Oktay ve Kutay şirket binasından çıktıklarında hava griydi. Ne yağmur yağıyordu ne de güneş vardı; İstanbul kararsızdı, tıpkı Oktay gibi. Araca bindiklerinde Oktay arka koltuğa geçti. Ceketinin düğmesini ilikledi, kravatını düzeltti. Yüzünde tek bir duygu yoktu. Ne öfke ne merak. Sadece alışılmış bir kabulleniş.
Kutay dikiz aynasından ona baktı.
“Bugün yoğunsun ve yoruldun. Toplantılar peş peşeydi.”
“İsteseydim hepsini iptal edebilirdim,” dedi Oktay. “Ama böylece kafam meşgul olmuş oldu.”
Kutay bir şey sormadı. Oktay’ın bu tonunu tanıyordu. Konuşmak istemediği zamanlar böyle olurdu; kelimeler değil, sessizlik kullanırdı.
Araç trafiğe karıştığında Oktay’ın telefonu çaldı. Ekrandaki isim havayı daha da soğuttu: Rauf.
“Oktay, bugün müsait misin?”
“Olabilir. Saati söyleyin.”
Kutay aynadan baktı. Oktay’ın sesi değişmemişti. Ne saygı vardı ne itiraz.
“Beşte Karaköy. Eski bir yer. Denize bakar.”
“Bilirim.”
“Kızımla tanışacaksınız.”
Oktay’ın kaşı bile oynamadı.
“Uygun.”
“Gecikmeyin. Kızım beklemeyi sevmez.”
Telefon kapandı.
Kutay sessizliği bozdu.
“Tanışma mı bu?”
“Anlaşmanın ilk maddesi.”
Kutay derin bir nefes aldı.
“İstiyor musun?”
Oktay camdan dışarı baktı.
“İstemek, lüks bir kelime.”
Aynı dakikalarda Ilgın, babasının evindeki geniş mutfakta telefonunu eline bile alamayacak durumdaydı. Kafasını meşgul etmek için yemek yapıyordu. Rauf Bey aradığında sesi evdeki herkes duydu ama en çok Ilgın’ın kulaklarında yankılandı.
“Beşte Karaköy. Gecikmeyeceğini biliyorum. Ama yine de seni şoför götürecek. Bu bir rica değil.”
Telefonu masaya bıraktı. Ellerinin titrediğini fark etti. Saate baktı; daha üç saat vardı ama kalbi sanki geç kalmış gibi atıyordu.
Dolabını açtı. Ne giyeceğini bilmiyordu. Çünkü bu bir buluşma değildi. İstemediği bir hayatın kapısı aralanıyordu.
Siyah bir elbise çıkardı, vazgeçti. Açık renk bir gömlek aldı, buruşturdu.
Kendine fısıldadı:
“Ben kimim? Öğretmenim. Bir kızım. Birinin kızı.”
Aynaya baktı. Gözlerinde panik vardı. Ama korkudan çok öfke… Annesinin yüzü geldi aklına. Kardeşinin gülüşü. Ve babasının o tanıdık cümlesi:
“Ben senin iyiliğini istiyorum.”
Yalandı.
Çantasını aldı. Kapıdan çıkarken derin bir nefes aldı. Bugün güçlü olmak zorundaydı.
Saat dörde doğru Oktay şirkete döndü. Toplantıları iptal etti. Sekreteri şaşkınlıkla baktı ama soru sormadı. Oktay Karahan sorulmazdı, uygulanırdı.
Beşe on kala araç Karaköy’e girdi. Deniz griydi, gökyüzüyle aynı renkteydi. Kutay arabayı park etti.
“Seninle gelmemi ister misin?”
“Bekle. Uzun sürmez.”
Oktay indi, ceketini düzeltti ve içeri girdi. Masayı seçerken tereddüt etmedi. En sakin, en köşe yer. Kontrol edebileceği bir alan. Saatine baktı; beşe iki vardı.
Ilgın şoförün sürdüğü yabancı arabanın içinde nefes alamıyormuş gibiydi. Ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi. Kalbi kulaklarında atıyordu.
Gitme, dedi içindeki ses.
Ama kaçacak yer yoktu.
Araba durduğunda saate baktı. Beşi beş geçiyordu.
Geç kaldım, diye mırıldandı.
Hızla indi, kapıyı açtı. İçeri girdiğinde ilk gördüğü şey sırtı dönük bir adam oldu. Siyah takım elbise, düzgün omuzlar, hareketsiz bir duruş.
Masaya yaklaştı.
“Özür dilerim, trafik…”
Adam başını kaldırdı. Oktay’ın bakışları Ilgın’ın yüzünde durdu. Ne şaşkınlık vardı ne ilgi. Sadece kısa bir değerlendirme.
“Oturun.”
Ilgın oturdu. Çantasını yanındaki sandalyeye bıraktı. Ellerinin titremesi geçmemişti.
“Ben Ilgın.”
“Biliyorum.”
Sessizlik oldu. Ilgın bu sessizliği doldurmak istedi.
“Babam—”
“Açıklamaya gerek yok,” dedi Oktay. “İkimiz de neden burada olduğumuzu biliyoruz.”
Ilgın irkildi ama konuşmaktan kendini alamadı.
“Bir anlaşmanın parçasıyız.”
Bu adam Ilgın’ın içini buz gibi yaptı. Onunla vereceği savaş, babasıyla olan kadar zordu. Ve bu masa… bir tanışma masası değildi. Bir kader masasıydı.
Masa Ilgın’a ait değildi. Adam da. Ama ikisi de sanki çoktan kaderine yazılmış gibiydi.
“Bundan sonra ne olacak?”
Sesi düşündüğünden daha sakindi. İçinde fırtına koparken gözlerini kaçırmadı. Çünkü kaçarsa kaybedeceğini biliyordu. Yıllarca kaçmıştı; evden, soyadından, babasından. Ama bu kez karşısında kaçabileceği biri yoktu.
Oktay Karahan bakıyordu. Tartıyor, ölçüyordu. İnsanlara değil, mallara bakar gibi.
İçinde yükselen öfkeyi bastırdı. Bu masada öfke zayıflıktı.
Aslında sormak istediği tek bir şey vardı:
Hayatıma ne yapacaksınız?
Bilmemek, beklemekten daha kötüydü.
Babası kulaklarında yankılandı:
“Buna mecbursun. Seni korumanın tek yolu.”
Koruma buysa, düşmanlık neydi?
Annesi olsaydı… Belki saçını okşar, belki kaç derdi. Ama annesi yoktu. Kardeşi yoktu. Ve Ilgın bu masada tek başınaydı.
Oktay’ın dudakları aralandı ama Ilgın onun cevabından çok kendi içindeki yankıyı dinliyordu.
Evet derse, artık Ilgın olmayacaktı. Bir soyadına, bir anlaşmaya, bir karanlığa ait olacaktı.
Hayır derse, babası onu bırakmayacaktı. Bu dünyada hayır demek bedel demekti.
Oktay’ın gözlerinde duygu yoktu. Ama tehdit de yoktu. Bu daha korkutucuydu.
“Ben evlilik için yetiştirilmedim,” dedi Ilgın. “Bu düzenin parçası olmak istemiyorum.”
Sesi titredi ama bakışları titremedi. Çünkü o bir öğretmendi. Başkalarına doğruyu öğretmek için önce kendine söylemeliydi.
Bu adamın karşısında ilk kez hissettiği şey korku değil, merak değil; direnme isteğiydi.
Belki kaybedecekti. Ama susarsa zaten kaybetmişti.
Oktay hiç konuşmadan önüne bir dosya uzattı. Ilgın alıp bakmaya başladı. Bu bir sözleşmeydi.
İçinde garip bir rahatlama oldu. Demek ki o da kendisi gibi bir mahkûmdu.
Tek tek okumak istedi ama Oktay ayağa kalktı.
“Vaktimin her zerresi kıymetli,” dedi. “Bilmen gereken her şey orada yazıyor. Buradan çıkmadan oku. Numaram da var. Cevabını bekliyorum.”
Söylediklerini söyleyip gitti.
Ilgın köşe masada tek başına kaldı. Aslında hep tek başınaydı.
Okudukça terledi. Çünkü bu bir evlilik sözleşmesi değil, hayatının teslimiydi.
Madde madde yazılmıştı:
Madde 1 – Çalışma Hakkı
Evlilikle birlikte Ilgın’ın tüm mesleki faaliyetleri sona erecektir. Herhangi bir kurumda çalışması, eğitim vermesi ya da dışarıya bağlı bir düzen kurması yasaktır.
Madde 2 – Yaşam Alanı
Ilgın, Oktay Karahan ve ailesiyle aynı konutta yaşamak zorundadır. Bu konut dışında kalıcı ya da geçici ikamet hakkı bulunmamaktadır.
Madde 3 – Oda Düzeni
Taraflar aynı odada kalacaktır. Ayrı yaşam, ayrı yatak ya da fiilî uzaklık kabul edilmez.
Bu madde, ailenin dışarıya karşı “birlik” görüntüsünü korumak içindir.
Madde 4 – Sosyal Hayat
Ilgın’ın evlilik öncesi ya da sonrası herhangi bir duygusal, fiziksel ya da özel ilişkisi olamaz. Geçmiş ilişkiler tamamen sona ermiş sayılır.
Aksi durum sözleşmenin ağır ihlali sayılır.
Madde 5 – Oktay Karahan’ın Özel Hayatı
Ilgın, Oktay Karahan’ın sosyal ve özel hayatına müdahale edemez. Sorgulama, hesap sorma ya da sınırlama hakkı yoktur.
Madde 6 – Çocuk
Çocuk sahibi olunması yalnızca Oktay Karahan’ın onayıyla mümkündür.
Çocuk olması halinde soy, miras ve tüm yasal haklar Karahan ailesine aittir.
Oktay Karahan, duygusal ya da fiilî ebeveynlik sorumluluğu taşımak zorunda değildir.
Madde 7 – Aileye Karşı Tutum
Ilgın, Karahan ailesine saygı göstermek, itaat etmek ve aile içi hiyerarşiye uymakla yükümlüdür. Aile içi meselelerde bireysel karar alma hakkı yoktur.
Madde 8 – Ayrılık
Bu sözleşme tek taraflı feshedilemez.
Evlilikten çıkış yalnızca aile büyüklerinin ortak kararıyla mümkündür.
Ilgın’ın çalışamayacağı, yaşayacağı yer, paylaşmak zorunda olduğu oda, sorgulama hakkının olmadığı bir adam, çocuk üzerinde bile söz sahibi olamayacağı bir hayat…
Dosyayı kapattığında elleri buz gibiydi.
Bu bir evlilik değildi.
Bu, bir hayatın imzaya zorlanmasıydı.
Ve Oktay Karahan… bu maddeleri yazarken değil, masaya bırakıp giderken hiçbir şey hissettirmemişti.