DEVRAN:
Hastanede olağan bir gündü. Bektaş abi memleketten döndüğünden beri hepimizin içinden geçiyordu. Ohio'da ne kadar kalp varsa bize kestirtmeye kararlıydı. Bektaş abinin fuckbodysi dr. Carlton yani Elizabeth Carlton yani Lİz, sürekli peşindeydi ama Bektaş abi nam-ı diğer doctor Niza onunla hiç ilgilenmiyordu. Kafayı yiyen ikinci cerrah da acısını bizden çıkarıyordu. Kısacası filler sevişemeyince olan çimenlere oluyordu.
Ama o gün çimenler ezilmekle kalmadı, üstümüzden ambulans geçti.
Acil hattı bir çığlık gibi düştü koridora. Çoklu travma. Zincirleme trafik kazası. Göğüs travması, iç kanama şüphesi. Entübe edilmiş, tansiyon düşüyor. Dakikalarla yarışıyoruz.
Bektaş abi o an bir tuhaf durdu. Yemin ederim gözleri bir saniyeliğine boşluğa takıldı. Sanki biri zihninin fişini çekip geri takmış gibi. Sonra o bildiğimiz buz gibi cerraha dönüştü.
“Ameliyathaneyi hazırlayın. Kardiyovasküler set tam olsun. Bypass ihtimali var.”
Ses tonu netti ama içinde bir kopukluk vardı. Ben anlarım. Yıllardır yanında duruyorum. Bıçağı nasıl tuttuğundan bile ruh halini okurum.
Koşarak scrub’a girdik. Hemşireler hasta bilgilerini aktarıyor, anestezi indüksiyonu tamamlanıyor, monitörde ritim kararsız dalgalanıyordu. Sternum açıldığında içeriden gelen o metalik kan kokusu, ameliyathanenin ışıkları altında daha keskin olur. Bektaş abi ekartörleri yerleştirirken tek kelime etmedi. Göğüs boşluğunda kan birikmişti. Perikard açıldığında basınç bir anda boşaldı. Kalp darbe almıştı ama hâlâ direniyordu.
“Emme,” dedi sadece.
El hareketleri her zamanki gibi kusursuzdu. Travmaya bağlı yırtığı tespit etti, sütürü yerleştirirken titreme yoktu. Teknik olarak hatasızdı. Ama ben o sırada fark ettim… Ameliyatın ortasında bir an duraksadı. Bir anlık bir boşluk oluştu, gözleri yuvalarında titredi,
“Devran,” dedi, gözünü alandan ayırmadan, “Bugün bir şey vardı."
Başta anlamadım. “Abi anlamadım?”
“Maral…”
Cümlesi yarım kaldı. Sonra kaşları çatıldı. Sanki bir dosyayı açmaya çalışıyor ama içi boş çıkmış gibi.
“Maral mı?” dedim.
O an kalp monitöründeki düzensizlikten daha sert bir şey düştü yüzüne. "Devran, bugün Maral gelecekti. Uçak çoktan inmiş olmalı, çık hemen onu al, ben bitiririm." dedi.
Ameliyathanede onun kararlarını tartışmazdık. Koşarak çıktım. Giyinme odasına rüzgar gibi daldım, üzerimi değiştirip arabaya atladım. Kızın şu an ne halde olduğunu düşünemiyordum. Uçaktan inmiş, okyanus aşıp geldiği ve bilmediği bir memlekette tek başına kalmıştı. Aziz enişte, Siyem teyzenin haberi olduysa memlekette kıyamet kopmuştu şimdi.
Havaalanına vardığımda, uçuş çoktan boşalmıştı. Etrafıma bakındım, ileride bekleme sandalyesinde oturan bir kadın vardı. Etrafında dört adam çevresinde pervane oluyorlardı. Kimi su veriyor kimisi mendil uzatıyordu. Yanlarına yaklaştım. Hatırımda kalan sarışın kıza bire bir uyuyordu karşımdaki görüntü ama o ufak kızdan daha çok görüntüsü insanın zihninin ortasına bir çivi gibi çakılıyordu. Havaalanında onu gördüğüm ilk an, mavi gözlerini bana doğru kaldırıp baktı. İşte o ilk bakış, içinde hayal kırıklığının çakmak çakmak yandığı gözler zihnime çivi gibi çakıldı:
"Maral... Merhaba beni hatırladın mı Devran ben.."
Etrafındaki adamlar beni görünce hemen gerildiler Maral'ı aralarına aldılar. Onu korumakla görevliydiler ama olağanüstü durumlar vardı, uyarıldıkları belliydi. Maral kızarmış gözleriyle bana bakarken adamlara döndüm,
"Ben Bektaş abinin teyzesinin oğluyum, bizim memlekettenseniz, Berzan ağanın oğluyum ben de. Maral beni hatırlar aslında," dedim.
Maral adamlara sakin olmalarını işaret etti, "Evet tanıyorum, merhaba." dedi. Bu merhaba selamdan çok soru soruyordu. Bektaş neden gelmedi? Anlamına gelen bir merhabaydı bu. Adamların en irisi, "Bize Bektaş Nizamoğlu gelecek dendi." dedi.
Adamla dikleşmek istemiyordum. Suyuna gitmek için, " Bektaş abi gelecekti, aniden trafik kazası geldi, ameliyata girmek zorunda kaldı. Ondan ben geldim. Biz şimdi hastaneye gidelim, bir gidene kadar o da çıkar."
Maral ayağa kalktı, "Tamam siz gidebilirsiniz. Biz de hastaneye gideriz. Siz dönebilirsiniz." dedi. Çok ağlamıştı, gözleri kızarmıştı belliydi. Bir şeyler yapmak moralini düzeltmek istiyordum ama o an Maral duvarlarını örmüştü. Kimseyle konuşmak istiyor gibi görünmüyordu. Benimle göz göze bile gelmiyordu. İçinde büyük bir yıkım olmuştu. Peki bu yıkım karşılamaya kimsenin gelmemesinden mi, yoksa Bektaş'ın gelmemesinden miydi? İşte onu bilmiyordum. Adamların yanında duran koca koca valizlere doğru hamle ettim. Valizlerini aldık. Adamlar gittiler. Bagaja yerleştirip yola çıktık. Arabayı çalıştırırken neşeli yapmaya çalıştığım sesimle,
"Hoş geldin Maral, yolculuğun nasıl geçti?" dedim. Genç kız dışarıya sabitlediği gözlerini sadece bir anlığına bana çevirdi, "Yorucu ama sorunsuzdu. Hoş buldum." dedi.
"Sen de tıp okuyormuşsun. Dörde mi geçtin?" diye sordum. Okul konusu çok hassas bir noktaydı ve ben o noktaya çok düşüncesizce dokunmuştum belliydi. Dudakları bir an büküldü, çok kısa bir nefes aldı, cevap vermedi,
"Ne yazık ki geçemeden buraya gönderildim." dedi. Ben yine gülümseyerek,
"Merak etme, her şey yoluna girince sen de devam edersin. Hem bizim fakülteyi dinlene dinlene okumak lazım. Hacettepe'desin doğru mu? Bektaş abi ile aynı fakülte." dedim. Cevap bile vermedi sadece kafasını salladı. Sormamasına rağmen ekledim, "Ben de Cerrahpaşa'dan mezunum. Şu an Bektaş abinin asistanlığını yapıyorum." dedim. Buna da sadece mırıltıyla cevap verdi.
Cleveland Clinic'in kapısına geldiğimizde, aracı otoparka çektim. Etrafını gergin ama meraklı bakışlarla inceleyen Maral'a döndüm. "Valizler arabada kalsın, sonra aktarırız Bektaş abinin arabasına," dedim. Arabadan indik, çok kısa da olsa Maral'ı inceleme fırsatı buldum. Vücudunu sımsıkı saran tayt-pantolonundan uzun şekilli bacakları, yuvarlak kalçaları hemen seçiliyordu. üzerindeki badi, yuvarlak memelerine gerekli vurguyu yapmıştı. çantasını sırtına aldı. Sırtını kaplayan sarı buklelerini kurtardı. çantayı takarken badisi hafif yukarı toplandı, bir an için karın kasları göründü. Yarım topladığı saçlarından yüzüne birkaç bukle düşmüştü. Yüzünde hiç makyaj yoktu ama makyaja ihtiyacı da yoktu. Dudakları pembe, yanakları ağlamanın da verdiği etkiyle kırmızı kırmızıydı.
Kliniğin devasa cam kapılarına geldiğimizde gözleri büyüdü, Maral'ın hastanenin ilgisini fazlasıyla çektiği belliydi. Her yere iri iri açılmış gözlerle bakıyordu. Farkında olmadığı bir şey vardı. Beni tanıyanlar ki sayıları oldukça fazlaydı, yanımdaki güzeli fark etmişler, bankolardan dönüp dönüp bize bakıyorlardı. Birkaç sulu tipin birbirlerini dürtüp işaret ettiklerini bile görmüştüm. Neyse ki Maral hiçbirini fark etmiyordu. Asansöreden inip de bizim servisin koridoruna girdiğimizde karşıdan Bektaş abi göründü. Üzerinde scrubsları, beyaz önlüğü, stetoskopu boynunda... Ekibi etrafındaydı. Kızlar pür neşe etrafında toplanmış, gülüşüyorlardı. Başarılı geçmiş operasyon sonrası keyifler yerindeydi. Bektaş abi de onlara gülerek cevap veriyordu.
Karşımızdaki sahneyi görünce Maral'ın çenesi bir an sıkılıp gerildi, kollarını göğsünde kavuşturdu. Üzerine dönen bakışları fark eden Bektaş abi de döndü. Yüzündeki gülümseme dondu. Hep beraber yanımıza geldiler. Herhangi bir gülümseme, pişmanlık ya da üzüntü olmayan bir ifadeyle: "Hoş geldin Maral, yolculuğun nasıl geçti?" dedi. Maral sadece başını salladı. Onda da herhangi bir ifade yoktu. Bektaş bana döndü, "Debrieafinge geçeceğiz, benim odada toplanalım." deyip Maral'ı yanına çekti. Hepimiz ofisteki toplantı masasında toplandık. Kızlar hemen, "Devran, Niza'nın yanındaki kim? Kardeşi falan mı?"
Kate, "Çok havalı yalnız,",
Derek, "Çok güzel olduğu için olabilir mi Kate? Sen geçen ay saçını boyattığında üç ay kendini WS mankeni sanmıştın. "
Ekip güldü. Kadın üyeler, rakibi hemen sezmişlerdi, bilgi toplama çalışmaları başlamıştı. John elinde datayla geldi, ilk verileri hemen sisteme girdi, karşımızdaki ekran Niza'nın gelişine hazırlandı,
Kapı açıldı, bu sefer içeri Liz girdi, hemen ameliyathane kıyafetlerinden kurtulmuş, fashion week tarzına dönmüştü,
John ekranı açtı. İlk veriler düştü. Oda bir anda ameliyathanenin uzantısına dönüştü. Az önceki kahkahalar çekildi, yerini grafiklerin soğuk ışığı aldı.
Bektaş abi içeri girdiğinde hava değişti. Önlüğünü çıkarmadı. Masanın başına geçmedi hemen. Önce Maral'a arka tarafı işaret etti, genç kız, toplantıdan uzağa, çalışmasının önüne oturdu ama gözleri büyümüş ekrandaki bilgileri taramaya başlamıştı. Alt dudağını ısırıyordu, sanki ekranda dünyanın en zevkli görüntüleri dönüyordu.
Bektaş önce ekrana baktı. Sonra hepimize. En son bir saniyeliğine Maral’a kaydı gözleri.
“Cross-clamp süresi?” dedi.
“Otuz sekiz dakika,” dedim.
“Toplam bypass?”
“Elli iki.”
Başını hafifçe salladı. “Perikard açıldığında basınç neydi?”
John dosyaya baktı. “Tam değer kayda geçmemiş, ama hızlı bir boşalma oldu.”
Bektaş’ın çenesi gerildi. “Tam değer kayda geçmemiş mi?”
O an odanın sıcaklığı iki derece düştü. Liz sandalyesinde dikleşti muhtemelen cevabı biliyordu ama bizi cevap vermeye değer bulmuyordu. Kate gözlerini ekrana sabitledi. Kimse ses çıkarmadı.
Bektaş tekrar sordu. Daha sakin ama daha tehlikeli bir tonla:
“Perikardiyal tamponadda başlangıç basıncı kaçtı?”
Sessizlik.
John veri akışını karıştırdı. Derek omuz silkti. Ben hatırlamaya çalıştım ama ameliyattaki tempo zihnimi bulandırmıştı. Zaten erken çıkmıştım tam hakim değildim.
Ve o an arkadan, yumuşak ama net bir ses geldi, su gibi akan İngilizcesiyle:
“Muhtemelen akut tamponad değildi.” dedi.
Hepimiz döndük.
Maral arkada oturuyordu. Toplantı masasından uzağa oturtulmuştu. Ellerini dizlerinde birleştirmişti. Sesi titremiyordu. Sanki dünyanın en doğal şeyinden bahsediyordu.
“Eğer akut tamponad olsaydı,” diye devam etti, gözünü ekrandaki grafikten ayırmadan, “İndüksiyon sonrası hipotansiyon çok daha dramatik olurdu. Burada düşüş kademeli. Muhtemelen travmaya bağlı perikardiyal kanama yavaş progresyon göstermiş. O yüzden basınç ani değil, kontrollü boşalmış gibi.”
O an odadaki herkesin yüzü aynı ifadeye büründü: Kim bu?
Kate’in kaşları kalktı. Derek hafifçe ıslık çeker gibi oldu. Liz’in dudakları inceldi.
Bektaş ise…
Bektaş kıpırdamadı.
Gözlerini Maral’a sabitledi. O bakış ne takdir ne şaşkınlıktı. Daha çok, “Sınırını bil” der gibiydi.
O an içimden, abi yapma, demek geçti.
Bektaş nihayet gözlerini ekrana çevirdi.
“Travma kaynaklı yavaş progresyon ihtimali mantıklı,” dedi düz bir tonla. “Ama veri olmadan varsayım yapmayız. John, eksik kaydı tamamla. Bundan sonra hiçbir değer ‘muhtemelen’ olmayacak.”
Cümle John’a söylenmişti.
Bakış Maral’a.
"Sorularıma gerçek doktorlar cevap versin. Diploması olmayanlar değil."
Maral'ın yüzüne şeker gibi bir bakış yerleşti, ayağa kalktı, Bektaş'ın duvarında asılı diplomalarını işaret etti,
"Şunun yanına birkaç tane daha asın da sıradaki soruya cevap versin." dedi. Sonra bana döndü, "Devran, lavabo ne tarafta, ama dur, sen bu muhteşem toplantıdan geri kalma." ellerini göğsünün üstünde birleştirdi ve dramatik bir sesle yukarı baktı, "Umarım diplomasız bulabilirim." diyerek çıktı.
Toplantı devam etti ama odadaki denge değişmişti. Ekibin gözünde Maral artık sadece güzel bir yabancı değildi. Bir bilgiye sahipti. Bir refleksi vardı. Ameliyathane dilini konuşabiliyordu.
Toplantı bitip herkes dağılırken Liz yanıma eğildi.
“Kim bu kız?"
Omuz silktim. “Uzun hikaye,"
Bektaş abi masasına oturmuştu, sıkkındı. Biraz önceki operasyon keyfinden eser kalmamıştı. Biz çıkarken içeriye Maral girdi , Liz karşısındaki kızı tepeden tırnağa süzdü. Bakışlarını kızın bütün kıvrımlarında gezdirdi, kısa bir an Bektaş'a baktı ama bakışına karşılık bulamadı, dışarı çıktık ve kapı kapandı.