Seher’in Erkekleri

1303 Kelimeler
Altay, Günlerdir hasta odasındaydım. Bu odayı kapatmam iyi oldu, Seher’in kokusuna başka bir kokunun karışmasına katlanamazdım. Babamla yaptığım kısa bir konuşmada ona karşı hislerimden iyice emin olmuştum. Odadaki duvarlara sinen koku, burnumda tazeliğini koruyordu. Seher’in hikâyesini öğrendiğimden beri içimde tarif edemediğim duyguların ağırlığıyla eziliyordum. Babamın, Alper’in ilk günden fark ettiği şeyi ben yeni anlıyordum ya da yeni kabulleniyordum. İş işten geçmiş olabilir miydi? “Buradan çıkınca Kız Kulesi’nin karşısındaki o banka oturacağım. O yaşlı amcayı görüp hakkında yanıldığımı itiraf edeceğim,” diyordum içimden. Babam haklıydı. Elimden bir şeyler alınırken, haksızlığa uğrarken hep saklanıp ağlardım. Ama şimdi değil! İçimde garip bir cesaret vardı, adeta gaza gelmiştim. Hatta Seher’i gördüğüm ilk yerde açılmaya karar vermiştim. Babam benim hakkımda yanılmadıysa, Seher konusunda da yanılmıyordu. O da benden hoşlanıyordu, biliyordum. Bu düşünce bile yüzüme koca bir gülümseme yerleştirmeye yetiyordu. Buradan giderken kameraya bakarak attığı o son bakışı çerçeveletmiştim. Şimdi o fotoğrafın karşısında, sanki onunla konuşuyormuş gibi dertleşiyordum. Her anımızı tekrar gözden geçiriyor, yeni anlamlar yüklüyordum. Burcu’dan sonra bir daha asla diyordum ama Seher beni öyle bir hale getirmişti ki farkında olmadan ona kapılmıştım. O bakışın altına “Sarı Öküz” diye imzamı atmıştım. Bu ismi hak ediyordum. Kendimi kanıtlamak için hep çok çalıştım, Alper’in önünde oldum. Ama Seher konusunda o benden önce davranmıştı. Şimdi ise onu elinden alacaktım. Zaten hiç ona ait olmamıştı, hep bana aitti. Sadece bir el uzatmamı bekliyordu. Ellerimi cebime koyup fotoğrafa bakarak fısıldadım: “Bekle beni Seher, senin için geliyorum.” *** Alper, Seher’i elimde tutmak için yöntem değiştirmem gerekiyor. Ne yaparsam yapayım, Altay’a baktığı gibi bana bakmıyor. İkisinin yakınlaşmasını engelleyen en büyük şey bu sahte nikah. Şimdilik bunu bozmaya niyetim yok. Önce aşık rolü yapacağım. Sıkıcı, evet, ama işe yararsa katlanırım. Eğer olmazsa tehdit devreye girecek. Gerekirse Hasan Ağa’yı bile kullanırım. Şimdi Arwen isminin, lüksün ve şöhretin büyüsüne kapılsın. Bir noktada mutlaka başı dönecek. Sonuçta bu kadar servet, ihtişam ve güç karşısında kim kayıtsız kalabilir ki? Onu bu hayatın içine çekip şımartmalıyım. Ne kadar uzun süre bu dünyada kalırsa, benden kopması o kadar zor olur. Bana bağlanacak. Herkes gibi… Zaten hangi kadın bana karşı koyabildi ki? Hepsinin bir bedeli var sonuçta. Burcu’yu, yani Altay’ın ilk ve en büyük aşkını bile yıllardır süren tutkulu bir ilişkiden koparmışsam, Seher’i hayli hayli elde ederim. Aynada kendime baktım, kendinden emin bir gülümseme yayıldı yüzüme. Ben bile bu halime hayran oluyorken, elin köylü kızı nasıl olmasın? Sadece gözlerini açmasını sağlamam yeterli. *** Şivan, Şivan, ellerini cebine sokup dalgın gözlerle kalabalık caddeyi süzdü. Şehir, göz alabildiğine beton yığınlarıyla doluydu. İnsanlar, sanki bir yerlere yetişme telaşıyla koşuşturuyor ama hiçbir yere varamıyormuş gibi bir hâlleri vardı. “İstanbul büyük şehir, Şahin,” dedi, ağır ağır. “Burası insanı yutar.” Şahin, gözlerini kısıp dudaklarının arasından sigarasının dumanını salıverdi. “Kuzen, biz yutulmaya değil, yutmaya geldik,” dedi, gözleri hırsla parlayarak. “İşimizi bitirip gideceğiz.” Şivan, yan gözle baktı ona. “Bizim bir akraba var burada, geçen gelişimizde el vermişti. Şimdi onun yanına varacağız. Önce bir soluklanıp sonra Seher’in izini süreceğiz.” Şahin, başını salladı ama gözlerinde bir tereddüt vardı. “Öyle de,” dedi, sesi biraz kısılarak. “Burası bildiğimiz yerlere benzemez. Çok insan var, çok göz var, her köşede bir kamera dikili. Dikkatli olmazsak yakalanırız.” Şivan, dudak büktü. “Sen istersen geri çekilebilirsin.” Şahin bir adım yaklaşıp omzuna dokundu. “Olmaz,” dedi, sesi daha sert çıkmıştı bu kez. “Bu iş seni ilgilendirdiği kadar beni de ilgilendiriyor. Hem yarın bir gün benim işim düşerse sen de yanımda olacaksın.” Şivan gözlerini ona dikti, uzun uzun baktıktan sonra başını eğip güldü. “Sana canım feda, kuzen,” dedi. “Önce yerleşelim, sonra iz sürmeye başlarız.” *** Seher, Burak’tan aldığım bilgilerin ne işime yarayacağını bilmiyordum. Aklımda tek bir şey vardı: Altay. Akşam üzeri otele bırakıldığımda, içimi kapkara bir yalnızlık kapladı. Altın kafese konmuş bir kurbağa gibi hissediyordum. “Beni vırak, beni vırak,” diye çırpınan ama kimsenin duymadığı bir varlık… Ben böyle dört duvar arasında oturmaya alışkın değildim. Uçsuz bucaksız ovalar, başı dumanlı dağlar, tozlu yollar… Hepsi bir hayal gibi uzaklaşmıştı benden. Gidecektim. Kafama koymuştum. Ama hâlâ neden bekliyordum, onu bilmiyordum. *** Alper, Burcu ile küçük bir kaçamak yapmak için Antalya’ya tatile gitmiştim. İstanbul’dan uzaklaşıp kendimi unutturmalıydım. Hem de Seher’in sürekli “Ne zaman boşayacaksın?” diye baskı yapmasından kurtulmalıydım. Onu İstanbul’da lüks bir otelin kral dairesinde bırakmış, sürekli pahalı hediyeler gönderiyordum. Alışacaktı, alışmalıydı. Burcu ile akşam yemeğindeyken telefonum çaldı. Seher’dir diye bakmadım bile. Üst üste çalınca Burcu kaşlarını kaldırıp, “Alper, baksana artık şu telefona,” dedi uyarır gibi. “Boş ver hayatım,” dedim umursamaz bir ifadeyle. “Seher’dir, kesin yine beni ne zaman bırakacaksın diye arıyor.” Burcu kaşığını tabağa bırakıp bana dikkatlice baktı. “Hakikaten kızı bırakmayacak mısın?” Sesinde hafif bir alınganlık vardı. Kendime has sırıtmamla ona döndüm. “Yoksa kıskandın mı?” Gözlerini devirdi. “Ne kıskanması Alper? Seninle kazan-kazan ilişkisi içindeyiz. Sakın sana âşık olduğumu ya da hoşlandığımı sanma.” Bunu duyunca kahkahamı bastım. “O zaman Seher’den sana ne?” dedim, gözlerimi kısarak. Telefon birkaç kez daha çalınca, Seher’in bu kadar ısrarcı olmayacağını düşünüp ekrana baktım. Annem. O an yemeğim boğazıma düğümlendi, yutkundum. Kesin bir şeyler öğrenmişti. “Asude Sultan,” diyerek telefonu açtım. “Sen ne halt karıştırıyorsun Alper?” diye direk azarladı. “Anne, geldiğinde konuşsak? Telefonda olmaz,” diyerek geçiştirmek istedim. “Ben gelene kadar o kızı kovmuş ol, anladın mı?” dedi öfkeli bir şekilde. O kadar sinirlenmişti ki Seher’in adını bile anmadı. “Ne zaman geliyorsun ki?” diye heyecanla sordum. Annemin sağı solu belli olmazdı. Belki çoktan İstanbul’a dönmüştü bile. “En kısa zamanda,” dedi hâlâ kızgın bir sesle. Bu ucu açık bir cevaptı. Yarın da gelebilirdi, bir yıl da dönmeyebilirdi. Şimdi dalga sırası Burcu’ya geçmişti. “Ne oldu hayatım, annen de mi seni kıskanıyor?” dedi keyifli bir şekilde. “Bırakamam onu, en azından şimdilik. Altay’ı alt etmeye ramak kaldı. Ona istediğini veremem, anladın mı?” diye dişlerimin arasından tısladım. Burcu kaşlarını kaldırıp iç çekti. “Alper, Altay’la uğraşman tamam ama Seher’e yazık. Kız bizim hayatımızdan değil, buralara çok yabancı. Ailesi yetmezmiş gibi bir de sen çektirme kıza,” dedi. “Hayırdır Burcu, merhamete mi geldin?” dedim gözlerimi kısarak. Ne demek istediğimi anlamıştı, gözlerini kaçırıp başını eğdi. “Sen de Altay’a ihanet etmem diyordun,” dedim. Masadaki elini tutup kendime doğru çektim. “Sakın bir daha beni yargılama, bunu yapacak son kişi bile değilsin,” dedim gözlerimi onun gözlerine dikerek. Yüzü gerildi, korku ve tiksinti arasında bir ifadeye büründü. “Ayrıca bana hep hayran bakacaksın, bir daha böyle bakarsan gözlerini oyarım,” diye ekledim. “Bırak beni Alper, herkes bize bakıyor,” dedi panikle elini çekmeye çalışarak. “Utandın mı Burcu?” dedim sırıtarak. “Altay’la uygunsuz fotoğraflarını para karşılığı satan biri için utanmak çok tuhaf.” Annem üstüme geliyordu, Seher’i ne yaparsam yapayım kendime bağlayamıyordum. Hıncımı Burcu’dan çıkaracaktım. Ona üzülmüyordum, zerre kadar bile. Altay’la yıllara dayanan bir geçmişleri vardı ama beklemediğim bir fiyata kendini bana sattı. Sadece asparagas haberler yapmakla kalmadı, ruhunu ve bedenini de bana teslim etti. İçten içe Altay’a iyilik bile ettiğimi düşünüyordum. Muhtemelen her şeyin arkasında benim olduğumu biliyordu ama Burcu’dan kurtulmuş olmaya o kadar minnettardı ki ağzımı burnumu kırmak yerine sessiz kalmayı tercih etmişti. “Beni buna sen zorladın,” diyerek kendini savunmaya çalıştı. “Sen zaten kendini satmaya razıydın. Şimdi sesini kes ve senden bekleneni yap,” dedim soğuk bir ifadeyle. Ne demek istediğimi anlamıştı. “Bir daha yanımda Seher’den bahsetmezsen…” diye devam etti ama sözünü bitirmesine izin vermedim. “Seni s*kerken Seher diye sayıklayacağım, o**pu,” dedim alaycı bir gülümsemeyle. Burcu’nun tepkisini görmek istiyordum ama düşündüğüm kadar etkilenmemişti. Ona bakarken tiksinti ve öfke hissediyordum. Seher ile Burcu’yu kıyaslamak bile istemiyordum. Ve o an fark ettim… Seher’i yapmacık jestler ve gösterişli bir hayatla elde edemeyecektim. Onun karşısına gerçek Alper olarak çıkmalıydım. Eğer güzel sözler, pahalı hediyeler yetmiyorsa, ona bambaşka bir yüzümü gösterecektim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE