işin içinde olduğunu söylemesiydi. Abla kardeş birbirine düşman olursa hangi yüzle çıkardı insan içine, bilmiyordu Hasret Hanım. Zümrüt bağırarak Karahan’ın önünden Beşir’e doğru atıldı: “Sen, olanların hesabını soracak en son kişisin Beşir!” Beşir’in gözü dönmüştü. Bir anda Zümrüt’ün boğazına yapıştı. Karahan geride kalırken Beşir, boğazına yapıştığı Zümrüt’ü duvara dayadı. Arkasından durdurmaya çalışanları da deli gücüyle itti. Zümrüt’ün nefesi kesiliyor, suratı morarıyordu. Ama yine de o haldeyken bile ağzını açıp son nefesini verir gibi Beşir’in gözlerine baktı: “Alev’in ölümünü… neden bildirmedin?” Beşir’in gözleri fal taşı gibi açıldı. Ne biliyordu Zümrüt? Nasıl öğrenmişti Alev’in ölümünü bildirmediğini? Bu kadın yine bir şeyler karıştırıyordu. Ancak bildiği şey sıradan değildi. Bunu sadece Beşir biliyordu; Zümrüt nasıl öğrenmiş olabilirdi? Beşir’in parmakları Zümrüt’ün boğazında gevşerken, diğer elini yumruk yapıp duvara indirdi. Parmak eklemleri kan içinde kaldı. Zümrüt yere düşüp nefesini düzene sokmaya çalıştı. Duvara tutunarak ayağa kalktı. Beşir’in gözlerinin içine bakarak fısıldadı: “Alev’in kardeşi burada… Sonun geldi Beşir.” Ardından koridorda ayaklarını yere vura vura uzaklaştı. Beşir artık emindi. Geçmişin yükü, aldığı ahlar ve yaşattığı acıların hesabını sadece kendisi değil, çevresindekiler de ödüyordu. Ve ödemeye devam edeceklerdi. Karahan, Zümrüt’ün Beşir’e ne söylediğini duymamıştı, duymak dahi istemiyordu. Neslişah’ın iyi olduğuna emin olduktan sonra Hurşit’le birlikte arabasına binip adli tıbba doğru yola koyuldu. Diğerleri zaten oradaydı. Yol boyunca ne Karahan konuştu ne de Hurşit. Sessizlik ağırdı. Adli tıbbın önüne geldiklerinde Tarık, Serkan ve Mehmet dışarıda, duvara yaslanmış bir şekilde sigara içiyorlardı. Hurşit’le birlikte yanlarına yürüdüler. Neslişah’ın durumundan çoktan haberleri vardı; Tülay, Serkan’ı aramıştı. Aralarında tek kelime edilmedi. Karahan ve Hurşit de sırtlarını duvara yasladı. Mehmet onlara da birer sigara uzattı. Beş koca adam, sessizce önlerine bakarak aynı anda sırtlarını duvara yaslamış, sigaralarını içiyorlardı. Karahan sigarasını bitirip yere fırlattı. Sağ cebinden elini çıkardı ve dedesinin öldüğü an elinde olan katlanmış kâğıdı havaya kaldırdı. Ortada duran Serkan’a uzatıp sert bir sesle: “Sesli oku.” dedi. Serkan kâğıdı açtı. Gözleri doğrudan en alttaki isme kaydı: Halil Hozankaya. Yazıyı dikkatle inceledi. Fakat bu yazının dayısı Halil Ağa’ya ait olmadığına o kadar emindi ki… Karahan’a dönüp: “Bu yazı…” dedi. Karahan, Serkan’ın sözünü bitirmesine izin vermedi: “Biliyorum. Oku sen, sesli oku ama.” Ellerini cebine soktu. Dört adam da sırtı duvarda, Serkan’a dikkat kesildiler. Serkan derin bir nefes aldı ve okumaya başladı. **“Ömrüm boyunca yaptığım hataların, kırdığım kalplerin, aldığım ahların yüküyle yaşadım. Artık yaşamak için bir nedenim yok. Pişmanlıklarım boynuma dolanmış bir ip gibi. Her gün biraz daha sıkıyor, her gün biraz daha boğuyor beni. Hasret Poyraz’dan özür diliyorum. Onun ailesine yaşattıklarım için… Artık saklayacak gücüm yok. Bir de senelerce aklımı kurcalayan bir şüphe vardı. Beşir'in ablası Sedef’in oğulları, Ateş ve Alaz… İbrahim’in çocukları olabilir. Bu şüphe beni yiyip bitirdi. Senelerce acaba desem de , adımızın böyle duyulmasını istemediğim için çekindim. Ama artık yalanlarla, şüphelerle ve sırlarla yaşayamıyorum. Benim için yolun sonu geldi. Affı olmayan günahlarımın bedelini kendi canımla ödüyorum. Allah beni affetsin. Halil Hozankaya…”** Serkan’ın sesi titreyerek sustu. Kâğıt elinde ağırlaştı. Beş adam da sırtı duvarda, donakalmış halde birbirlerine baktılar. Gözler büyümüş, nefesler kesilmişti. Karahan başını öne eğdi ve gözlerinden yaşlar gelene kadar güldü. Daha sonra dudaklarının arasından tek bir cümle döküldü: “İşte gerçek… işte cehennem.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE