Rüzgar yaprakların hışırtısını taşırken, Ahter'in derinliklerin de gizemli figürlerin dans ettiğini söyleyen ağaçlar bulmuşlardı. Ağaçlar onların arafta kalarak deliren ruhlar olduğunu söylüyor, o ruhların kendisini delirtmesinden korkuyordu. Güneşin olmadığı, gecenin doğmadığına inandığı bir günde çıktığını söyleyen gölgeler onunla dans etmek istiyormuş.
Dans etmiş ama yıldızlar onu kıskandığı için sepetin içindeki kitabı okumaya fırsat bulamamıştım ama neyse ki kitap sağlamdı ve dış kapağı dışında zehrinden etkilenen hiçbir yer yok.
Hala Gece'nin etkisinde olan orman, düne göre daha canlıydı. Birçok büyük havyan iş yerlerine gitmeye başlamıştı bile. Üzerinde "Şifahane" yazan tabelayı gördüğümde hiçbir şey hissetmedim. Yanımda geçen iki kız, kollarında sepetleriyle ninni söyleyerek önümden geçtiler. Ağaçların yoğun olmadığı bir yere inşa edilen ve iki kapısı olan büyük bir yerdi. Arka kapıdan yalnızca şifacılar geçebilirdi, ön kapı ise gelecek hastalar için hep açıktı.
İçeri girdiğimde pelerinimi çıkardım. Her bir tarafta kazanlar kaynıyor, küçük yaştaki şifacılar oradan oraya koşturarak deneyimli şifacıların isteklerini yerine getiriyordu.
Ön tarafa uğramadan iksirlerin, merhem ve çeşitli otların olduğu depoya gitmeye hazırlanıyordum ki, kendimi bildim bileli burada olan baş şifacının konuşmasını dinlemek için durdum. Etrafındaki kızlara ilgili bir şeyler anlatıyordu. Konuşurken gözleri benimkilere takıldı ve gözlerini ayırmadan konuşmasına devam etti.
"Dediğim gibi, en bilge insanlar bile kısa süreli bir rahatsızlık geçirdiğine inanıyorlar." gözlerimiz ayrıldığında yanındaki boş iksir şişelerini elime tutuşturan baş şifacı, depoya gideceğimi adı kadar biliyordu.
Boş şişerler kucağımdaki yerlerini alırken, içimizdeki birinin sorduğu soru benim bile dikkatimi çekti. "Efendim ben büyük bir şey duymuştum, çok eski zamanda yaşayanlar Gündüz ve Geceyi görmüş. Ruhu tükenmeyen biri bulsa onu ruhunu tüketebilir mi?"
Ortam sessizleşti, herkes baş şifacının dudaklarından çıkacak herhangi bir kelimeyi bekliyordu ama baş şifacıya baktığımda anladım ki onunda dudakları ne söyleyeceğini bilmiyordu.
Çaylak şifacı, " ne kadar eski bir zamandan bahsediyor?" diye sorunca tüm gözler kıza çevrildi. Kız bir gözünü kısıp düşünmeye başladı, "Yanlış hatırlamıyorsam, Büyük patlama zamanlarından bahsetmişti." dediğinde herkes gülmeye başladı.
"Bu imkansız," dedi daha önce bir geyiğin kolunu dikerken yanımda bulunan kız.
"... Neredeyse, yaşadığımız Ahter'in ilk oluştuğu zamandan bahsediyorsun."
(Ahter: Burada dünya anlamında kullanılmıştır. Gerçek anlamı yıldız demektir.)
Baş şifacının yüzünde tembel bir gülümseme oluşmuştu, oda bunun imkansız olduğunu düşünüyordu.
Arkamı dönüp hızla deponun olduğu tarafa ilerledim. Depo şansıma boştu, iksir şişelerini kutunun içine bırakırken birbirlerine yana devrildiler.
Düşünceler şiddetli bir kasırga gibi zihnimi dağıttı. Başımı çevirdiğimde hemen yanımdaki aynada kendimle göz göze geldim. Çekik gözlerimin irisleri siyahtı, ilk defa görenler göz bebeklerimin olmadığını düşünürdü. Siyah saçlarım göğsüme kadar dalgalanırken, beyaz tenim tezat bir görüntü oluşturuyordu.
Taze bir bedenim vardı, güzel bir topraktan filizlenen yaprakları daha güneş görmeyen bir çiçek kadar tazeydi.
Ama ruhum, ölü bir toprağa kök salmış, dokunana acı vermekten başka hiçbir faydası olamayan bir dikendi.
Anladım ki, Büyük Patlama zamanından kalma bir ruhum olduğuna kimse inanmazdı. Ahter'in oluşumu görmüştüm. İnsanlık sadece beş bin yıl yaşadıktan sonra soyları tükenmişti ve onların dünyaları bir çiçek gibi solmaya başladığında dünyalarını kirli topraktan arındırıp, kendi Ahter'imizi yapmıştık.
Zihnimde canlanan anılar boğazıma batıyordu.
Burada olmaz, burada olmaz diye isyan ettim ruhuma, ama bedenim çoktan ruhumun önünde diz çökmüştü.
BÜYÜK PATLAMA ZAMANI
"Hey o benim yılanımdı, geri ver!" küçük kız akrebini alan çocuğun arkasından bağırdı. Çocuğun geri gelmeyeceğini anlayınca arkasından gitmek için ayaklanmıştı ki, tısladı bez bebeğiyle kendisine gelen akrebi görünce gözleri kocaman açıldı.
O bebek yıllar önce burada yaşayan insan soyundan kalma bir parçaydı ve onu ölü toprağın altından kendi elleriyle çıkarmış kimselere göstermemişti ama şimdi akrebi ona ihanet eder gibi sakladığı yerden izinsizce alıp gezdiriyordu.
Bebeğini kimseler almasın diye çocuksu bir telaşla yılanına doğru koştu ama hemen yan tarafında onunla birlikte koşan çakal soyundan gelen kızı çok sonradan fark etmişti.
Doğası gereği ondan daha hızlı olan kız bebeğini bir çırpıda akrebin kıskacından çekmişti. Yılanın sivri dili bebeğin kolunun kopmasına sebep olmuştu.
Ondan büyük ve uzun olan kızın elinden bebeği almak için çok uğraştı ama kız onunla dalga geçiyor, bebeği ulaşamayacağı yüksekliğe koyuyordu.
Sonra bir ses duyuldu. İki kızda oldukları yerde hareketsizce kaldılar, uzak yerden gelen ama çok yakındaymış gibi hissettiren çığlıklar ikisinin de kafasını karıştırmıştı.
Çakal kız ellerini indirdiğinde, Tamay elindeki bebeğini çekip aldı ve arkasına bakmadan koşmaya başladı ama küçük ruhu garipliklerin farkındaydı. Ardına baktığında herkesin tek bir noktaya baktığını gördü. Adımları yavaşladı, başıyla beraber bedeni de döndüğünde neler olduğunu gördü.
En yüksek dağın ucunda ağzında çırpınan bir bedenle duran, iri bir kurt vardı. Kurt dişleri arasındaki bedeni çenesiyle sıktı ve hangi soydan geldiği belli olmayan bir adamın çığlıklar atmasını sağladı. Aslan dişlerini öyle derinden batırıyordu ki buradan her ayrıntıyı seçilebiliyordu.
Aslan bir kez daha çenesini kastı, adamın bedeni parçalandı ama sivri dişler hala orada ve baskı yapmaya devam ediyordu. Tamay kendi kendine mırıldandı, sanki...sanki o aslan adamın ruhunu tüketmek istiyordu.
Tamay bacaklarının titrediğini dengede durmakta zorlandığında anladı. Daha fazla bakmak istemediği bu görüntüye kafasını çevirmek ve evine gitmek istiyordu ama manzaradan gözlerini de ayıramıyordu.
Güçlü, büyük aslan dişlerinin arasındaki bedenle kafasını şiddetle sallamaya başladı, hırıltılı sesler yükselirken adamın vücudu ortadan ikiye ayrıldı ve dişlerinin arasından kayıp gitti ve kayalıklardan aşağıya yuvarlanan bedenin sol göğüsün boşluk vardı.
Ruhu neredeydi?
aslan dağın en ucuna geldi ve başını kaldırarak kükremeler başladı. Dört bir yandan gelen diğer kükremeler yaşadığı yerdeki tüm canlıların oradan oraya kaçışmasına sebep oldu.
Tamay hareket edemiyor öyle kucağındaki bebekle duruyordu. Birazdan anne veya babasının ona kucaklayıp götürmesi en büyük arzusuydu. Birkaç kişi öyle duran bedenine çarpsa da hiçbir tepki veremedi.
Gözleri aslan üzerindeydi ama sonra başka bir şey oldu ve gri aslan arkasında farklı siyah bir aslan daha belirdi. Tamay nefesini tutmuş bekliyordu ama neyi beklediğini oda bilmiyordu.
Ayaklarının titremesi artmaya başladı, küçük bedeni oradan gitmesi için işaret veriyordu sanki. Geri geri gitmeye başladı ama gözlerini o kurtlardan çekemiyordu.
Siyah aslan sinsice gri aslan yaklaştı ve gri aslan boğazından yakalayarak saniyeler içinde parçalara ayırdı. Tamay gördükleri karşısında çığlık attı ama kimse dönüp ona bakmadı çünkü çığlık atan yalnızca o değildi.
Etrafında toplanan akrepler onu oradan götürmek ister gibi bacaklarına tırmanıyor, ayaklarına iğnelerini batırıyordu. Tamay koşmaya başladı.
Nereye gittiğini bilmeden koştu. Ama girdiği her sokakta aslanlar vardı, nereye giderse gitsin onları görüyordu. Omzunda onunla beraber geldiğini bilmediği arkadaşı -akrebi keskin kıskacını ileri uzatarak bir yeri işaret etti.
Çadıra benzer gözden uzak bir yerdi. Oraya girdi ve çevresini, bulduğu nesnelerle kapatmaya çalıştı. Çığlıklar, haykırışlar ve yalvarmalar hepsini duyabiliyordu. Sıra ona gelmemesi için ne yapacağını düşünüyordu.
Omzunda yılanın, elinde sıradan bir bebekle ne yapabilirdi ki?
Yakınların bir adamın bağırarak bir şeyler anlattığını duydu. Kafasını çadırından çıkarmadan adamı görmeye çalıştı.
Yaşlı bir vücuda sahip olan adam, karşısındaki onun iki katı olan kurda bir şeyler anlatıyordu.