BU SAVAŞIN KAZANANI VAR MI?

1062 Kelimeler
Kahvaltı sofrası kusursuzdu. Ama bu evde kusursuzluk hiçbir zaman huzur anlamına gelmezdi. Oktay, fincanındaki kahveden bir yudum aldı. Annesi her zamanki gibi sessizdi; gözleri tabağa odaklanmıştı ama zihni çok uzaklardaydı. Masanın başında oturan adam ise yalnızca bu evin değil, yeraltı dünyasının da tartışmasız sahibiydi. Kemal Karahan. Gazetesini ağır ağır katladı. Sesini yükseltmedi, acele etmedi. “Otur.” Oktay ceketini eline almıştı. Babasının sesinde kaçış yoktu. Olduğu yerde durdu, sonra sandalyeye geri oturdu. “Yaşım ilerliyor,” dedi Kemal Karahan. “Ve ben bu masada boş bir koltuk görmek istemiyorum.” Oktay kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsun?” Kemal Bey oğluna baktı. Bu bakışta ne şefkat vardı ne de sıcaklık. “Bir düzen kuracaksın. Aile kuracaksın.” Annesinin eli titredi. Gözleri Oktay’a kaydı ama tek kelime etmedi. “Evlenmeyeceğim,” dedi Oktay net bir sesle. “Böyle bir planım yok.” Kemal Karahan’ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. “Planlar güç sahipleri içindir. Sen sadece uygulayacaksın.” Oktay ayağa kalktı. “Bu benim hayatım. Ben senin tek varisinim—” Babası masaya yumruk vurmadı. Bağırmadı. Sadece sakin bir tonla konuştu. “Evet. Benim soyadımı taşıyorsun.” Kısa bir sessizlik oldu. “Kız belli. Ailesi güçlü. Babasını yıllardır tanırım.” “Kabul etmezsem?” Kemal Karahan gözlerini kıstı. “O zaman senden başka bir oğlum olur.” Bu cümle Oktay’ın göğsüne kurşun gibi saplandı. Ceketini aldı. “Zorla yapılan evlilik düşman kazandırır.” Babası aynı sakinlikle karşılık verdi. “Biz düşmanlarımızla büyüdük.” Oktay kapıdan çıkarken tek bir şey düşündü: Henüz adını bile bilmediği bir kadın, onun kaderine zincirleniyordu. Ve bu evlilik sadece bir anlaşma olmayacaktı. Bir savaşın başlangıcıydı. Kapıyı sertçe kapattı. Soğuk sabah havası ciğerlerine doldu ama içindeki sıkışmayı dağıtmaya yetmedi. Siyah araç kapının önünde hazırdı. Direksiyon başındaki adam, Oktay’ın yüzüne tek bir bakış attı ve motoru çalıştırdı. Kutay konuşmazdı. Konuşmak için doğru anı beklerdi. Araç ağır ağır yola çıkarken Oktay koltuğa yaslandı, kravatını gevşetti. “Babam evlendirecek beni,” dedi aniden. Kutay’ın eli direksiyonda bir an duraksadı. “Kiminle?” “Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.” Kutay dikiz aynasından baktı. “Bu bir söylenti mi, yoksa karar mı?” Oktay kısa bir kahkaha attı. “Babamın dünyasında ikisi aynı şey.” Şehir arkalarında akıp giderken sessizlik uzadı. Kutay bu sessizliği tanıyan nadir insanlardandı. “Kabul etmeyeceksin,” dedi sonunda. “Kabul edersem kendimi kaybederim.” Kutay’ın sesi sertleşti. “Kabul etmezsen de başkalarını kaybedersin.” Oktay gözlerini kapattı. Annesinin titreyen elleri gözünün önüne geldi. “Kadın kim?” “Rauf’un kızı.” Kutay bu kez aynadan uzun uzun baktı. “Rauf mu? Onun kızı annesi ve kardeşinden sonra her şeyi bırakıp gitmişti. Bu evliliği nasıl kabul ediyor?” Oktay başını salladı. “Ben nasıl kabul etmek zorundaysam o da aynı durumdadır. Kaçmış ama kurtulamamış.” “Sen kurtulmak mı istiyordun?” “Yaptığım işi seviyorum. Herkes beni kötü bilse de ben insanlara yardım ediyorum. Ama evlilik… bu işlerin içinde bir bağ demek. En yakın örneği gözlerimin önünde. Belki de o kızla bir anlaşma yapabilirim.” “Artık gerisi sana kalmış,” dedi Kutay. “Ama evlenmek zorundasın.” Araçta yeniden sessizlik oldu. Kutay ani bir manevrayla sağa çekti. “Bir kahve almam lazım. Yoksa direksiyon başında uyuyacağım.” Oktay saatine baktı. “Beş dakikan var.” Kutay arabadan indi. Aynı saatlerde Ilgın okuldan çıkmış, düşüncelerinin içinde yürüyordu. Başını kaldırmadı. Ve çarpıştılar. Kutay’ın elindeki iki kahve havada savruldu. Kapaklar açıldı, sıcak sıvı kaldırıma döküldü. “Lan…” dedi refleksle. Ilgın bir adım geri çekildi. “Özür dilerim, dalgındım.” Kutay ona baktı. Kısa bir sessizlik oldu. “Ben de… dikkat etmedim.” İkisi de yere dökülen kahvelere baktı. “Harika,” diye söylendi Kutay. “Tam ihtiyacım olan şey buydu.” “Yenilerini alayım, benim hatamdı,” dedi Ilgın. Kutay elini salladı. “Yok, ben hallederim.” İçeri girdi. Birkaç dakika sonra iki yeni kahveyle çıktı. Ilgın çoktan uzaklaşmıştı. Kutay arabaya bindiğinde Oktay’ın bakışı sertti. “Geç kaldın.” “Küçük bir kaza oldu.” “Ne kazası?” “Sakar bir kız yüzünden kahveler gitti.” Aracı çalıştırırken Oktay sordu: “Ne kızı?” “Dalgın. Gözleri hiçbir şey görmüyordu.” “Bundan sonra iş öncesi kahve yok.” Kutay gülümsedi. “O kızı görseydin fikrin değişirdi.” Oktay cevap vermedi. Ama bilmediği bir şey vardı: Aynı kaldırımda yürüyen o sakar kız, çok yakında onun hayatını altüst edecekti. Ve bu çarpışma sadece kahvelerle sınırlı kalmayacaktı. Zil çaldığında sınıf bir anda boşaldı. Ilgın tebeşiri yerine bıraktı, tahtaya son kez baktı. Anlattığı konu defterlerde kalmıştı; onun zihni ise dünde. Çantasını omzuna takıp okuldan çıktı. Bahçede çocuk sesleri vardı. Bu sesler ona her zaman iyi gelirdi. Dün hariç. Dün akşam kapısının önünde duran adam, yıllardır yok saydığı geçmişi tek bakışta canlandırmıştı. Babası… Rauf. “Yaşlandım. Sorumluluklarım var,” demişti. Ilgın dudaklarını bastırdı. Yaşlandığını söyleyen bir adamın gözlerinde hâlâ tehdit vardı. Yürürken annesini düşündü. Sessizliğe gömülmüş o evi. Kardeşini… Küçük bedeninin yok oluşunu. İçinden geçen düşünce, kendisinden bile sakladığı bir itiraftı: Ölmeleri belki de iyiydi. Bu dünyada yaşasalar, Rauf’un gölgesinde yaşayacaklardı. En azından onlar kaçmıştı. Babası dün gece net konuşmuştu: “İşlerimi devredeceğim.” “Bir erkek olacak başında.” “Evlilik bunu çözer.” Ilgın dişlerini sıktı. Onun hayatı bir çözüm değildi. Bir anlaşma maddesi hiç değildi. Telefonunu çıkardı. Mesaj yoktu. Ama biliyordu; bu sessizlik uzun sürmeyecekti. Çünkü Ilgın yıllar önce bir karar vermişti: Kimsenin karısı, kimsenin kefareti olmayacaktı. Ama bazı kararlar insanın peşini bırakmazdı. Ve dün, o karar yeniden masaya konmuştu. Dalgın yürüdüğü için bir adama çarpmıştı. Adamın kıyafetlerinden önemli biri olduğu belliydi. Kahveleri almak istemişti ama kabul etmemişti. O sırada Esin aramıştı. Eve kadar telefonda konuşmuştu. Kimseye anlatamıyordu. Ama çözmesi gereken konular vardı. Babası zaman tanımazdı. Evinde pencere kenarında otururken elinde annesiyle kardeşinin olduğu fotoğraf vardı. O evden çıkarken aldığı tek şey buydu. Şimdi ise aynı eve geri dönecekti. Ama bu kez gelin olarak. Keşke konuşabileceği biri olsaydı. Evleneceği adamı tanıyan biri. Nasıl bir adamdı? Elinde kan var mıydı? Onların dünyasında, eli silah tutmayan bir erkek olmazdı. Peki ya o? O bu evliliği istiyor muydu? Yoksa o da babasının iradesine mi mahkûmdu? Belki onunla bir anlaşma yapabilirdi. Tanımadığı bir kadınla zorla aynı hayatı paylaşmak istemezdi herhalde. Ya da her şey bambaşka mı olurdu? İyi olacağına inanmak ister gibi ani bir kararla babasını aradı. “Kabul ediyorum.” “Yarın adamlarım seni almaya gelir.” “Yarın dersim var. Okul çıkışı kendim gelirim.” Telefon yüzüne kapanmıştı. Ama savaş başlamıştı. Sessiz. Derin. Kaçınılmaz.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE