KUMAR MASASINDA KAYBEDİLEN KIZ: MARAL
UYARI: Kurgumuz cinsel içerikli sahneler ve travmatik cinsel durumlar içermektedir. On sekiz yaş altındaki okurlarımız için kesinlikle uygun değildir.
...... Kurgumuz Ankara-Mardin-Amerika üçgeninde geçecek. Tıbbi müdahaleler ve teknik yaklaşımlar tavsiye niteliği taşımaz.
1. BÖLÜM
“Paran yoksa kızın var Server…”
SERVER:
Masadaki yeşil çuhanın üzerinden sigara dumanı zehirli bir yılan gibi tavana doğru kıvrılıyordu. Kazanmanın heyecanı içimde havai fişeklerin patlamasına neden oluyordu. Bu his… Masadaki yuvarlakların bana doğru itilmesi…. Bu duyguyu hayatta hiçbir şeye değişmezdim.
Önümdeki yığınlar, siyah ve yeşil pullar, masaya her itildiğinde tok bir ses çıkarıyor; sanki her biri bana ait olduğunu haykırıyordu. Küçük kör bahisler çoktan anlamsızlaşmış, oyun yükselmişti. Dealer, bir eliyle desteyi karıştırıyor, diğer eliyle masadaki tansiyonu kontrol ediyordu.
Karşımda tek bir adam kalmıştı: Müslüm.
Etrafında adamları, önünde viskisi ağzına yaklaştırıp dumanını içine çektiği purosu ile kaybetmeye hiç takılmadan oynamaya devam ediyordu. Yüzünde aklında hiç durmadan yaptığı hesapların gölgeleri geçiyordu.
Flop açıldığında masaya üç kart düşmüştü; ikisi benim elimdekiyle uyumluydu. Turn’de gelen kart oyunu bana çevirmişti. River gelmeden önce Müslüm uzun süre bekledi. Bilerek. Bekletti. Zamanı uzattı. Beklerken kumarın sadece kart değil, sabır ve sinir oyunu olduğunu bir kez daha kazındı zihnime.
En son oyunda da ben kazanınca kurpiyer masadaki tüm pulları benim önüme itti. Kazanmıştım, kazanıyordum ve ben hep kazanırdım. Parmaklarım yeşil çuhanın üzerinde sevinçli bir ritm tutturdu. Bakışlarımı kazancımdan kaldırıp Müslüm’e baktım, ağzının kenarında bir gülümsemenin gölgesi vardı.
“Küçük paralarla oynamaktan sıkıldım.”
Bu cümle, masada “bahsi büyütelim” demenin başka bir yoluydu. Artık kör bahisler değil, elde ne varsa masaya sürülecekti.
Yutkundum. Masaya koyabileceklerim sınırlıydı. Gayrı menkullerim aşiretin malıydı. Banka hesapları şirket üzerineydi ortaklarım yani kardeşlerim olmadan para çekemezdim. Kumar alışkanlığımı bilen ailem elimi kolumu bağlamıştı. Kendi mallarım karımın üzerineydi. Satmaya kalksam aile ayağa kalkardı. Ankara’da yaşayan abim hemen üzerime çökerdi. Sadece Mardin’de küçük bir çiftlik evim vardı. Eski, küçük bir şeydi. Yıllardır gitmemiştim bile neredeyse otuz yıldır. Malum olaydan beri. Karşımdaki adamın ihtişamına uygun değildi.
Düşündüğümü gören adam:
“Söylesene Server ağa, masaya ne sürelim? Ben Diyarbakır’daki iş hanımı sürüyorum.”
Masada sessizlik oldu. Böyle bir hamle, oyunun “all-in” noktasına geldiğini gösterirdi. Artık karttan çok cesaret konuşacaktı.
Yine duraladım. Ailemin güvensizliğini açıklamak gurur kırıcıydı.
“Benim masaya konulacak kadar değerli bir gayrimenkulüm yok Müslüm bey,”
Adamın dudakları alayla kıvrıldı. Muhtemelen koskoca adam, bir de etrafındakiler ağa diyor, kumar masasına oturmuş ama malı bile yok diyordu. Aileme itiraz edemezdim haklıydılar, bana bıraksalar aşiretin tüm mallarını yok ederdim. Ben sadece çalışmayı bilirdim parayı kullanmayı bilmezdim. Ankara’daki abim Aziz, orada kendi hastanesini yönetiyordu. Kızım da amcasının izinde tıp okuyordu, biz de memleketteki malları yönetiyorduk.
Sol yanımda oturan adam omzuma çöreklenmiş şeytan gibi fısıldadı,
“Ağam, çiftlik evi var ya,” dedi,
Ev lafını duyan adam,” Çiftlik mi?” dedi.
Yanımdaki adama sert sert baktım,” Senin iş hanınla bir değil, şehre çok uzak eski, bakımsız bir yer,”
Müslüm, “Tamam kazandıklarını ve çiftlik evini koy Server ağa üçü beşi sorun değil,”
Dealer desteyi tekrar karıştırdı. Artık bu el son eldi.
Diyarbakır'da işhanı… Eğer kazanırsam aşiretin karşısına başı dik çıkabilirdim. Abimin karşısına geçmiş tapuyu masaya koyarken hayal ettim kendimi. Onun koca hastanesi olabilirdi. Türkiye’nin en önemli kalp ameliyatlarını yapan merkezin sahibi ve başhekimi olabilirdi, oğlu Amerika’da kalp cerrahı olabilirdi. Hatta kendi kızım, memleketteki o kadar zengin kısmetini tepmiş, amcasının izinden gitmek istemiş olabilirdi. Ama ben de gayrı menkul zenginiydim. Koskoca iş hanım olacaktı. O bir anlık hırs, ailemin beni takdir eden bakışları… Ağzımdan cevap hiç düşünmeden çıktı.
“Tamam,”
Kâğıtlar dağıtıldı oyun başladı.
İki kapalı kart avucumun içindeydi. Nabzımı hissetmemek için yumruğumu sıktım.
Terler alnımdan boncuklanıp kağıtların üzerine düştü. Dakikalar üzerimden işkence gibi geçti. Oyun bittiğinde içimde oluşan boşluk, Müslüm’ün yüzündeki sırıtmayla doldu.
River açılmıştı. Benim elim, biraz önce umut veren kombinasyon, bir anda sıradanlaşmıştı. Müslüm kartlarını yavaşça açtı.
Masadan kalktım, yanımdaki adam omzumu tuttu,
“Bıraktıklarını tekrar kazanmadan mı kalkacaksın ağam?”
Başımı sertçe salladım, kulağıma fısıldananı duymazdan gelmeye çalıştım,” Masaya koyacak bir şeyim kalmadı, bana müsade,” deyip tam dönerken Müslüm,
“Dur Server ağa! Hemen pes etme! Para şart değil!”
Masadaki herkes bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Kumarın en kirli yeri burasıydı.
Dönüp adama baktım, biraz önce söylediğini anlamlandırmaya çalıştım.
“Paran yoksa kızın var Server ağa!”
Biraz önceki kayıptan çok daha ağırdı söylediği. Aklıma Maral geldi, akıl dolu mavi gözleri, beline kadar inen sapsarı saçları ile tek kızım Maral.
Yumruğumu masaya koydum,” Ne diyorsun lan sen!”
Müslüm’ün arkasındaki adamlar ellerini kabzalara atmışlardı. Müslüm ise rahattı. Arkasına yaslanmış, purosunu ağzına götürüp zevkle nefes çekiyordu. Puroyu kristal küllüğe koyup,
“Kızma Server ağa! Kızın dediysek odalık metres değil ya! Evlenmek için. Bekârım ben. Başlık gibi düşün!”
İçimdeki öfke geçmemişti. Maral, üç sene sonra doktor çıkacaktı. Amcasının hastanesinde çalışmak en büyük hayaliydi, tıpkı amcasının oğlu gibi cerrah olmak istiyordu.
“Delirdin mi sen Müslüm! Benim kızım doktor çıkacak. Kaybedersem ne olur hiç düşündün mü?”
Müslüm dudaklarını aynı alayla büktü, “Şimdi kaybetmeye alışık bir adam gibi konuştun ağa, kusura bakma ama ezik gibi. Sabahtan beri soydun soğana çevirdin bizi, biz sana kızdık mı?”
Yanımdaki adam,” Kazanırız ağam, koskoca iş hanı. Neden kazanmayalım?”
Kulağıma eğildi,” Şu ukala piçe haddini bildir ağam, Server Nizamoğlu kimmiş görsün!”
Server Nizamoğlu kimmiş? İşte bu önemliydi. Server ağanın kim olduğunu herkesin anlaması lazımdı. Doktor olan abisinin yanında üniversiteyi zor bitiren, memlekette kalmak zorunda kalan, babasının seçtiği kızla evlenen zavallı Server değil, Server ağa!
Öfkeyle kararmış gözlerimle masaya döndüm. Karşımdaki ukala herifin yüzüne baktım. “Kabul!” dedim.
Müslüm beklediğimi almanın keyfiyle desteyi öne sürdü. Deste kesildi kartlar dağıtıldı. Zaman bozkırda dört nala koşan bir atın sırtına binip ilerledi. Kağıtlar ellerde yer değiştirdi. Müslüm önüne kartlarını açtığında, kalbim bir an ağzıma gelip tekrar göğüs kafesime döndü.
Olanları anlamlandırmak için birkaç defa yutkundum.
Müslüm arkasına yaslandı, biraz önceki keyifli adamdan eser yoktu. Etrafıma bakındım, kimse kalmamıştı. Sol tarafımda konuşan adam dahil. Öne atıldım:
“Kaç para istiyorsun, para bulup getirebilirim.”
Silahlı adamlar beni omuzlarımdan bastırıp oturttular. Müslüm:
“Para falan istemiyorum. Üç gün sonra usulen istemeye geliyorum. Akşamına nikah.”
MARAL:
Komitelerin olduğu haftalar sabah alınan soğuk duş gibisi yoktur. Uykusuz geçen gecenin sabahı kendimi buz gibi suyun altına attım. Ürperti tüm vücudumu kapladı. Komite haftalarında sadece bayılmayacak kadar uyur, ölmeyecek kadar yerdim. Sabah sporunun ardından masanın başına geçer, insan vücudunun ayrıntılarında kendimi kaybederdim. Damarlarda akan kan olur her bir hücrede gezerdim. Bu sene de komiteyi dağıtmış en iyi notları aldığımdan emin, çıkmıştım her komiteden.
Hacettepe’de bahar dönemi komiteleri savaş gibi geçer. Sistem temelli, ağır ve yorucu… Gastro ve endokrin bitmişti. Gastroda mideyi anlatırken kendi midem yanıyordu. Endokrinde bütün hormonlarım ayaktaydı. Yarın son komite vardı. Entegre… Ondan sonra finitto! Amcamla konuşmaya karar vermiştim. Belki bu yaz beni hastanesine kabul ederdi. Stajyer gibi tecrübe edinmek için… Hem belki Amerika’dan misafirimiz de gelirdi. Yıllardır görmemiştim onu. Hiç denk gelememiştik. Benim Amerika’dan gelmesini umduğum en önemli misafir Bektaş’tı.
Bektaş… Babası gibi canavar bir doktordu. Genç yaşında çalıştığı servisin baş cerrahı olmuştu. Benden en az on yaş büyüktü. Çocukken Mardin’e konağa geldiğinde onu kapı aralıklarından izlerdim. Esmer yakışıklı yüzü, uzun boyuyla tıp öğrencisiydi o zamanlar. Binde bir gelirdi konağa. Memleketle bağını neredeyse koparmıştı. Babası onun için hastane kurmuştu ama o, Amerika’dan dönmeyi hep reddiyordu. Amcamın son umudu bendim. Sülalemizde tıp okumayı başaran tek kız çocuğu. Amcam hep arkamdaydı. Hem maddi hem manevi bir dediğimi iki etmezdi. Daha çocukluktan beni doktor gibi yetiştirmişti. Kalbin bütün ayrıntılarını öğrenmiştim onunla, boş zamanlarımızda ameliyat kayıtlarını açar büyük bir zevkle izlerdik. Amcam benim ekrana bakışımı gördükçe zevkle güler bana yeni püf noktalar, cerrahi inceliklerin teorilerini öğretirdi. Sadece elime neşter almam kalmıştı, sonrası özgürlüktü.
Son yıllarda Bektaş’la hiç konuşamamıştım bile. Sosyal medyasında sadece mesleki paylaşımlar yapıyordu. Altında da bütün dünyadaki doktorların takdir dolu yorumları oluyordu. Benim de doktor olduğumu biliyor muydu acaba? Onun okulunda okuduğumu? Bölüm birinciliğine aday olduğumu? Aynı onun gibi bir cerrah olmak için gece gündüz çalıştığımı. Doktorluğun tutkum, cerrahlığın en büyük arzum olduğunu…
Duştan çıktım. Üzerime askılı bir body bir şort geçirdim. Salona geçtiğimde kızlar masada can çekişiyordu. Mutfakta bulaşıklar dans ediyordu. Salona girince toparlandılar. Didem beni şöyle bir süzdü, “ öfff be! Benim şöyle vücudum olsa tıp mı okurum be! Bulduğum ilk ajansa yazılırım. Ya da VS modeli olurum! Melek kanatlarıyla podyumda Maral Nizamoğlu!”
Hayal notlardan kafasını kaldırıp güldü, “Hiç kızma Maral, sınıftaki erkekler de aynı şekilde düşünüyor. Bizim sarı saçlarımız, mavi gözlerimiz, şekilli vücudumuz olmadığına göre…”
Didem devam etti, “ Aşiretimizin kalp hastalıkları hastanesi olmadığına göre, hatta aşiretimiz olmadığına göre…
Aynı anda söylediler: “Çalışmaya devam…”
Ters ters baktım. Gülüşümü zor tutarak “Biraz daha konuşursanız doğru yurda! Hem komite haftası evime çörekleniyorsunuz hem de zevzekleniyorsunuz. “
Mutfağa geçtim yulaf ezmemi hazırladım, masaya oturup yemeye başladım. Notlarım da yanımdaydı. Bir yandan yiyor, bir yandan notlarımı tekrar ediyordum. Dudaklarımın notlardaki bilgilerle kıpırdanırken ağzımda yulaf yavaş yavaş eriyordu. Yulaf bitti, ben kalktım. Odama geçerken savaşa hazırdım. Bugün de komitede harikalar yaratacaktım.
Öğleden sonra son savaştan da çıkmıştık. Tıbbiyenin üçüncü yılı bitmişti. Bunu kutlamak lazımdı. O akşam arkadaşlarla planımız vardı. Bütün gece dans edip eğlenecektik. Sınıf arkadaşım Tuğrul yanıma yaklaştı, “Xeyna, nasıl geçti son komite.”
Gülümsedim, “Fena değil istediğimi aldım sanırım.”
Tuğrul gülümsedi, “ Ona hiç şüphem yok. Ben hoca olsam seni geçirmem için gözlerine bakmam yeterdi.”
Tuğrul yine başlamıştı. Bana yaklaşmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmiyordu ya da bilmek istemiyordu: “Ne demek istiyorsun Tuğrul?”
Omzunu silkti: “ Hiç, akşama geliyorsun değil mi? Yer ayırttğımız club harika, dj performansı çok iyi!”
Geleceğimi söyleyip ayrıldım yanından. Arabama binip eve doğru yola çıkmaya hazırlandım. Tam çıkacakken telefonum çaldı. Ekranda annemin güzel yüzü belirdi:
“ Buyur bakalım Zenan sultan! Seni dinliyorum!”
Annemin sesi telaşlıydı: “ Maral hemen amcanın evine git! Hemen! Sakın ortalıkta gezme! Güvende değilsin doğru amcanın evine. Duydun mu beni!”
BEKTAŞ:
Cleveland Cilinic Ohio’da sıradan bir gündü. Her zamanki mekânımda işimin başındaydım. Ameliyathane saat gibi işliyordu. Monitöre kısa bir bakış attım; kalp hızı, basınç değerleri, oksijen satürasyonu… Hepsi sınırdaydı ama henüz kontrol dışı değildi.
“Median sternotomi,” dedim.
Neşteri tek hamlede indirdim. Göğüs açılırken hareketlerim aceleci değildi; tam tersine, gereğinden fazla sakindi. Sanki zamanı büküyordum. Elektrikli testere sustuğunda, kalp ortaya çıktı. Ödemliydi. Kaşım fark edilmez bir şekilde gerildi. Etraftakiler fark etmedi ama ben biliyordum.
“Sol ön inen damar ciddi daralmış,” dedim.
“Distal segment beklediğimizden ince. Grefti daha yukarıdan alacağız.”
Safen ven hazırlandı. Damara dokunduğum an, dokunun ne kadar dayanacağını anlamıştım. Parmaklarımın hafif baskısı, bir ön test gibiydi.
“Bypass’ı tek tek alacağız,” dedim.
“Akımı riske atmayalım.”
Kalp-akciğer makinesine geçildi. Aort klemplendiğinde, monitördeki ritim düz bir çizgiye döndü. Ameliyathanede herkes refleksle bana baktı. Bense gözümü kalpten ayırmadım.
Anastomoz sırasında hareketlerim neredeyse görünmezdi. Dikişleri hızlı atmıyordum; doğru yere atıyordum. Her düğümü, damarın doğal yönünü bozmadan, kan akışını kolaylaştıracak açıyla yerleştiriyordum.
“Burada fazla gerginlik var,” dedim bir anda.
Dikişi söktüm. Kimse itiraz etmedi.
Benim için “olur” yetmezdi; kusursuz gerekiyordu.
İkinci anastomozda elimi biraz daha yukarı aldım. Grefti mikron farkla kaydırdım. O küçük fark, ileride oluşabilecek bir trombozu engelleyecek kadar kritikti.
“Reperfüzyona hazır olun.”
Klempler açıldığında kalp önce tereddüt etti. Bir atım… kısa bir duraksama… sonra bir tane daha. Başımı hafifçe eğdim, monitöre değil, kalbin kendisine baktım.
“Biraz bekleyelim,” dedim.
“Bulantılı uyanıyor.”
İlaç dozu milimetrik ayarlandı. Sesim hâlâ sakindi ama herkes biliyordu: bu sakinlik, tam kontrol demekti.
Bir dakika sonra kalp ritmi oturdu. Düzgün. Güçlü. Kendine güvenen bir ritim…
“Tamam,” dedim.
“Şimdi bizim değil. Artık Tanrı’nın ellerinde.”
Eldivenlerimi çıkarırken yüzümde bir rahatlama yoktu. Bu benim için bir zafer anı değildi. Sadece bir işi doğru yapmanın sessiz tatmini vardı.
Ameliyathaneden çıkarken teyze oğlum Devran beni izledi. Arka arkaya çıktık ameliyathaneden.
Bazı cerrahlar dikiş atar,
Bense kaderi yeniden yönlendirirdim.
Soyunma odasında üstümü değiştirdim. Ofisime giderken karşıdan gelen topuk tıkırtısı tanıdıktı. Ekibimin ikinci cerrahı, Liz, gülümseyerek bana yaklaşıyordu. Koridorda karşılıklı durduk, elini önlüğümün kenarına koydu, “ Dr. Nizamoğlu, beni ne zamandır ihmal ediyorsun. Akşam bana gel. Sana çok hoş sürprizlerim var.”
Elini yavaşça indirdim. “ Hastanedeyiz Liz! Akşam Taylor’la çıkıyoruz. Belki geç saatte uğrarım.”
Liz ile sadece tensel bir ilişkim vardı. Bunu sık sık belli etmeye çalışıyordum ama umarım Liz de bunu fark ediyordur demekten kendimi alamıyordum. Yanından ayrıldım. Ofise girdiğimde Devran beni kapıda bekliyordu. Teyze oğlum Devran, benim Türkçe konuşmaya olan hasretimi gideriyordu. Babamın kendi ailesinden olan ümidi kesilince hastanesinde çalıştırmak için anne tarafıma sarmıştı ve ilk kurbanı Devran, kendini benim asistanım olarak bulmuştu. Bir de ufaklık vardı:Maral… en son tıp okuduğu gelmişti kulağıma ama o doktor olana kadar ohooo!...
Devran: “Abi, bu aralar Liz’e uğramıyorsun herhalde. Koridorda yolunu kestiğine göre vaziyet fena.” Her zamanki piç modunu açmıştı. “ Bana bak lan! Son zamanlarda her hafta bir hemşireyle çıkıyormuşsun kulağıma gelmiyor sanma! Birini hamile bırakırsan teyzem beni öldürür. Sen beni bırak kendine bak!”
Devran ellerini kaldırdı: “Aman abi beni anneme bulaştırma. Her türlü önlemi alıyoruz sen merak etme. Sizi erken torun sahibi yapmam!”
“Hadi len ordan!” dememe kalmadı telefon çaldı. Babam arıyordu. Ohio’da saat 17.00 idi, şu an Türkiye’de saat gece 01.00 olmalıydı. Devran’la bakıştık. İçimde yükselen panikle cevap verdim telefona:
“ Alo baba! İyi misiniz?”
Babamın sesi gergindi: “Bektaş hemen Türkiye’ye gelmen lazım. Çok önemli oğlum. Konu Maral…”
Amcamın kızı Maral… Yıllar olmuştu görmeyeli. Şimdi kıza ne olmuş olabilirdi ve beni neden ilgilendiriyordu?
“Baba benimle ne alakası var Maral’ın? Ne oluyor orada?”
“ Sana o kadar söylüyorum Bektaş! Genç bir kızın hayatı söz konusu. Bir kere olsun ailene karşı görevini yap! Eve gel!”