Seher
Doktorlar günler sonra beni yürütmek için odama doldu. Bu özel anı izlemek için, lüks otel odası gibi olan hastane odam tıklım tıklım olmuştu. Mikrofonlar, kameralar, telefonlar… Tüm bu kalabalık benim içindi. Prenses miydim acaba?
Oğuz Bey, avının kendisine yaklaşmasını sabırla bekleyen bir yırtıcı kedi gibi köşede durmuştu. Elleri cebindeydi ama gözleri bana kilitlenmişti. Parlayan bakışlarından bu anın onun için ne kadar önemli olduğunu anlamak zor değildi.
Doktorlar üstümdeki örtüyü kaldırınca, hastalar için giydirdikleri açık mavi, yandan yırtmaçlı, göğüs kısmında küçük bir dekoltesi olan o tuhaf kıyafetle baş başa kaldım. Bacaklarım görünmesin diye örtüyü hızla çekip açık kalan tenimi gizledim. Başımdaki sargı hâlâ bağlıydı, o yüzden biraz daha güvende hissettim.
“Şimdi yavaşça yere basın, Seher Hanım,” dedi doktorlardan biri.
Hanım mı olmuştum? Rüyamda görsem inanmazdım!
Doktorların koluma girerek beni hafifçe doğrultması, kendimi camdan bir figür gibi hissetmeme neden oldu. O kadar nazik ve kibarlardı ki…
Ayaklarım yere değdiğinde hissettiğim hafif acı, hem gerçekliği hatırlatıyor hem de ilerlemenin mümkün olduğunu söylüyordu.
Bir an Oğuz Bey’in, köşede öküz gibi somurtarak duran oğluna başıyla işaret ettiğini fark ettim. “Git yardım et,” der gibiydi.
Sevgili öküzüm, istemeye istemeye somurta somurta yanıma kadar geldi. Aramızdaki buzlar hâlâ erimemişti.
O gün kendimi tutup ona kapılmaktan kurtarmıştım. Peki ya şimdi?
Yapamam. Bu kadar yakın olması… Üstelik bu sefer ter de kokmuyordu.
Biri ayaklarımı tutmuş, bana terlik giydiriyordu. Sevgili sarı öküzüm ise sağ kolumdan tutmuştu. Bu arada ekranlara gülümsemeyi unutmuyorduk; bu anın ne kadar önemli olduğunu biliyordum.
Gazetelerde ve haber programlarında atılan başlıklar şimdiden kulağımda yankılanıyordu:
“Hayırsever iş adamı Oğuz Arwen, tüm imkanlarını kullanarak arabanın önüne atlayan kızı ayağa kaldırdı.”
Benim adımın bile anılmadığı bu haberlerin amacı zaten ben değildim.
Sosyal medyada ise yazılıp çizilenler bambaşkaydı. Daha sevimli… daha acımasız… Hem umut veren hem de yerin dibine sokan yorumlarla doluydu. Allah’tan sosyal medya kullanmıyorum. Yoksa akıl sağlığımı kökten kaybedebilirdim.
Nasıl mı biliyorum? Sonradan… Çok sonradan.
Tam ayağa kalkmış, ayaklarımın üstünde duruyorum derken dengemi kaybettim.
Neyse ki sevgili öküzüm beni düşmekten kurtardı. Kolumu bırakmış, kendini bana siper etmişti.
Yalancı!
Daha önce bana karşı sergilediği o istemez tavırlar, söylediği kırıcı sözler, bu hareketiyle gözümde tamamen yok olmuştu.
Ellerini belimde hissederken, içimden “Bırakmasa…” diye düşündüm.
Ama öylece bön bön durup yüzüme bakmasa…
Kolum boynundaydı, elleri belimdeydi. Tenim, namahrem bir adama bu kadar yakınken utanmam gerekiyordu. Onu itmem lazımdı.
Ama hiçbir şey yapmadım.
***
Altay
Babamın işaretiyle, bana öküz diyen birine yardım etmek zorunda kalmıştım. İstemem yan cebime koy der gibi bir tavır içindeydim.
Aramızda en son yaşanan o yakınlaşma hâlâ aklımdaydı.
Kolundan tuttuğumda sendeledi, düşecek gibi oldu. Gözlerim istemsizce açıkta kalan bacaklarına kaydı. Dekoltesinden görünen göğüsleri…
O düşmesin diye ellerim beline gitmişti. Kolunu boynuma attığında ise bu tam anlamıyla bir işkenceye dönüştü.
“Tezek kafalı” dediğim için çok pişman mı olmalıydım? diye düşünmeye başladım. Nasıl bu kadar sıcak ve yumuşak olabiliyordu?
“Altay Bey, yavaşça bir adım atın,” dediklerinde bu büyülü an bir anda bozuldu.
İyi ki de bozuldu. Çünkü erkekliğim zonklamaya başlamıştı. Utandım. Bu hâlde birine o vahşi duygularla yaklaşmış olmanın utancını hissettim.
O neden böyle yaslanıyordu? Tüm suç bende miydi?
Sonunda birkaç adım atmayı başardık. Ama bu anın üzerimde bıraktığı his kolay kolay geçecek gibi değildi.
Herkes bir şeylerin peşindeydi. Babam paranın kokusunun, haber avcıları hikayenin kokusunun… Peki ben neden onun teninden yükselen kokuyu hissediyordum? Hastane böyle nasıl kokabilir ki?
Herkes kendi çıkarlarının peşindeydi. Günlerdir hareketsiz yatmaktan bedeni zayıflamıştı, ayak kasları onu taşımıyordu. Sadece birkaç adım atmıştık ve şimdiden yorulmaya başlamıştı. Gittikçe kendini bana bırakıyordu.
Her salışı, her bana yaslanışı… Defolun gidin aklımdan! Bu saçma düşünceler beni bırakın!
“Çok güzel, her gün bu şekilde 15-20 dakikalık egzersizler yapacağız,” dedi doktor.
Her gün mü? İçimden “İstemem,” dedim.
Ama ya bir başkası ona bu şekilde dokunursa? Bana ne ya! Benim neyim oluyor ki?
Evet, sevgilim, aşkım diyordu. Gerçi bana Sarı Öküz dediği de olmuştu. Hafızasını kaybetmiş birinin bu halinden faydalanmak…
Şeytan işte, vesvese vermeye devam ediyor.
***
Seher
Sonunda herkes istediğini aldı ve gitti. Kim neyin peşindeyse onu… Oda da yine onunla yalnız kaldım.
Bu sefer, dedim içimden, bu sefer bana bir şeyler söyleyecek. Çünkü beni sadece tutmakla kalmamış, okşamıştı da. Bir kadın bunu anlamaz mı? Anlar tabii.
Bir erkeğin ona nasıl baktığını, o bakışların altındaki niyeti bir kadın anlar. Üstelik Altay, sadece bakmakla kalmamıştı. Kollarında birkaç adım atarken, boncuk boncuk ter bile dökmüştü.
“Artık iyileşmeye başladın,” diye başladı söze. “Yakında senden kurtuluyorum.”
Hayvan herif! Beni bu hâle getirmesinin ne anlamı vardı? Bana nasıl baktığını, nasıl dokunduğunu görmedim, hissetmedim mi sanıyor?
Belki de yanılıyordum. Belki hepsi benim kuruntumdu.
“İyi, gözün aydın. Ben de senden bir an önce kurtulmak için daha çok çalışacağım,” dedim, kırgınlıkla.
“Nereye gideceksin?” diye sordu, sanki umursuyormuş gibi.
“Sana ne? Senden uzağa olacağı kesin,” dedim, sesim sertleşerek.
Bir de beni düşünüyor gibi yapıyordu!
“Kemiğine tüküreyim,” dedim, istemsizce. Ama bu kez beni duydu.
“Ağzı da bozuk,” diye homurdandı.
“Senin söylediklerinin yanında benim söylediklerim devede kulak kalır.”
“Ben mi? Ne dedim sana şimdi?” dedi, şaşkınlıkla.
“Gider misin?” dedim sonunda, gözlerime hakim olamıyordum. Gitsindi de şöyle hıçkıra hıçkıra ağlayayım.
“Ağlıyor musun?” diye sordu, sesi biraz daha yumuşamıştı.
“Ne alakası var, yorgunum,” dedim gözlerimi kaçırarak.
“Tabii, tabii… Bunu da yuttum,” dedi alaycı bir şekilde.
“Evet, senden kurtulacağıma seviniyorum. Mutluluktan,” diye çıkıştım, sesim titreyerek.
“Ben de bayılmıyorum sana,” dedi, yüzünü buruşturarak.
“Gitmemiş miydin? Niye döndün?” diye sordum, gözlerimi ona dikerek.
Kekelemeye başladı. Cevap veremiyordu. Veremez tabii.
“Burası babamın yeri,” dedi sonunda, sesi biraz titrek ama hâlâ kendinden emin görünmeye çalışarak. “Sana da ben çarptım. Hafızanı kaybettin. Üstüne alınma yani. Kim olsa böyle yapardım. Seninle alakası yok.”
Haklıydı. Benimki boş bir hayal, aptalca bir heves…
Ben köyde, annesiz ve babasız büyüdüm. Onunsa zengin bir babası ve bakımlı bir annesi vardı. Annesini hiç görmedim ama kesin öyleydi.
Ben fakir ama gururlu bir köylü kızıydım, o ise zengin ama şımarık bir şehir züppesi.
Aramızdaki sosyal sınır o kadar barizdi ki…
Dedem koca bir aşiretin ağasıydı ama bana hep büyüklerin eskimiş ya da küçülmüş elbiselerini giydirirdi. O ise her gün farklı bir kıyafetle dolaşıyordu.
Ben tezek içinde hayvan bakarken, o yurtdışından özel parfümler getirtiyordu.
Ben eşeğin sırtında yola giderdim, o ise son model arabalara biniyordu.
Beni servet avcısı olarak görebilirdi. Ama hiçbiri benim için önemli değildi. Gözü olanın kemiğine tüküreyim!
Beni alıp babamın katiline satarlarken itiraz bile etmedim. Yine satsalardı ama ona değil…
İnsan nasıl babasının katiliyle aynı yatağa girer?
***
Altay
Bana git diyor, ama ağlıyor. Kendini kollarıma bırakırken… Unuttum mu sanıyor!
Niye gitmiyorum ki?
Ayaklarım, beynimden gelen komutları almıyor sanki.
Bu tavırlarının arkasında başka nedenler var, bunu öğrenmem gerek. Servet avcısı bu. Değişen tavırları bunun ispatı. Rolünü o kadar iyi oynuyor ki, neredeyse beni bile ikna edecek.
Burcu da bana böyle yaklaşmamış mıydı?
Sonra nasılsa ağzıma sıçtı.
Oğlum Altay, oyuna gelme! Aynı hataya tekrar düşemezsin.
“Hâlâ burada mısın?” dedi, sesi ağlamaklıydı.
Camdan dışarı bakıyordum. Kadınlara güvenmemem gerektiğini yaşayarak öğrenmiştim.
“Sana bayılmıyorum! Babamın baskısı olmasa bir dakika bile durmam,” dedim soğuk bir sesle.
“Merak etme. İyileştiğimde babanın ilgisi de biter,” dedi, dudakları titreyerek.
Anlamış mıydı onu kullandığımızı?
Anlamış olmasına rağmen hâlâ rolüne devam ediyor gibiydi.
“Neyi saklıyorsun?” dedim, soruyu pat diye ortaya atarak.
Ona güvenmem gerekiyordu, ama ya başka bir oyunun içindeysem? Ya yine bir kumpasa geliyorsam?
“Bir şey sakladığım yok,” dedi, gözlerime bakmadan. “Ben senin arabanın önüne atladım. Sen de centilmen bir hayırsever olarak beni hastaneye getirdin. Şimdi de vicdanını rahatlatmak için yanımda duruyorsun. Baban da var, bir de onun baskısı…”
Sesi titriyordu ama sözleri nettir. Yine de anlamıyorum; gerçekten masum mu, yoksa bu da bir numara mı?
Hafızasını kaybettiği falan tamamen hikâye. Bu sefer ne sevgilim, ne aşkım, ne de öküzüm dedi.
Öküzüm mü? Kim böyle bir hitap kullanır ki?
Ama çok da şaşırmamak lazım. Karşımdaki ahırda büyümüş biri sonuçta.
Peki, neyin peşindesin?
Benden ne saklıyorsun?
***
Seher
Her şeyi olduğu gibi anlatsam mı? Gerçi onu ilgilendirmez. Kim tanımadığı biri için kendini ateşe atar ki?
Hem nasıl söyleyeceğim? Hafıza kaybımın bir yalan olduğunu, peşimde olduklarını, beni zorla babamın katiliyle evlendirmek istediklerini…
En iyisi hiçbir şey söylemeden sessizce çekip gitmek.
Sadece birkaç gün daha… Beni bulamadan, yakalayamadan uzaklara kaçabileceğim birkaç gün daha…
***
Diyarbakır / Hasan Ağa’nın Konağı
“Çocuklar, hazırlanın, gidiyoruz! O… o.ruspu yaptıklarının bedelini ödeyecek. Hem kaçıp bizi küçük düşürecek hem de elin adamlarıyla fingirdeşecek, öyle mi?!”