Diyarbakır/ Şivan,
Şivan dişlerini sıkarak, “Şahin, biletleri ayarladım. Yarın gidiyoruz,” dedi.
Telefonun ucundaki Şahin heyecanla, “Helal olsun amca oğlu! Bize de bu yakışır,” diye karşılık verdi.
Şivan duraksadı, derin bir nefes aldı. “Ama önce başka bir işimiz var.”
Şahin’in sesi ciddileşti. “Ne işi?”
Şivan’ın gözleri kinle parladı. “Hasan Ağa… Akşama yabana çıkacakmış. Beni kandırmanın, ailemizin şerefini beş paralık etmenin bedelini ödeyecek.”
Şahin sesi alçaltarak, “Bu tür şeyler telefonda konuşulmaz, amca oğlu,” dedi. “Bir saate dere kenarında buluşalım.”
Sonra telefonu kapattı.
Şahin, Şivan’a yaklaşarak, “Emin misin?” diye sordu.
Şivan dişlerini sıkarak, “Eminim. Buraya gelmeden önce gördüm, Hasan Ağa kayalıklara gidiyor. Oradan çıkışı olmayacak, şerefsizin,” dedi.
Şahin başını salladı. “Orası tam kafasına sıkmalık ıssız bir yer. Kimse bizim yaptığımızı bile anlamaz.”
Şivan gözlerini kıstı. “Ona temiz bir ölüm yok, amca oğlu. Kaypak yaşadı, kaypak ölecek.”
Şivan sinsi bir gülümsemeyle, “Her şeyi ayarladım. Zaten yola çıkıyoruz, kimse bizi suçlayamaz,” dedi.
Sonra birbirlerine bakıp sessizce anlaştılar.
Hasan Ağa, başına geleceklerden habersiz bir şekilde kayalıkların arasına doğru yöneldi. Gece karanlığı yavaşça çökmüş, etraf sessizleşmişti. Şalvarının ipini çözerken, geceyi ve yalnızlığını hissetmişti. Etrafındaki karanlık, kurtlardan başka hiçbir canlıyı barındırmıyordu. Zihninde ise Seher’i iyi bir fiyata sattığı hayalini kuruyordu. Kendince hem kan davasını halletmiş, hem de intikamını almıştı. Üstelik Seher’i kimseye muhtaç bırakmamış, onu satın alan Alper’e nikahlı yapmıştı. Bu kısmı anlatırken gururlanarak söz ederdi.
Bir an doğrulacak gibi oldu, ayaklarına bulaşan dışkısını düşünerek kalkmak istedi ama o esnada keskin bir silah sesi duydu. Gözleri büyüdü, vücudu gerildi. Sonra sırtında bir acı hissetti. Daha ne olduğunu anlamadan, kendini düzeltemeden yavaşça yere çökmüş ve kendi dışkısının içine düşmüştü.
Hasan Ağa başını kaldırmaya çalıştı, onu sırtından vuran düşmanını görmek istedi. Ancak o an bir silah sesi daha duyuldu, ardından bir tane daha… Kanlar içinde, kendi dışkısına batmış şekilde yere yığıldı. Tütünden sararmış bıyıkları kanla karışmıştı ve dışkısı ile. Gözleri açıktı, yalnızdı, sırtından vurulmuştu…Gerisi artık doğanın işiydi; aç kurtların, leş yiyicilerin işi.
Şivan ve Şahin geride hiçbir iz bırakmadan, helaya çıkarken sırtından vurdukları yaşlı bir adamı öldürmenin huzurunu yaşıyorlardı. Onlar, kendi adaletlerini sağladıklarını düşünerek rahatlıyorlardı. Zafer kazanmış bir komutan gibi, Şivan göğsünü kabarttı ve gülümsedi, “Sıra Seher’de ,” dedi. Şahin’in omzuna vurdu. Gözlerinde karanlık bir ışık,” Sıra o or.pu.da…” dedi. Şahin şahitti bu dediklerine. Karanlık, kayalık ve yerde dışkısı üstünde yatan Hasan Ağa’nın leşi…
***
Seher,
Burak dediğimi unutmamış, mesaisi biter bitmez çocuklarını alıp beni görmeye geldi. Dünyalar tatlısı iki çocuk… Dışarı çıkmak istiyordum, kendimi altın kafese konulmuş bir kuş gibi hissediyordum. Alper’i arayıp haber verdim. Şehir dışında olduğunu, aslında çok gelmek istediğini ama işinin olduğunu söyledi. Fazla uzatmadan kapattık. Alper’in bu kadar anlayışlı davranması bir yandan hoşuma gitmiyor değildi, ama diğer yandan bu fazla uyumlu, ikircikli tavırları beni rahatsız ediyordu.
Onu düşünmeyi bırakıp Burak ve çocuklarla gezmeye çıktık. Burak’ın basit bir işçi olduğunu biliyordum ama çocukların ve benim için yaptığı harcamalar dikkatimi çekti. Çok cömert davranıyordu.
“Burak, bu kadar masraf yapmasan iyi olur,” dedim. “Her istediğimizi alırsan değil bir maaş, yıllık kazancını versen yine yetmez.”
Burak gülerek başını salladı. “Yenge, Alper Bey özellikle tembih etti. Seni mutlu etmek için ne gerekiyorsa yapacağım. Yani masraflar ondan,” diyerek göz kırptı.
Bunu duyunca aldıklarımın bir kısmını geri bıraktım. Burak engellemeye çalıştı ama kararlıydım. “Hayır,” dedim net bir şekilde. “Zaten Alper’e yeterince borçlu hissediyorum, daha fazlasını istemiyorum.”
Burak şaşkın bir ifadeyle bana baktı. “Yenge, bu harcamalar onun için hiçbir şey. Tek bir ayakkabıya bu kadar para harcıyor.”
“Öyleyse o parayı kendi çocuklarına harca,” dedim.
Burak duraksadı. “Ama Alper Bey duyarsa bana kızar…” diye mırıldandı.
“Ben görmedim, duymadım,” dedim, göz kırpma sırası bendeydi. Burak başını eğerek, “Sen iyi birisin…” diye mırıldandı.
Ne demek istediğini anlamaya çalışarak yüzüne baktım ama sustu. Üstelemedim.
“Arwenler’i ne kadar tanıyorsun?” diye sordum. Aklımdakileri ondan öğrenme isteği doğmuştu.
“Çok bilmem, yenge,” dedi, gözlerini kaçırarak.
Bu iyiye işaret değildi. “Yoksa korkuyor musun onlardan?” diye sordum, onu konuşturmak için.
“Onları tanıyıp korkmamak elde değil, yenge,” dedi duraksayarak. Aslında konuşkan, neşeli biriydi ama bu konu onu tedirgin etmişti.
“Bana anlatmanı istiyorum,” dedim kararlı bir sesle.
“Yenge, zor durumda kalıyorum,” dedi çekinerek.
“Bana borçlusun,” dedim. Aslında böyle baskı kurmaktan hoşlanmıyordum ama Altay’ın hayatını merak ediyordum. Gerisi umurumda değildi. Ama Burak’a bunu doğrudan sorarsam yanlış anlaşılmak istemezdim.
Büyük bir alışveriş merkezinin oyun parkına gitmiştik. Çocuklar oyuncakları görünce deli gibi sağa sola koşuşturmaya başladılar. Onlara bakarken, eskiden otlamaya götürdüğümüz keçiler aklıma geldi. Anneleri eve döndüğünde onlar da böyle heyecanla zıplayıp koşuştururlardı.
Burak’la neden bu kadar iyi anlaştığımızı düşündüm. Bu da tuhaftı aslında. Sonradan öğrenmiştim ki o da benim gibi büyük umutlarla köyden şehre gelmişti. Yabancı dil de biliyordu üstelik. Ama bir yandan da buralıydı. Samimi, sıcak, içten biriydi.
“Eşinle de tanışmak isterim,” dedim sohbetin bir yerinde.
Bunu duyunca yüzü aydınlandı, memnuniyetle kabul etti. Ama benim aklım başka bir yerdeydi. Asıl konumuza gelmek istiyordum.
“Oğuz Bey iyi biri aslında,” dedi Burak, boğazını temizleyerek. “Eşi var ama genelde yurt dışında. Kadın Türkiye’ye geldi mi elimiz ayağımız birbirine dolanır. Yenge, görsen, mahkeme duvarı gibi soğuk.”
Burak’a dikkatlice baktım. Ondan bahsederken bile tedirgin görünüyordu.
“İsmi ne?” diye sordum.
“Asude…” dedi, sonra hemen düzeltti. “Asude Hanım.”
“Bu kadar mı korkuyorsun ondan?” diye sordum umursamaz bir tavırla.
“Oğuz Bey bile korkuyor, ben kim oluyorum?” dedi başını sallayarak. “Oğuz Bey’in arkasındaki güç o kadından geliyor.”
Bu konuşma ilgimi daha da çekmişti ama asıl öğrenmek istediğim şey başkaydı.
“Altay’la Alper aynı anneden değil mi?” diye sordum, konuyu yavaş yavaş oraya çekmeye çalışarak.
Burak biraz duraksadı. “Altay Bey’in annesini hiç tanımadım. Sanırım o çok küçükken annesini kaybetmiş,” dedi.
İçimde yine o tanıdık burukluk oluştu, tıpkı bunu ilk duyduğum zamanki gibi.
Her şeyi öğrenmek istiyordum. Belki de bunu öğrenme şeklim biraz rahatsız ediciydi ama başka çarem yoktu. Burak, beni otelden atmanın suçluluğunu hissediyordu ve köşeye sıkışmıştı. Bir yandan da bana borçlu hissediyordu. Yoksa bu kadar korkmasına rağmen gerçeği anlatmazdı.
“Demek annesi yok,” dedim, sanki bunu ilk defa duyuyormuş gibi fısıldayarak.
Burak başını salladı. “Altay Bey farklı biri,” dedi.
İşte istediğim cevapları almaya başlıyordum. Nefesimi tutup dinledim.
“İçine kapanık aslında. Çalışanlarla pek uğraştığını görmedim. Bazen çok dalgın oluyor, yenge. Yeni işe başlamıştım, otelde bir toplantı vardı. Oğuz Bey, otelin işletmesini Altay Bey’e bırakmak istiyordu. Ama sonra Asude Hanım geldi. ‘Bu otel bana eşimin hediyesi,’ diyerek resmen el koydu.”
Burak o anı anlatırken gözleri büyüdü. “O kadar insanın içinde kadının bu çıkışı herkesi şaşırttı. Alper Bey gülümserken Oğuz Bey başını eğdi, tek kelime bile edemedi.”
Heyecanla sordum, “Ya Altay? O hiçbir şey yapmadı mı?”
Burak omuz silkti. “Tam hatırlamıyorum, sanırım bir şey demeden çıktı. Yoksa dedi mi, emin değilim.”
Aklımda deli sorular vardı. Sadece iş hayatını değil, özel hayatını da öğrenmek istiyordum. Ama bunu öylesine soramazdım. Altay’ın banyosunda bulduğum o iç çamaşırları merakımı iyice kamçılamıştı. Direkt ona soramam, ama Alper’den girebilirdim.
Tamam, kabul ediyorum, ben de biraz fena sayılırım. Ama sonuçta bu ailenin içinde yaşıyorsam bazı şeyleri bilmeye hakkım vardı, değil mi?
O gece gördüğüm Hacı Amca rüyama girmişti. Bana pes etme, kaçma, savaş, yüzleş diye fısıldayıp duruyordu. İçimden “Oğlum Altay, yeminle beni mumla arasan bulamazsın,” diyordum. Gerçekten onun için miydi bu merak, yoksa kendim için mi? Daha çok kendim için, kabul.
Burak çocuklarına hayran hayran bakıyordu. Fırsat bu fırsat dedim, konuyu açtım.
“Alper benden önce biriyle konuştu mu?”
Burak bana döndü, kaşlarını hafifçe çattı. “Konuştu mu derken neyi kast ediyorsun, yenge? Anlamadım.”
“Yani başka bir kadınla birlikte oldu mu?” dedim açıkça.
Burak önce sustu, sonra bir “Haa…” çekti. Cümleyi uzatarak sanki Alper’i kıskanıyormuşum gibi bir ifadeyle yüzüme baktı.
“Geçmiş hayat, yenge. Fazla kurcalama,” dedi Burak, alaycı bir gülümsemeyle.
Kızdım. “Niye oğlum?” diye çıkıştım.
Bön bön yüzüme baktı. Kabul ediyorum, ağzım biraz bozuk olabilir ama içim de öyle. Burak’ın, benim gibi şivesi kaymış, dili pervasız birini hâlâ Arwenler gibi elit insanlara yakıştıramadığı çok belliydi.
“Yenge, ayıp oluyor ama,” diye alınganlık yaptı.
Ama çok geçti. Doğal moduma çoktan geçmiştim. Hafif bir tebessümle, “Kemiğine tükürtme şimdi, anlatacak mısın?” diye üsteledim.
Burak derin bir nefes aldı. “Benden duymuş olma,” dedi sonunda.
Elimi ağzıma götürüp fermuar çekiyormuş gibi yaptım. Ne yapayım, içimde kazanlar kaynıyordu, duramazdım.
“Alper Bey sürekli farklı biriyle çıkardı,” dedi ve sustu.
Gözlerimi ona dikmiş, ikinci isme geçmesini bekliyordum.
İçimde bir sürtük mü var ne? Yok, Burak lafı Altay’a getirecek değildi, benim de doğrudan sormaya yüzüm yoktu. Şimdilik içimdeki sürtüğü susturmam lazımdı.