24. Bölüm

2027 Kelimeler
24.Bölüm   İçindeki pişmanlık duygusu bedenini kaplıyordu. Sefa’nın bu cesareti göstermesi ve düşüncelerini paylaşması taktire şayandı. İlletten kurtulmak ve sağlıklı bir yaşama dönmek için ileriye dönük planı olduğunu artık herkes görebiliyordu. Bu programın arasında Ekrem’i de bu işe dahil etmek vardı. Onu yalnız bırakmayacak ve bu şekilde kalmasına izin vermeyecek gibi gözüküyordu. Birlikte her şeyin üstesinden geleceklerini düşünüyordu. Bataklığın en diplerine kadar birlikte batmışlardı. Dışarıdan bir gözle ne kadar anlaşamıyorlarmış gibi gözükse de, birbirlerini her durumda kollamışlardı. Aralarındaki bağ arkadaşlıktan fazlasıydı, birbirleri için canlarını dahi tehlikeye atarlardı. Birbirlerine düşkün olduklarını dile getirdikleri de yoktu. Bazı şeyler asla konuşarak tamamlanamıyordu, hareketlerle bunu fazlasıyla kanıtlamışlardı. Sevil zeytine andıran kara gözlerini bir süre yere dikti. Sınav şıklarını yanlış işaretleyerek belki de hata yapmıştı. Ekrem’le mücadele edecek gücü olmadığını düşünüyordu. Fikirlerden kolay etkilenecek bir yapısı yoktu. Muhtemelen kafasında bir hedef vardı ve o yolda şaşmadan ilerleyen birisiydi. Tek başına tedavi olması için onu ikna etmesi imkansızdı. Kendisinden hoşlandığını ve onu sevdiğini biliyordu, fakat yeterli değildi. Onun düşüncelerini ve iradesini destekleyecek güçlü bir inşaat temeline ihtiyacı vardı. Bu da ancak Sefa olabilirdi, eğer o böyle bir karar almışsa; Ekrem içinde umut vardı. Çare kendi içlerinde saklıydı ve beraber çıkartacaklardı. Dışarıdan her türlü yardımı ve desteği ona verebilirdi ama Sefa ve Ekrem bu yolun yolcusuydu. Destek vererek işin içinden çıkmaları mümkündü. Pes ederlerse asla toparlama şansları olamazdı. Birlikte ayakta kalmalıydılar… Sefa için aslında durum çok daha zordu. Yasaklı Maddelere derinden bağımlı ve muhtaç denecek kadar kötü vaziyetteydi. Çıkması ve kurtulması için iradesinin çok kuvvetli olması ve tutunacak bir dalı olması lazımdı. O dalı vardı. Tuğçe’ye kimsenin göremediği bir değer veriyordu. Sanki onu hayatının merkezine koyarak yerleştirmişti. Ekrem’in merkezindeyse okulu başarıyla tamamlamak vardı. Onun için başarı kendi sağlığından, canından çok daha ötedeydi. Başarılı olmak konusuna derinden saplantılıydı. Kendisi de hırslıydı, fakat Ekrem’deki bambaşka bir boyuttu. Sanki bütün hayatı bu başarıya bağlıymış gibi davranıyordu. “Yapabileceğim bir şey yok, çok geç.” Dedi Sevil mırıltılı biçimde. “Bunun aynı sınıfta olmakla ne alakası var?” dedi Cenker. Sevil’in Ekrem’le aynı sınıfta olamayacağını kast ettiğini anlamıştı ve ekledi. “Şuana kadar bütün yaşanılanlar aynı sınıftayken mi oldu?” “Bana Ekrem'in kurtulmasını istemiyormuşum gibi davranmayın. Bunu hepinizden daha fazla istiyorum.” Dedi Sevil. Öyleydi, yalnızca nereden başlayacağını ve ne yapacağını bilmiyordu. Belki de bencilliğini bir kenara atarak savaşmalıydı. Sefa’nın bu bakışı ona kocaman bir çınar ağacı olmuş ve destek vermişti. “O zaman harekete geç. Sadece istemek yetmiyor.” Dedi Sefa. Telefonun çalması hepsini susturmuş ve konuşmayı bölmüştü. Sağ elini pantolonunun cebine çıkartarak; telefonu çıkarttı ve açarak kulağına götürdü. “Efendim.” Dedi susarak ve karşı tarafı dinledi. “Geliyorum.” Dedi ve telefonu kapatarak cebine geri koymuştu. Bizlere bakarak konuşmayı yarıda kesti. “Benim gitmem gerek.” Dedi. Tuğçe meraklı gözlerle sorusunu yöneltti. “Kim çağırıyor?” Melike diğer taraftan atılarak kendinden emin bir şekilde cevap vermişti. Kimin aradığı oldukça belliydi. “Ekrem.” Dedi Melike zümrüte andıran yeşil gözlerini koridordaki kalabalıkta gezindirirken. Teneffüs olduğu için tüm sınıflar hava almak için dışarı çıkmış ve herkes kendi havasında takılıyordu. “Bırakacaktın bu işleri, öyle diyordun.” Dedi Cenker Sefa’yı göz hapsin alarak. “Hayda, siz nereden anladınız şimdi?” dediğinde susmuştu. Bakışlarını Melike’ye çevirdi. “Biz aptal mıyız? O kadar beraber vakit geçirdik.” Dedi Melike. “Evet bırakacağım.” Dedi Sefa ve adımlarını yavaşça topluluktan uzaklaştırırken, bir anda durdu ve bakışlarını Sevil’e dikmişti. “Sevil Ekrem'i ikna edinceye kadar hepsine devam ediyorum.” dediğinde arkasını dönerek hızlı hareketlerle koridorun ortasındaki merdivenden yukarı çıktı. Son basamağı çıkmasıyla gözden kaybolmuştu. Tüm yargıyı Sevil’in vicdanlı kolları arasına bırakmıştı. Dosya kabarıktı ve çıkış noktası Sevil’in cesaretinden geçiyordu. Sefa göstermese de akıllı çocuktu. Kimi nereden ve neyden vuracağını iyi biliyordu. Eğer Sevil’i ikna ederse bu işe olmuş gözüyle bakıyordu. İnsan analizinde süper ötesi bir zekaya sahipti. Şimdi ise bu marifetlerini çekinmeden kullanıyordu. Sevil ise bu sıkıştırılmadan mustaripti. “Ne yapacaksın Sevil?” dedi Melike meraklı gözlerini kendisine dikerek. “Bilmiyorum.” Diyebildi. “Biraz düşünüp yalnız kalmak istiyorum. Bu işi enine boyuna tartmalıyım. Sefa’nın sonuç odaklı olduğu kadar basit bir durumun içerisinde değiliz. Vahametini umarım anlayabiliyorsuzdur.” Dedi Sevil ve süratli adımlarını yanlarından ayrılarak uzu koridora yöneltti. Merdivenlerden aşağı inerken derin nefesler alıp veriyordu. Onu gerçekten anlayamıyorlardı. Başarısız olmaktan ve Ekrem’e destek olamamaktan korkuyordu. Onun yanında olacak gücü önce kendinde bulamazsa nasıl destek olabilirdi. Bu çok zorlu bir süreçti ve öyle konuşulduğu kadar işler basit ilerlemeyecekti. Eğer AMATEM’e yatarsa, onu çok kötü vaziyetlerde görecekti. Çaresiz, kilo vermiş ve yemekten içmekten kesilmiş birisi olacaktı. Her görüşmede onun içeride ne kadar bedel ödediğini ve tek başına olduğunu görecekti. Kendisi bunları kaldırabilir miydi bilmiyordu. Zihnin karışıklıkları ve halüsinasyonlarda işin bir parçasıydı. Şuan ondan hoşlandığını biliyordu peki çıktığında nasıl bir insana dönüşecekti? Belki de bambaşka biri olacaktı. Tüm bu riskler onun için alınmaması gereken kadar fazlaydı ve o bu konuda çok korkak davranıyordu. Çıkış merdivenlerinden de aşağı inerek okulun bahçesine adımını attığında, soluğunu en derinlere kadar çekti ve bakışlarını gökyüzüne çevirerek gözlerini kapattı. Başı tüm bu baskılardan ağrımaya başlamıştı. Her şey o kadar fazlaydı ve öylesine hızlı gelişmişti ki… Dayanılmaz ve katlanılamaz derecede ağırdı. Her zaman mantığıyla hareket eden kız duygularının arasına boğulup gitmişti ve bu diyarda nasıl kulaç atması gerektiğine dair hiçbir fikride yoktu. Başkasını kurtarmanın cazipliği yanı sıra kendisinin bu deryada boğulup gitmesinden çekiniyordu. Bahçenin köşesinde ağaçların altında bulunan bankalara doğru aheste adımlarını taşırken, nefes almakta zorlanıyordu. Bir yandan Sefa’ya da çok kızgındı. Her şeyi üzerine yüklemiş ve kaçıp gitmişti. Ağaçların içlerinden başını eğerek geçti ve ağacın dallarının saklamış olduğu masaya oturdu. Etraf çok sessiz ve huzurluydu. Başını masaya gömerek sadece ağır ağır derin nefesler alıyordu. Düşünebildiği ve aklıbdan çıkaramadığı tek şey Ekrem'in Kızlar Yatakhanesinden hızla çekerek gittiği son bakışıydı. Kalbi acıyordu, nefes alamayacak ve dünyadaki hiçbir şeyi düşünemeyecek kadar kalbi sızlıyordu. Aşk onu en derin verinden vurmuş ve yıllara olan intikamını, büyük konuşmaların hıncını çıkartarak almıştı. Aşk konusunda her zaman çok büyük konuşmuştu. Öyle bir şey olmadığını söylemişti. Şimdiyse tamamen kapana kısıldığını hissediyordu. Beyninin içinde kocaman susmayan baskı vardı. Sanki mantığı ve duygusallığı dile gelmiş içeride çetin bir savaş veriyorlardı. İki tarafta galip gelemezken sanki yenilen sadece kendisiydi. Bir el kolundan tutarak tüm azaplarından ve düşüncelerinden onu sıyırdığında gördüğü yüz karşısında; kocaman bir sorunun gelmekte olduğunu gördü. Boylu boyuna yere yapıştırılmıştı. Acıyla kıvranarak gözleri kapandığında Polat’ın yüzü gözlerinin önündeydi. Polat’a bu denli kafa tutarak hata yaptığını anlamıştı. Bir an için fazla cesur davranmıştı ve bu cesareti başına daha çok bela olacaktı. Ekrem sabah yaşananlardan sonra kafası karışıktı, durgundu. Sanki her şey üzerine geliyor gibiydi. Sadece Sevil’in kendisine sunduğu bahane silsilesini düşünüyordu. Haklıydı. Birbirlerine uygun değillerdi ve onu bu bataklık çukurunun arasına çekmeye hakkı yoktu. Kendiyle birlikte onunda çıkmaz bir batağa saplanıp kalmasına izin veremezdi. Hayatını tehlikeye atamazdı. Onu geride bırakıp unutmak en mantıklısıydı, yaşananlar hiç yaşanmamış gibi davranmak; savaşın içine girmekten daha kolay olurdu. Kaçmak en makul yoldu. Kapının açılma sesiyle kızarık mavi gözlerini o yöne çevirdi. Sefa’nın yüzünü görmesiyle sessizliğini korudu. Onu kendisi çağırmıştı. “Nerede mallar?” dedi Sefa rahat tavırlarıyla. “Burada.” Dedi titreyen elini kaldırarak dolabı işaret ettiğinde. “Tamam, ben dağıtımla ilgilenirim.” “Bunları sen dağıtmayacakmışsın.” Dedi Ekrem. “Ha sen mi dağıtacaksın? Tamam sen benim malları ver o zaman.” Dedi Sefa. “Bende dağıtmayacağım. Bizim dağıtacağımız mal yok.” “Kim dağıtacak?” demişti Sefa şaşırarak. Durumu düzgünce izah etmesini bekliyordu. Hiçbir şey anlamamıştı. “Polat telefonla beni aradı. Okula yeni biri gelmiş, kaydını bu okula almış. Arkadaşı mıymış ne... Beş dakika içinde burada olacak. Bizde yeni tanışacağız.” “Aramıza yeni biri daha katılacak diyorsun.” Dediğinde Ekrem başıyla onaylamakla yetinmişti. “Adı neymiş?” dedi Sefa. “Nereden bileyim oğlum ben?” dediğinde kızgındı. “Tamam soru sorduk, ne sinirleniyorsun oğlum. Gelmişler yine sana.” Dedi Sefa susarak. “Bu gün uğraşma benimle. Hiç bir şeyi çekecek halde değilim.” Dediğinde bakışlarını öne eğdi. Bu dozerle yıkılmış gibi olan halinin Sevil yüzünden olduğunu biliyordu. Sefa içten içe sevindi. Bu Sevil’i ne kadar sevdiğini gösterirdi ve ne kadar bağlı olursa, ikna edilmesi de o kadar kolay olurdu. “Geri zekalı Polat. Salak yine ortada yok.” Dedi Sefa sadece. Kapıdan içeri giren çocuk onlara cevap vermişti. “Polat bu gün Uludağ'daki bir partiye dağıtıma gidecek. İki gün orada kalır.” Dediğinde Sefa’nın sitemine cevap vermişti. İkisi de tanıdık olan sese dönerek göz hapsine aldıklarında, şaşırmış yüz ifadeleri bir süre yüz hatlarına eşlik edecekti. Kapıdan içeri giren, geçen gece gördükleri ve bir satıcı ihbar eden Cihan’dan başkası değildi. “Cihan” dedi Ekrem kısık sesle. “Sen bu okula mı geldin şimdi?” dedi Sefa’nın kaşları havaya kalkarken. Cihan ağzını yana kaydırarak bir bakış attı. “Anlaşılan bundan sonra beraber çalışacağız beyler.” İşte şimdi işler çok daha fazla karışacaktı. Cihan okulu karıştırmak için gelmişti ve İstanbul’un en belalı satıcılarından biri olan Polat’ın ipini çekecekti. Onunla uğraşmak ve açıklarını yakalamak hepsininkine göre daha zordu. Ardında hiçbir zaman kanıt bırakmadan ilerlerdi. Kişilerin zaaflarını bularak onları avcunun içine alır, parmağında oynatırdı. Polat büyük bir lokmaydı. Bakalım Cihan bu lokmayı rahatça yutup midesine indirebilecek miydi? O kadar güçlü, akıllı ve dirayetli miydi? “Okulda savaş çıkacak. Kimsenin canı güvende değil, hayırlı uğurlu olsun.” Dedi Sefa. Cihan çarpık bir şekilde sırıtarak bize baktı. “Ortalık toz duman olacak.” Dediğinde Cihan ne kadar kararlı ve donanımlı davranacağını anlamıştı. Cihan’ın bir planı vardı ve okula o yüzden gelmişti. Ekrem çarpık bir gülümsemeyle Cihan'a baktı ve ayağa kalktı. Polat’la uğraşacak birileri kendi işlerine de gelirdi. İçinde yasaklı maddelerin bulunduğu siyah çantayı yürüyerek Cihan’a uzattığında, Cihan çantayı çekinmeden almıştı. “Aramıza hoş geldin Cihan.” Dedi Ekrem olanlardan habersiz biçimde... Sevil diğer yanda çekişerek Polat’ın elinden kurtulmaya çalışıyordu. Polat’ı üzerinden itmek için hamle yaptığında başarısız oldu. Oldukça güçlüydü ve onunla boy ölçüşemiyordu. “Kafayı mı yedin sen? Ne yapıyorsun?” dedi bağırarak Sevil. “Kes sesini de, cırlamayı bırak.” Diye tehdit etmişti. “Hastasın sen!” dedi Sevil. “Bağırmayı kes, yoksa elimdeki mallarla sesi sustururum.” Polat tek eliyle Sevil’i zapt etmeye çalışırken diğer elini pantolonunun arka cebine götürerek bir ip çıkarttı. Ne yapacağını anlamıştı. Ellerini bağlayarak, onu etkisiz hale getirecekti. Eğer ellerini bağlarsa yapabileceği hiçbir şey kalmazdı. Debelenerek Polat’ı üzerinden atmaya çalıştı. Tek elini kurtarmayı başardığında, suratına bir tokat savurdu ve anlık boşluğundan faydalanarak ellerinden kurtulmuştu. Kaçmak için yöneldiğinde çığlık çığlığa bağırdı. Bahçede kimsecikler yoktu. Öğretmenler zili çalmış ve herkes sınıflarına gitmişti. Bulunduğu nokta oldukça kör bir noktaydı ve kimsenin sesini duyamayacağı kadar uzaktı. Polat onu kolundan yakaladığı gibi sertçe yere fırlattı ve bir kez daha üstüne çıkarak kollarını bağladığında, avazı çıktığı kadar bağırıyor ve çığlık atıyordu. “Ne yapıyorsun sen? Burak beni.” Dedi Sevil son kez bağırarak. “Sus dedim sana ciyaklayıp durma.” Ayaklarını boşa savururken nafileydi. Elleri çoktan bağlanmıştı. “Tepinme!” dedi Polat. “Bırak beni.” Dedi bir kez daha çığlık koparırken. Ellerimi sımsıkı bağlamıştı. Kıpırdatamıyordu, kollarını tutarak zorla Sevil’i ayağa kaldırmış ve peşinden sürüklüyordu. Polat’ın tuttuğu eline eğilerek ısırdığında, ağzından büyük bir inilti koparak Sevil’i bırakmıştı. Bir kez daha elinden kurtularak okula doğru kaçmaya başladığında, okulun kapısına oldukça az bir mesafe vardı. Bahçe girişinde nöbetçiler vardı ama hiçbiri yerinden kıpırdamıyordu. Muhtemelen planlanmıştı ve Polat’ın adamıydı. Kendisine yardım edecekleri falan yoktu. Onlardan yardım beklemek koca bir zaman kaybıydı. “Dur dedim sana.” Dedi Polat arkasından bağırarak. Okula çok yaklaşmıştı ki, Polat eliyle sıkıca kolundan tutup çekti. “Bırak.” Elinden kurtulabilmek için tepiniyordu. “Bırak!” dedi. “Sus dedim sana!” Çok güçlüydü. Elinden kurtulamazdı. Ellerinin bağlı olması da bir şeyler yapmamı engelliyordu. Beni okulun bahçe kapısına doğru çekiştirmeye başlamıştı. Pes etmeden çırpınmaya devam ediyordu, ama boşaydı. Hiç bir işe yaramıyordu. “Bırak beni hayvan!” dedi sevil tükürürcesine. “Zorla iğne vurdurtma kendine! Sana iğne vurmak istemiyorum. Beni anlıyor musun cici kız?” dedi sakin tonda. Öfkeli gözlerini Sevil’in zeytine andıran kara gözlerine dikmişti ve uzun süre bakmıştı. Kolundan çekiştirerek okulun çıkış kapısına çok yaklaşmıştı. Aksine tüm gücüyle kendini okula doğru çekmeye çalışıyordu. Çok yorulmuştu, artık pes etmeye başlamıştı. Son gücüyle sesimin çıktığı kadar okula doğru bağırdı. “Ekrem!” dedi son çığlığıyla. Bütün gücünün tükendiğini, sesinin kısıldığını ve yüzünün kıpkırmızı olduğunu hissetti. Neden onun ismini haykırdığımı bilmiyordu. Onun adını kendi ağzından duymak, güven hissi oluşturmuştu. Şimdi çok kötüydü. Polat’ın kendisine ne yapacağı tamamen meçhuldü. Başı çok büyük dertteydi. Ekrem’i kendinden uzaklaştırdığı için büyük pişmanlık hissetti.  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE