4. BÖLÜM(CEMRE)
Israrla çalan alarmı kapattıktan sonra yatakta doğruldum. Kasım ayına göre oldukça güneşli ve tatlı bir hava vardı dışarıda. Giyeceğim kıyafetlerimi hazırladıktan sonra duş almak için banyoya geçtim.
Hızlı bir duştan sonra saçlarımı kurulayıp taradım. Giyindikten sonra hafif bir makyajla tamamlamıştım hazırlığımı. Parfümümü sıktıktan sonra aynaya baktım. Kendimi garip bir şekilde iyi hissediyordum. Hem de uzun zamandır hiç olmadığım kadar iyi.
Evden çıkmadan önce bir şeyler atıştırmak için mutfağa geçtim. Kahve makinasını çalıştırdığım sırada telefonum çalmıştı.
‘’Günaydın cankuşum!’’
‘’Günaydın! Ben de bir şeyler atıştırıp çıkacaktım şimdi.’’
‘’Sesin bomba gibi geliyor. İşte benim cankuşum!’’
‘’Bugün önemli bir işim var, biraz heyecanlıyım sadece. Yazımla ilgili bir şey. Klinikten sonra onunla ilgileneceğim. Akşam döndüğümde anlatırım detayları.’’
‘’İyi, öyle olsun bakalım. Kendine dikkat et tamam mı? Araşırız.’’
‘’Tamam, olur, öptüm.’’
Telefonu kapatıp kahvemi doldurdum. Canım bir şeyler atıştırmak istemiyordu aslında. Kahvemi aldıktan sonra balkondaki sandalyeme kuruldum. Saatime baktım, 7’i geçiyordu. Bugün yalnızca o çocuğun anlatacağı hikayeye odaklanmak istiyordum. Umarım iddia ettiğim kadar iyi bir hikaye verirdi bana. Sahi, o çocuk deyip duruyorum. Adını bile sormak aklıma gelmemişti hiç. Gittiğimde öğrenirdim elbet. Hem adını, hem hikayesini.
*****
Sabah kahvemi içtikten sonra dosyalarımı alıp ceketimi giyinip arabaya attım kendimi. Kliniğe geçtiğimde oldukça sakindi her şey. 1-2 görüşme dışında neredeyse hiç seans yapmamıştım. İşlerim sakin olunca vakit geçmek bilmiyordu sanki.
Öğle arasından sonra toplantı, sunum vs derken nihayet çıkış saatim gelmişti. Hızlıca toparlanıp arabaya geçtim. Eve gidip rahat bir şeyler giymek istiyordum önce. Arabayı otoparka park edip eve geçtim. Eylül de henüz dönmemişti. Hızlıca üzerimi değiştirip arabanın anahtarını askıya bıraktım. Hava akşamüstü olmasına rağmen hala yumuşaktı.
Ceketimi alıp dışarı attım kendimi. Yalnızca yürümek, nefes almak istiyordum. Gökyüzüne baktım. İskele tarafından gelen kuşlar dans ediyorlardı adeta. Annemle çocukken yaptığımız o küçük sohbetimizi hatırlayıp gülümsedim.
Küçükken hayal kurmayı çok seven bir çocuktum. Tabii her çocuk gibi hayallerim kadar hayal kırıklıklarım da çoktu. Ama bir gün hayal kırıklıklarım o kadar ağır basmıştı ki... Bir gün annemle birlikte sahilde gün batımını izlerken artık hayal kurmak istemediğimi söylemiştim ona. Nedenini sormuştu, hayal kırıklıklarından yorulduğumu söyledim. Artık hayal kurmaya korkar olmuştum neredeyse. Annem ise gülümseyip gün batımında denizin üzerinde uçuşan martıları gösterip demişti ki, ‘’Eğer kuşlar hala gökyüzüne uçabiliyor ve sen de hala nefes almaya devam ediyorsan, umut hep var demektir. Nefes aldığın sürece umut etmekten, hayal kurmaktan asla vazgeçme.’’
O günden sonra totem gibi bir şey olmuştu bu benim için. Ne zaman bir şey dilesem, ya da hayal etsem gökyüzüne bakıyorum. Bugün uzun zaman sonra kendim için bir şey yapmak istemiştim. Umut kuşlarım özgürce kanat çırptıklarına göre bugün benim için güzel şeyler olacak demekti. En azından öyle olmasını diliyordum. Kulaklığımı takıp müzik listemdeki favorilerimden rastgele birini seçip İstiklal’e doğru adımlamaya başladım. Attığım her adımın, geçmişimden bir parçayı biraz daha aydınlığa kavuşturacağından habersiz...
Nihayet yaklaşık 1 saatlik yürüyüşün ardından söylediği yere gelmiştim. Saate baktım, 6’ya 10 vardı. Neyse ki zamanında yetişmiştim.
‘’Erkencisin.’’
Sese yöneldiğimde kaçamak bakışlarıyla gülümseyerek gözlüğünü düzeltti. Hafifçe gülümsedim.
‘’Bekletmekten hoşlanmam. Erken çıktım evden o yüzden.’’
‘’Yürüyerek mi geldin buraya kadar? Yakınlarda mı oturuyorsun?’’
‘’Beşiktaş iskelenin oralara yakın. Hava güzeldi, yürümek istedim bende.’’
‘’Komşu sayılırız yani. Ee... Ne dersin, geçelim mi direkt dükkana?’’
‘’Olur, geçelim.’’
Yol boyunca kısa soru cevaplar dışında pek bir şey konuşmamıştık. Kendisine dair konuşmayı pek sevmiyor gibiydi. Hayatına dair bahsettiği tek şey yalnız yaşadığı ve söylediği dükkanı işlettiğiydi. Ailesi yoktu. Benzer hayatlarda kıvranıyorduk sanki.
Birkaç dakikalık yürüyüşün ardından bahsettiği dükkanın önüne gelmiştik. Kırmızı tenteleri olan, dışarıdan bakıldığında pek de büyük sayılmayacak bir mekandı. Asma kilitleri açıp, kepenkleri kaldırdıktan sonra nazikçe içeri geçmem için işaret etti.
‘’Küçük dünyama hoş geldin.’’
Girer girmez ilk gözüme çarpan şey etrafın dağınıklığı olmuştu. Kapıyı kapattıktan sonra onu takip ederek içerideki küçük odaya geçtim. Işığı yaktıktan sonra oturmam için koltuklardan birini işaret etti.
‘’Ayakta kalma, otur lütfen.’’
Oturmak için koltuğa yönelince üzerindeki yoğun toz tabakasıyla göz göze gelmiştim.
Hızla mutfağa gidip temiz bir bezle geldiğinde, koltuğu tekrar tekrar silip temizlediğinden emin oldu. ‘’Sanırım şimdi daha iyi.’’
‘’Teşekkür ederim,’’ deyip koltuğa yerleştim.
‘’Pek misafirim geldiği söylenemez. E... o yüzden etraf biraz tozlu olabilir. Kusura bakma lütfen.’’
‘’Sorun değil. Sende otursana.’’
Paltosunu çıkarıp koltuğun kenarına bıraktı. Yapılı vücudu giydiği bol sweatin altında gizlenemeyecek kadar belli oluyordu. Kollarını hafifçe sıyırdığında bir dövmenin ucunu fark etmiştim. Onunla tanıştığım andan beri hiç bu kadar incelememiştim sanırım. Koltuğuna oturup bana baktığında bakışlarımı kaçırdım.
‘’Evet, tekrardan hoş geldin. Ee, nasıl buldun bakalım?’’
‘’Mmm... Otantik, hoş ve biraz da... tozlu,’’ diyerek güldüm.
‘’Ah, evet, benim hatam. Daha fazla ilgilenmeliydim,’’ diyerek mahcup bir şekilde gözlüğünü düzeltti. ‘’Ama yine de hoşuna gittiğine sevindim.’’
‘’Etraf biraz dağınık ama. Sanırım onlarla ilgilenecek pek fazla vakit bulamadın,’’ diyerek girişteki kolileri işaret ettim.
Ağzını açıp bir şey söylemek istedi, ama hemen vazgeçti. Hafifçe boğazını temizleyip gözlüğünü düzeltip gülümsedi. Bir şeyleri toparlamak istermiş gibi bir gülümsemeydi bu. Ya da sessizce örtmek istermiş gibi.
‘’Evet, evet haklısın. Birkaç gün oldu onlar geleli. Henüz yerleştiremedim.’’
‘’İstersen yardımcı olabilirim. Hem senin de bir işin azalmış olur, ne dersin?’’
Minnet duyar gibi hafifçe gülümsedi. ‘’Gerçekten çok teşekkür ederim, ama kendini yormanı istemem. E misafirime iş yaptıracak kadar da odun birisi değilim yani sonuçta.’’
‘’Sana karşı nazik davranan insanlara odun gibi davranmak zorunda değilsin.’’
‘’Kim? Ben mi odun gibi davranıyorum?’’
‘’Ben mi odun gibi davranıyorum?’’
Yeniden zihnimde oluşan karıncalanmayı gidermek istercesine alnımı ovuşturduğumda merakla yüzüme baktı.
‘’İyi misin? Bak dün de böyle oldun. Eğer iyi hissetmiyorsan hastaneye falan...’’
Derin bir nefes alırken hayır anlamında kafamı salladım.
‘’ Hayır, hayır iyiyim. Başıma bir ağrı girdi sadece. Merak etme, bende göründüğüm kadar çıt kırıldım birisi değilim. Üniversitedeyken boş zamanlarımda kütüphanede çalışırdım gönüllü olarak. Tasnif, düzenleme işlerinden anlarım yani.’’
‘’Madem öyle diyorsun, başlayalım o zaman. ’’
Çalışma masasının çekmecesinden birer maket bıçağı alıp kolilerin başına geçtiğimizde, kısa bir an için ortadan kaybolmuştu. İlk koliyi boşaltmaya başladığımda dükkanın içinde görülmeyen hoparlörlerden tanıdık bir şarkı yükselmişti.
‘’Görünmeyen hoparlör mü? Gerçekten mi?’’ deyip gözlerimi devirdim.
Hafifçe gülümseyerek yanımda belirdi. ‘’Şarkı benim en büyük motivasyonum. N’olmuş yani?’’
Sonrası şarkılar eşliğinde hızlı bir toparlanma girişimi. Tüm kolileri boşaltıp kendimize belirlediğimiz bölümlere göre kitapları yerleştirmeye başladık. Nihayet 1.5 saatin sonunda işimiz bitmişti. Yorgunluktan kendimizi koltuklara zar zor bıraktığımızda saatine baktı.
‘’Oo, saat 8’i geçiyor. Birer yorgunluk kahvesi yapıp hemen geliyorum,’’ deyip arka taraftaki küçük mutfağa doğru yöneldiğinde çalan telefonumun sesiyle irkildim. Nihayet çantamdan bulup açtığımda Eylül’ün endişeli sesiyle karşılaştım.
‘’Cankuşum neredesin sen? Aradım kaç defa seni, ulaşamadım.’’
‘’Çantamdaydı, duymamışım.’’
‘’O ses ne? Neredesin sen, clupta filan mı?’’
‘’Hayır, clupta filan...’’
‘’Ayy, kız yoksa... Ay nihayet ortamlara akmaya mı karar verdin?’’
‘’Hayır deli, yok öyle bir şey. Yazıyla ilgili bir işim var demiştim ya hani. Dün biriyle tanıştım. Nasıl diye sorma. Uzun hikaye, gelince anlatırım onu. Bana bir hikaye verecek yazmam için. Onun işlettiği dükkana geldik, biraz hikaye üzerine konuşacağız.’’
‘’Ay bende heyecanlanmıştım bir an. İyi tamam, ama kendine dikkat et, söz ver bana. ‘’
‘’Tamam, merak etme. Sen neredesin?’’
‘’Ben bir arkadaşla dışarıdayım şimdi. İşten sonra buluştuk. Hey bana bak. Arkadaşla ayrılınca yanına geleyim. Hem bir kahve içerim sizinle, hem de şu çocukla tanışmış olurum. Ne dersin?’’
‘’Olur, konum gönderiyorum, öptüm.’’
Telefonu kapatıp konumu gönderdiğim sırada müzik sesi kesilmişti. Elinde kahvelerle yanıma geldiğinde kupalardan birini uzattı.
‘’O kimdi?’’
‘’Ev arkadaşım. Dışarıdaymış o da, işi bitince buraya gelecek. Birlikte birer kahve içeriz dedim. Konum gönderdim. 1-2 saate gelir o da.’’
Aldığı yudumun boğazına takıldığını hissettiğimde dikkatlice gözlüğünü düzeltti.
‘’Sana sormadan davet ettim ama... Umarım sorun olmaz senin için.’’
‘’Hayır, tabii ki sorun olmaz.’’ Hafifçe boğazını temizledi. ‘’Tanışmaktan memnun olurum,’’ diyerek zoraki gülümsemeye çalıştı. Tekrar saatine bakmıştı.
‘’12’yi vurduğunda külkedisine dönüşmüyorum merak etme.’’
‘’Saat geç olmadan eve dönmek istersen eğer...’’
‘’Geç saatlere kadar sokakta kalabilecek yaştayım, bu kadar endişelenmene gerek yok benim için. Ayrıca bu akşam hikayeyi duymadan gitmeye hiç niyetim yok.’’
Hafifçe gözlüğünü düzeltti, kim bilir kaçıncı kez. ‘’Müsaadenle, hemen dönerim,’’ deyip tekrar içeri geçti.
O gelene kadar biraz daha kitapları karıştırmak için raflara yöneldiğimde, çalışma masasının arkasındaki büfede duran sandığa gözüm takılmıştı. Üzerinde koca bir asma kilit vardı. Yanına gidip biraz daha yakından bakmak istemiştim.
‘’Bu kadar büyük kilitle saklanmaya değecek ne var içinde diye merak ediyorsun değil mi?’’
Sorusuyla irkilerek bir adım geri çekildim. Karşımda elinde kupasıyla dikiliyordu. ‘‘Ama maalesef, söyleyemem.’’
Şaşkınlıkla kaşlarımı çattım. ‘’Gerçekten mi?’’ Dalga geçtiğini düşünmüştüm bir an için.
‘’Kahveni soğutma,’’ diyerek bir yudum alıp koltuğuna yöneldi.
‘’Sorun değil, söylemek zorunda değilsin.’’ Umursamıyormuşçasına koltuğuma geçtim tekrar.
Yüzümün asıldığını anladığında hafif bir iç çekti. ‘’Sandığın içinde ne olduğunu sana söylemeyeceğim. Çünkü ne olduğuna kendin bakmanı istiyorum.’’
‘’Nasıl yani?’’
‘’Anahtarını sana vereceğim, sende kendin ne olduğunu göreceksin. Ama bir şartım var. Anahtarı hikaye bittikten sonra sana vereceğim.’’ Kahvesinden büyük bir yudum daha aldı.
‘’Peki, anlaştık.’’
Mutfaktan gelen kapı sesiyle irkildiğimde ‘’Bu da neydi böyle!’’ diye ayağa fırladım korkuyla.
O ise sülalem rahat, istifini bozmamıştı bile.‘’ Endişelenme, arkadaşım uyanmış olmalı. Gelir şimdi.’’
Pıtır pıtır ayak seslerinin ardından koşarak koca bir golden retrewier girmişti içeri. Hemen kucağına atıldı.
‘’Dur, dur oğlum, bende seni özledim!’’ diyerek öptü. Ardından köpeğin salyalı öpücüklerinden kurtularak bana yöneldi.
‘’İşte en büyük dostum, sırdaşım Mika. Koş oğlum, hoş geldin de!’’ diyerek köpeği üzerime saldı.
İri tüylü kuyruğunu sallayarak kucağıma atılıp yalamaya başladı.
‘’Ah, yeter tamam yalama artık yüzümü, yeter!’’
Hemen yalamayı bırakıp , usulca ayaklarımın yanına uzandı.
‘’İnanılmaz bir şey bu, bayıldım.’’
‘’Oldukça arkadaş canlısıdır. Yalnızlığımda bana yoldaş oluyor. Bende ona tabii. Hadi iç kahveni, soğutma.’’
Kahvemden bir yudum alıp tekrar ona yöneldim. ‘’Saat ilerliyor ve ben hikayemi duymak için sabırsızlanıyorum.’’
Gülümseyerek baktı. ‘’Anlatacağıma söz verdim evet, ama bu gece anlatacağıma söz vermedim.’’
Hafif bir tedirginlik hissettiğimde kaşlarım çatıldı. ‘’Nasıl yani? Ne demek bugün anlatacağıma söz vermedim? O zaman neden buraya getirdin beni?’’
Nefes alışverişimin dengesizce hızlanmasını ona belli etmeden kontrol etmeye çalıştım. Kontrolümü kaybetmek için hiç de iyi bir zaman değildi şu an. Gözlerine endişe ve merakla baktım. Ama hiçbir duygu belirtisi göstermeyen o bir çift gözün benim için neler düşündüğünü anlamam pekte mümkün değildi. Ve ben sanırım şu an gerçekten deli gibi korkuyordum.