"AİLE İŞİ"
Neslişah, İstanbul Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunuydu. Çocukluğundan beri sahneye çıkmayı, ışıkların altında rol yapmayı hayal etmişti. Ancak bu hayali, ailesi tarafından hiçbir zaman ciddiye alınmamıştı. Annesi Cevriye ve babası Münir, “Bizim işimiz başka, tiyatro ekmek kapısı değil” diyerek karşı çıkmışlar, kızlarının sahne sevdasını boş bir heves olarak görmüşlerdi.
Oysa ablası Tülay ve abisi Fersah, Neslişah’ın gözlerindeki ışığı fark etmiş, onun bu hayali ne kadar içten istediğini biliyor, anne ve babalarını ikna etmek için uğraşıyorlardı. Neslişah, üniversiteye gidebilmek için önce anne ve babasına bir söz vermişti: Okulunu bitirip döndüğünde, ablasının yerine aile işinde çalışacak, böylece onları ikna etmiş olacaktı. Bu söz, Cevriye ile Münir’in gözlerini parlatmıştı. Çünkü Tülay'ın yaşı otuza yaklaşırken işlerin kesat gittiğinden sık sık yakınır, arada bir Neslişah’a duyururcasına “Daha genç biri olsa, paraya para demeyiz” derlerdi.
Abisi Fersah ise kardeşini bu işlere sokmak istememiş, onun sahnede parlamasını, hayallerini gerçekleştirmesini arzulamış, aile düzeninin karanlık tarafına bulaşmamasını dilemişti. Ama Münir ve Cevriye için verilen söz her şeyden önemliydi. Neslişah’ın gençliği, güzelliği ve tiyatroda öğrendiği rol yapma yeteneği, onların gözünde aile işini yeniden canlandıracak bir umut olmuştu.
Neslişah, diplomasını alıp eve döndüğünde, sahnelerin büyüsünden çok uzak bir gerçekle karşılaşmıştı. Çünkü bu ailenin işi, yıllardır süregelen bir düzenin üzerine kuruluydu: dolandırıcılık. Güzel yüzü, ikna edici sözleri, sahnede öğrendiği duygusal geçişler… Hepsi, saf kalpleri kandırmak için birer araçtı onlara göre.
Bir yanda hayallerini süsleyen tiyatro sahneleri, diğer yanda ailesinin karanlık düzeni… Neslişah, her adımda kendi içinde bir çatışma yaşıyordu. Ama verdiği söz, anne ve babasının beklentileri ve ablası Tülay'ın yükünü hafifletme zorunluluğu, onu bu karara sürüklemişti.
Neslişah ile ablası Tülay'ın arasında on yaş, abisi Fersah ile arasında ise sekiz yaş vardı. Çocukluğundan beri aralarından su sızmaz, birbirlerine olan bağlılıklarının arasına anne ve babaları bile giremezdi. Ne zaman biri düşse diğeri kaldırır, ne zaman biri ağlasa diğeri teselli ederdi. Onların kardeşliği, sıradanlıktan çok daha ötesiydi.
Ailenin yaşamı ise hiçbir zaman normal olmamıştı. Mahallede komşuluk edecek kadar uzun süre aynı evde kalmazlardı. Bir evde işlerini bitirene kadar oturur, ardından sessizce taşınırlardı. Yeni bir adres, yeni bir çevre, yeni bir oyun… Bu düzen yıllardır böyle sürüp gidiyordu. Mahalleli onları tanımaya fırsat bulamadan, kapı önlerinde selamlaşmalar başlamadan, Cevriye ile Münir çoktan yeni bir evin kapısını aralamış oluyorlardı.
Her , işe diye çıktıklarında, çoğu zaman olmasa da bazı zamanlar Tülay ağlayarak eve dönerdi. Gözleri kan çanağına dönmüş, elleri titrerken “Yeter artık, kaçıp gideceğim! Bunlar nasıl anne baba, böyle anne baba mı olur?” diye haykırırdı. O anlarda Neslişah ve Fersah, ablalarının yanına koşar, onu teselli ederlerdi. Fersah omzuna elini koyar, “Biz buradayız, yalnız değilsin” derdi. Neslişah ise gözyaşlarını siler, “Dayan abla, bir gün her şey değişecek” diye fısıldardı.
Tabii ki her ailenin bir sırrı vardır. Neslişah’ın ailesinin de vardı. Ama bu sır, sandığınız gibi yaptıkları iş — yani dolandırıcılık — değildi. Asıl sır, ailede bir tek Neslişah’ın bilmediği, yıllardır saklanan ve zamanı geldiğinde er yada geç ortaya çıkacak olan bir sırdı. Her ne kadar Neslişah anne ve babası Cevriye ile Münir’i öz ailesi sansa da, işin aslı öyle değildi.
•••• YILLAR ÖNCE••••
O gün Poyrazların konağında büyük bir telaş vardı. Alev’in doğum sancıları başlamış, ev halkı koşturmaca içinde ebeyi çağırmaya hazırlanmıştı. Ancak kapıdan içeri giren kara çarşaflı kadın, ebenin yardımcısı falan değildi; o kadın Zümrüt’tü.
Zümrüt, Poyrazların konağına gizlice soktuğu adamı sayesinde ne olup bitiyorsa her haberi alıyordu. Ve o gün geldiğinde, ebeyi çağırmak için harekete geçenlerden birine “Ben giderim” demiş, koşarak Zümrüt’e Alev’in doğum yaptığının haberini vermişti. Zümrüt, Beşir Poyraz’ın nişanı atmasından sonra onları ayırmaya and içmişti. Üstüne bir de çarşıda pazarda “Hozankaya’ların nişandan ayrılan kızı” diye parmakla gösterilince, onca zaman biriken kini ve öç alma arzusu daha da büyümüş, kara çarşaflara bürünerek Beşir’in evinin yolunu tutmuştu.
Ebenin yerine doğum için odaya girdiğinde, dışarıdakilerin kendini tanımamasıyla derin bir oh çekmiş, yüzündeki peçeyi indirmesiyle Alev’in çığlık atması bir olmuştu. Çünkü Alev, daha önce çarşıda onu görmüş, hatta tehditlerine maruz kalmıştı. Ebeyi beklerken onun gelmiş olması Alev’i oldukça korkutmuştu. Tam bağıracakken Zümrüt, yastığı alıp ağzına bastırmış, onu boğarak öldürmüştü.
Ancak Alev’in karnı hâlâ kımıldıyordu. Zümrüt, onlara daha da acı çektirmek istercesine kadının karnına son gücüyle bastırmış, bebeği zorla çekip çıkarmıştı. Bebek doğduğunda ağlamıyordu. Yanında getirdiği çantanın içine koyarken bebeğin kız olduğunu fark etmişti. Zümrüt kendi kendine, “Anası gibi orospu olur büyüyünce” diye fısıldamış, Beşir’i bir beladan kurtardığını düşünerek çantayı kavramıştı.
Peçesini tekrar yüzüne çekip, kapıyı açtığında; Beşir’in bağırışları karşısında sessiz kalmış, kenara çekildiği anda kapıdakilerin hepsi ne olduğunu az çok anlamış, odaya doluşmuşlardı. Zümrüt fırsatını bulmuş, sağa sola bakıp hızla konaktan kendini dışarı atmıştı. Yüksek taş duvarları ardına bakmadan geçmiş, sonunda bir çöp yığınının başında durup kimse görmeden elindeki çantayı bir köşeye bırakmıştı. Biraz daha ilerleyip başka bir çöpe de üzerindekileri çıkarıp atmıştı.
Zümrüt’ün bu acımasızlığı, bir annenin ölümüne ve bir evladın sahipsiz kalmasına neden olmuş, bir aileyi paramparça etmişti. Ve en acıklısı da, Beşir Poyraz’ın delirmesiydi.
••••YILLAR SONRA••••
Tülay’ın son işi için Nevşehir’e geldiklerinde, abisi Fersah Neslişah’ı bir köşeye çekti. Gözlerinin içine baktı, sesi titrek ama kararlıydı:
“Nesli, bak emin misin? Ben senin hiç bu işlere bulaşmanı istemiyorum kızım. İçimizde en temizimiz, en masumumuz sensin.” dedi.
Neslişah, abisinin sözleri karşısında gözlerini kapattı, sonra sarıldı, başını onun göğsüne koydu ve yumuşak bir sesle fısıldadı:
“Verdiğim sözde duracağım abi. Ne olursa olsun ablamı kurtaracağım.”
Fersah, kardeşinin saçlarına bir öpücük kondurdu, sonra yavaşça geri çekildi. Neslişah ise abisinin omzuna hafifçe vurdu, biraz da gülümseyerek konuştu:
“Of tamam abi… Küçüklükten beri bu işin içindeyiz. Artık bu işin kurdu sayılırız. Annemler ne diyorsa o, tamam mı.”
Sonra kiraladıkları eve giren anne ve babasının peşinden hızla koştu.
Ev zaten eşyalıydı. Uzun süredir şehir şehir gezdikleri için hiç ev eşyaları olmamıştı. Nereye gitseler sadece kıyafetlerini götürdüler. Münir, oturduğu koltukta gerildi, derin bir nefes aldı ve ağır ağır konuştu:
“Eveeet…”
Tülay pencere kenarında duruyor, kollarını göğsünde birleştirmiş, dışarıyı seyrediyordu. Babası Münir, kızının kendine bakmasını istercesine öksürdü. Tülay anladı ve yavaşça diğerlerine döndü. Neslişah göz kenarıyla ablasına baktı, onun artık bu işi yapmak istemediğini biliyordu.
Babaları sustu, anneleri Cevriye söze girdi. Sert, ama ikna edici bir tonla konuştu:
“Tülay, kendine gel. Bu iş çok büyük bir iş olacak.”
Tülay başını salladı. Cevriye devam etti:
“Serkan Şahin.” dedi fotoğrafı masaya koyarak… “Biraz saf birisi olduğunu öğrendim. Ancak bu toprakların varlıklı ailelerinden birinin oğlu. Çarşıda bir kuyumcusu varmış. Daha zengin bir aile olan Hozankaya’lıların da yeğeni. İşin çok kolay. Dükkâna gideceksin, bir iki cilve, güler yüz, tamam… o zaten senin peşini bırakmaz. Bak, bu işin de altından kalkamazsan son işin olmaz, haberin olsun.”
Münir, karısının sözlerini desteklercesine başını salladı. Tülay ise derin bir nefes alıp, “Tamam anne, tamam…” diyerek masanın üzerindeki çantasını aldığı gibi dışarı fırladı.
Neslişah, ablasının yüzünde gördüğü hüzünden sonra onu yalnız bırakmaya gönlü el vermedi. Peşinden çıkarken annesi ve babasına dönüp gözleri dolu dolu haykırdı:
“Eğer bir daha ablamın üzerine giderseniz, onu da alır kaçarım!”
Sonra kapıdan koşar adım çıktı, ablasının peşine düştü.
Tülay önden koşar adım giderken Neslişah arkasından, “Abla, bekleseneee… Ablaaa!” diye bağırdı. Ama Tülay sanki onu duymuyordu. Ablası köşeyi döndüğünde Neslişah adımlarını daha da hızlandırdı. O da ablasının peşinden köşeyi döneceği anda sert bir kayaya hızla çarpıp geriye doğru sendeledi ve yere savruldu.
Başını kaldırıp önündeki devasa adama baktığında, ağzından sinir ve şaşkınlıkla karışık o kelime döküldü:
“Oha!”
Karşısındaki adam yavaşça eğildi ve elini uzattı. Neslişah, adamın önce boyuna, ardından yüzüne ve gözlerine baktı. Çok yakışıklı, kavruk tenli, kirli sakallı bir adamdı. Yüz hatları keskin, bakışları büyüleyiciydi. Adamın uzattığı elini tutup ayağa kalktığında, adam hasır şapkasını kafasından çıkardı ve Neslişah’ın elini bırakmadan konuştu:
“Koşarken dikkatli olmazsan bir yerin kırılabilir, ufaklık.”
Neslişah’a her şey bir büyü gibi gelse de, “ufaklık” lafıyla kaşlarını çatıp sertçe karşılık verdi:
“Ne ufaklığı be! Yirmi iki yaşındayım ben.” diyerek elini hızla adamın elinden çekti.
Genç adam gözlerini devirip gülümsediğinde, inci gibi parlayan dişleri Neslişah’ın dikkatini fazlasıyla çekmişti. Neslişah başını salladı ve parmağını havaya kaldırıp,
“Bir daha kine dikkatli ol, yoksa…” dedi.
Sonra arkasına bakmadan koşarak uzaklaştı. Çünkü daha önemli işleri vardı; önce ablasını bulmalı, onu sakinleştirmeliydi. Çarpıştığı adamın kim olduğunu bilse, kesinlikle böyle konuşmazdı.
…
Genç adam İstanbul’daki şirketini kısa süreliğine ortağı Tarık'a bırakıp Nevşehir’e dedesini ziyarete gelmişti. Ama dedesi Halil Ağa torununun yanından hiç gitmemesini istiyordu. Sanki tüm bu hastalık formaliteydi. Geleli daha iki gün olmasına rağmen üzüm bağlarının başına gitmiş, yeni mahsulleri kontrol etmişti bile. Geri dönerken arabasını yardımcılardan birine vermiş, çocukluğunun geçtiği bu sokaklarda yürümeye karar başlamıştı.
Birkaç kişiyle selamlaştıktan sonra sokak aralarında adımlarken göğsüne çarpıp yere düşen kızı gördüğünde, o an kızın bir melek olduğunu, gökyüzünden yeryüzüne ayaklarının önüne atıldığını sanmıştı. Kız başını kaldırıp “Oha!” diye tepki verdiğinde umursamamıştı. Halbuki bu tarz sözlere hiç tahammülü olmazdı. Yalnızca kızın mimiklerine ve hareketlerine odaklanmıştı. Uzun sarı saçları, badem gözleriyle nasıl da su gibi görünüyordu.
Elini uzattığında kız tutup ayağa kalktı, birden ağzından dökülen kelimeleri kendi mi söyledi, anlayamamıştı. Ama “ufaklık” kelimesini duyan kız kendine posta koyup uzaklaşırken, “Benim adım da Karahan Hozankaya’ysa ben de bir dahakine sana gösteririm.” diye geçirmişti içinden.
Adımlarını sokağın başındaki merdivenlere çevirdi Karahan. Geldiğinden beri kuzeni Serkan’la görüşememişlerdi. Serkan dedesinin yeğeniydi ve Serkan'ın annesi dedesinin kız kardeşiydi. O da babası gibi Sümbül Hanım’a hala diyordu. Merdivenlerden inip çarşıya doğru yürümeye başladığında her gördüğü esnafa selam vermişti. Kimisi “Çayımızı iç,” kimisi “Yemeğimizi ye,” dese de kibarca reddedip Serkan'ın yanına uğrayacağını söylemişti.
Birkaç dükkân sonra Serkan'ın kuyumcusunun önünde durmuştu. İçeride müşterileri olduğunu görüp girmekten vazgeçmişti. Ama Serkan onu görür görmez, “Oooo Karahan Bey, özlettiniz kendinizi!” diyerek yanına gelmiş ve sıkıca sarılmıştı.
Bu sırada içeride müşteri sandığı kişilerse az önce çarptığı Neslişah’tı. Neslişah, ablasının peşinden yetiştiğinde koluna girip onu durdurmuştu. Karşısına geçip, “Abla, ne olur üzülme artık. Söyledim ya, bundan sonra ben yapacağım bu işi.”
Ablası Tülay, Neslişah’ın saçlarını sevip, “Nasıl bir iyilik yaptım da senin gibi bir kardeş gönderdi Allah bana.” deyip, sarılmıştı. Geri çekildiğinde, “Neslişah… Bak güzelim, ben senin bu işlere hiç bulaşmanı istemiyorum. Bu iş bittikten sonra seninle birlikte kaçacağız, tamam mı? Bu işlere hiç bulaşmayacaksın. Yıllarca annem ve babam beni bir malmışım gibi kullandı. Nerede paralı, zengin, salak adam var, onları tuzağa düşürüp paralarını alıp kaçtık. Ben artık yoruldum ablam, anladın mı? Senin de benim gibi olmanı istemiyorum. Ne güzel okudun bak, nerede mesleğini icra ettireceksen oraya gideriz seninle, izimizi kaybettiririz. Sen yeter ki mutlu ol. Artık hiçbir şey umurumda değil.”
Neslişah, ablasının yanağına içten bir öpücük kondurup, “Canım ablam, iyi ki varsın.” deyip gülümsedi. Kol kola çarşıya doğru adımlarken Tülay, “Artık bizim de sabit bir evimiz olsun. Buradan ne zaman taşınacağız diye düşünmeyelim. Evimize istediğimiz eşyayı alabilelim. Artık kaçmadan, göçmeden yaşayalım.” derken Neslişah başını ablasının omzuna yaslayıp, “İnşallah ablacım, inşallah.” demişti.
Kuyumcuya vardıklarında ablası Neslişah’a dönüp başını salladı. İkisi birlikte içeri girdiklerinde Serkan vitrini düzenliyordu. Ablasının kolunu dürten Neslişah, “Sen yaparsın” gibi bir bakış attı. Tülay gözleriyle onaylayıp cilveli sesiyle, “Kolay gelsin” dedi.
Serkan döndüğünde Tülay'dan bakışlarını alamadı. Güzel kızdı neticede. “Hoş geldiniz” derken Serkan direkt olarak Tülay'a bakıyordu, Neslişah’ın varlığını bile umursamıyor gibiydi. Tülay tezgâha yaklaşıp kolyelere bakarak, “Kendim için bir kolye bakıyorum. Buralı değilim, gittiğimde bakıp bakıp buraları hatırlatacak bir şeyler olmalı.” dedi.
Serkan alt çekmecelerden birini açıp güzel bir kolye çıkardı. Ucunda peri bacalarının bir modeli vardı. Bir de diğer çekmeceyi açtı ve oradan çıkardığı kolyenin ucunda ise hava balonu vardı. Neslişah tezgâha yaklaşıp kolyenin ucundaki hava balonuna dokundu.
“Ayyy abla, bu çok güzelmiş, şuna baksana!” dediğinde Serkan gülümseyip kolyeyi standından çıkarıp Tülay'a yaklaştı ve, “Müsaadenizle” dedi.
Tülay saçlarını eline toplayıp yukarı kaldırdı, yavaşça arkasını Serkan’a döndü. Serkan nazikçe Tülay'ın boynuna geçirdiği kolyenin kilidini kapattı. Tülay Serkan’a döndüğünde tezgâhın üzerindeki aynayı alıp Tülay'a tuttu. Tülay kolyenin ucuna parmaklarıyla dokunurken gülümsüyordu.
Serkan birden aynayı Neslişah’a verip, “Pardon, iki dakikaya geliyorum” deyip dışarı çıktı. Neslişah Serkan’ın arkasından bakıp ablasına döndü:
“Bence pek bir şey yapmana da gerek yok abla, adama baksana senin içine düştü resmen.”
Neslişah biraz eğilip dışarı doğru baktığında Serkan'ın önündeki iri yarı adamı gördü. Bu adam, kendine “ufaklık” diyen adamdı. Kaşlarını çatıp ona doğru bakmaya devam etti. Karahan da Neslişah’ı fark etti. Ama Neslişah yakalanmışçasına başını geri çekip ablasının arkasına gizlendiğinde, Serkan ve Karahan arka arkaya içeri girdiler.
Neslişah derin ama sessiz bir “Of” çekti. Serkan, “Karahan, sen otur biraz bekle, sana kahve söyleyeyim.” dedi. Neslişah genç adamın adını ilk defa orada öğrenmiş oldu.
Tülay ellerini boynuna atıp, “Fiyatını öğrenebilir miyim?” dediğinde Serkan eliyle Tülay'ı durdurup, “Lütfen… Çıkarmayın, size çok yakıştı.” dedi. Neslişah da parıldayan gözleriyle ablasına baktı:
“Evet abla, çok güzel oldu.” dedi.
Tülay, Neslişah’a dönüp, “Ayça güzelim, önce bir fiyatını öğrenelim, değil mi ama?” dedi. İş üzerindeyken birbirlerine asla gerçek isimleriyle seslenmezlerdi. Neslişah bunu biliyordu.
Araya Serkan girip tekrar ısrar etse de Tülay kendini ağırdan satmak istiyordu. Kolyeyi çıkarıp tezgâha bıraktı.
“Lütfen tartın ve fiyatını söyleyin.” dedi.
Serkan kolyeyi avucunun içine alıp, “Satılık değil.” dedi. Neslişah Serkan’ın ne yapmaya alıştığını anlamasa da dikkatle ikisini izliyordu. Bu arada Karahan da Neslişah’ın bu şaşkın haline bakıyordu.
Tülay, “Nasıl yani? Ama az önce…” demişti ki lafını bitiremeden Serkan avucunu tekrar açtı:
“Çok güzel bir hanımefendinin bu kolye… o yüzden satılık değil.” Deyince hepsi de Serkan’ın ne yapmaya çalıştığını anlamışlardı. Neslişah omuzlarını oynatarak tebessüm ederken, bakışları bir an Karahan’la buluştu. Onun da kendine baktığını görünce hızla ona arkasını döndü.
O sırada kahveler geldiğinde, Serkan dükkânın içindeki masayı göstererek,
“Lütfen buyurun, kahveler soğumasın.” dedi.
Tülay süzülerek Serkan’ın önünden geçip bir sandalyeye oturdu. Ardından yanına da Serkan oturdu. Böylece Neslişah ayakta kalmıştı. Tek boş yer Karahan’ın yanıydı. Ve Karahan bu durumdan oldukça memnundu; ne yerinden kıpırdadı ne de bir şey söyledi.
Tülay ve Serkan sohbete dalmışlardı çoktan. Ama ikisi de onların ne konuştuklarını duymuyorlardı bile; birbirlerinin hareketlerini gözlemlemekten başka bir şey yapmıyorlardı. En sonunda Karahan dayanamayıp yanındaki boş tarafı gösterdi ve,
“Şöyle oturabilirsin istersen.” dedi.
Neslişah kahvesinden bir yudum alıp,
“İstemez.” diyerek fincanı masaya bıraktı.
Karahan omuz silkip kahvesini yudumlamaya devam ederken, Tülay,
“Hadi ablacım, biz artık gidelim.” dedi.
Serkan, Tülay’ın elini sıkıp,
“Gülay Hanım, yarın sizi bahsettiğim yerlere götürmek isterim. Tabii siz de isterseniz.” dedi.
Tülay, Serkan’a adının Gülay olduğunu söylemişti. Serkan’a dönüp,
“ Saat on da meydan da buluşalım o halde.” dedi.
Serkan’ın ağzı kulaklarına varırken önce Neslişah dükkândan çıktı, ardından ablası. Serkan arkalarından el sallarken, Neslişah ablasına yaklaşıp,
“Abla, ne ara…” demesine müsaade etmeden Tülay,
“Meslek sırrı ablacım, bilmene gerek yok.” deyip Neslişah’ın omzuna elini atıp, yürümeye devam etti.
O sırada dükkâna dönen Serkan’ın mutluluğu yüzünden okunuyordu. Karahan sandalyesinde geriye yaslanmış Serkan’ı izlerken,
“Oğlum,” dedi Serkan, “Galiba âşık oldum lan ben.”
Karahan kaşlarını kaldırıp,
“Saçmalama Serkan. Ne olduğunu, kim olduğunu bilmediğin bir kıza nasıl âşık olabilirsin ki? Biraz etkilenmişsindir, o kadar.” dedi.
Serkan Karahan’a ters bir bakış atıp,
“Sen ne anlarsın aşktan meşkten.” diyerek tezgâhın arkasındaki ceketini aldı.
Elini Karahan’ın omzuna atıp,
“Dayım beni de çağırmış konağa. Gidelim bakalım ne diyecekmiş.” diyerek birlikte dükkândan çıktılar.