MARAL:
Annem telefonu neredeyse suratıma kapattı. Ciddi bir şey olmasa bu kadar telaşlanmazdı. Aklıma türlü türlü senaryolar geliyordu. Neden özellikle beni koruyorlardı? Motoru çalıştırdım. Amcamın İncek’teki villasına sürdüm arabayı. Sitenin güvenlik noktasından içeri girdim. Arabamı garaja park ettim. Koşa koşa kapıya gidip çaldım. Kapıyı memleketten getirilen hizmetli Gülizar açtı. Ben içeri girerken arkada Siyem yenge belirdi. “ Gel güzel kızım! Bitti mi sınavlar? Dördüncü sınıf oldun artık!”
Yengem beni oyalamaya çalışıyordu. Bu çabası çok sevimli olsa da akımdaki soru işaretleri her şeyden önce geliyordu o an. Tam yengemi soru yağmuruna tutmaya hazırlanıyorum ki merdivenlerden aşağıya amcam inmeye başladı. İşte bu tam anlamıyla kriz belirtisiydi. Günün ortasında amcam hastanesinde, ameliyathanesinde değil evdeydi.
Amcama doğru koştum. Amcam her zamanki gibi sevgiyle bana sarıldı: “Amca neler oluyor? Neden beni aceleyle çağırdınız? Kimse bir şey söylemeyecek mi?”
Amcam düşünceli gözlerini yere indirdi: “Konuşacağız güzel kızım. Annenler gelsin.”
Sadece annemler geliyordu yani. Babam yine ortalıkta yoktu: “ Amca babam gelmeyecek mi?”
Babamın lafı geçince amcamın çenesi sinirle kasıldı. Çok kısa dişlerini sıktı: “Baban gelmeyecek kızım. Abinler ve annen geliyorlar. Bektaş da bu gece burada olur. Hepsini konuşacağız. “
İşte asıl sürpriz buydu. Bektaş neden Amerika’dan geliyordu? Bektaş Amerika’nın en prestijli kardiyovasküler cerrahi merkezinde çalışıyordu, çok önemli bir şey olmasa kolay kolay gelmezdi. Yoksa çok istediğim yaz staj programını ayarlamışlar bana sürpriz mi yapmaya çalışıyorlardı? Eğer öyleyse havaya uçardım. Yaz stajı hem de Bektaş’ın yanında. Bundan daha iyi bir yaz tatili düşünemiyordum.
Düşüncelere öyle bir dalmıştım ki Bektaş’ın neden geldiğini sormadım bile. Yengem,” Kızım sınavdan çıktın, uykusuz görünüyorsun haydi odana çık annenler gelene kadar uyu yavrum.”
Yengemin tek çocuğu Bektaş yıllardır yanında değildi .Yengem sevgili oğlunu çok seyrek görüyordu. Bütün anneliğini bana yağdırırdı. Daha da önemlisi yengem haklıydı. Günlerdir çok kısa uykularla ayaktaydım. Uykuya adeta açtım. Staj ihtimalinin verdiği mutlulukla odaya çıktım. Dolapta ufak tefek eşyalarım dururdu. Arada amcamlara gelir kalırdım. Dolaptan bir Body bir şort bulup giydim kendimi yatağa attım. Amerika ve Bektaş’ı hayal ederken kısa sürede uykuya dalmışım.
BEKTAŞ:
Ofiste, dirseklerim masada, kafam avuçlarımın arasındaydı. Hastane yönetimi ile iletişime geçmiş, sekreterime üç uçak biletini ayarlatmıştım. Yarın sabah New York’a, oradan İstanbul, oradan da Ankara. Havaalanları, bekleme süreleri, rötarlar, eve gidip valiz hazırlama şimdiden kafayı yemek üzereydim. Devran karşımda sessizce oturup beni izliyordu. Güzelim hafta sonu mahvolmak üzereydi. Gerçi annemi özlemiştim. Siyem hanım gidince beni iyi bir haşlayacaktı ama olsun. Girişte klasik azarlar senfonisi, münasip gelin adaylarının sayılması, “Oğlum Ankara’ya gel hastanenin başına geç” teranesi, dilek ve temnniler, kapanış. Daldığım düşüncelerden beni Devran kopardı. “ Abi şimdi seni neden çağırıyorlar tam olarak belli mi?”
Elimi salladım, “ Yok be oğlum, Maral’la ilgili dedi babam. Hayat memat diyor ama beni Ankara’ya getirtmek için de yapıyor olabilirler. Benim Maral’la ne işim olur?”
Devran kaşlarını çatmış zihninde bir şeyler hatırlamak ister gibiydi: “Abi bu Maral, Server amcanın kızı olan mı? Hani tıp okuyan.”
“Evet o. Tıp okuyor Ankara’da . Üçüncü sınıf falan sanırım. Babamın zehirleyip doktor yapmaya çalıştıklarından. Senden sonra yani. Yıllardır görmedim kızı.”
Devran, “ Ben de görmemişim yıllardır. En son böyle küçük sarı bir kız hatırlıyorum.”
Önümdeki kağıdı karalarken mırıltıdan az yüksek bir sesle cevap verdim: “ Hımm. Sarı o. Bizim sülaleye benzemez. Köyde dedikodu çıkmış hatta amcamın Ukraynalı sevgilisinden diye. Malum amcam çapkınlıktan sabıkalı biraz.”
Devran’ın dudaklar alayla büküldü yine: “ O zaman abi senin kime çektiğini bulduk.”
Sadece gözlerimi kaldırıp Devran’a baktım, “ Siktir lan!” dedim. Bir yandan da Liz’in daveti aklıma geldi. Liz’le sevişmeyi severdim. Beni yatakta nasıl doyuracağını bilirdi. Aile evine dönmeden rahatlamak iyi gelirdi. Devran’a döndüm: “Hadi çıkalım. Taylor’la striptiz club’a gideceğiz beni bekler. Sen ne yapıyorsun bu akşam?”
Devran: "Abim, benim de Monica'yla hassas bir randevum ama sabah seni havaalanına bırakırım."
Devran'a öfkeyle karışık kıskançlıkla baktım. Devran haftasonunu Monica'nın koynunda geçirecekti ben havada. Başıma ne gelcekti o da belli değil anasını satayım: "Tamam ulan şerefsiz pezevenk, sabah sakın geç kalma."
Devran güldü: " Tamam abi Liz'in evinden mi alayım, senin kartal yuvasından mı?"
Dayanamadım ben de katıldım gülmeye: "Siktirtme belanı! Ben ararım sabah!"
Beraberce ofisten çıktık. Servislerde akşam tenhalığı vardı. Nöbetçi olmayan personel hastaneyi boşaltıyordu. Bizi gören hemşireler, kat görevlileri kenara çekilerek selam veriyorlardı. Hastaneden çıktık. Her ikimiz de arabalarımıza binip uzaklaştık.
Evin kapısına geldiğimde Erie Gölü kurşun bir renge dönüşmüştü . One University Circle'ın girişindeki cam kapılar sessizce açıldı. Görevli başıyla selam verdi. Ben de otomatik bir gülümsemeyle cevap verdim.
Asansörde otuz saniye boyunca yansımamla baş başa kaldım. Eve girdim ceketimi çıkarıp sandalyenin üstüne attım. Gölü tamamen gören dev cama doğru yürüdüm. Erie Gölü'nün akşamki haline uzun uzun baktım. Aklımı memleketteki meselelerden alamıyordum. Maral'ın benimle ne alakası olabilirdi ki memlekete çağırılıyordum? Benim çoluk çocukla ne işim olurdu, hem de öğrenci.
Hırsla merdivenleri çıkıp, yatak odasına girdim, giyinme odasına geçtim. Cam dolapların önünde durdum. Valizi aşağıya indirdim. Aklıma gelen kıyafetleri koydum içine hazır olunca kapıya koydum. Sonra duşa girdim. Hareketlerim mekanik ve aceleciydi. Ilık su vücudumdan aşağı inerken gerginliğimi de yok etmesini umdum. çıktığımda siyah bir gömlek aldım askıdan, siyah pantolon. Kol saatimi taktım, çelik ışıkta parladı. Sakallarımı, saçımı düzelttim. Bütün gençliğini spor salonlarında geçirmenin faydaları, kaslarım belirgin kollarım güçlüydü, boyu 1.95 olan bir adama uygundu. Aynadaki görüntü beni tatmin etti.
Ceketimi alıp evden çıktım. Valizi kapıda bıraktım. Taksi çevirip kulübün adresini söyledim. Ben vardığımda hava ısınmaya başlamıştı. İçerisi içki ve sigara kokusuyla sarmalanmıştı. Tavana doğru sisli bir duman yükseliyordu.
Sahnedeki direklerde yarı çıplak kadınlar dans ediyorlardı. Taylor'u bulup yanına oturudum: "Dostum nerelerdesin? Seni bekliyorum, ağaç oldum burada."
"Sorma Taylor, sabah Türkiye'ye gidiyorum. Ailevi meseleler." Taylor şaşırdı: "Sizdeki bu aile olaylarını anlamıyorum bro! Bazen çok abartıyorsunuz. Senin kimle yatacağına neden herkes karışıyor mesela!"
Attığım kahkaha müzik sesinde kayboldu. Acaba gerdek gecesi, kanlı çarşaf falan anlatıp aklını alsa mıydım? Kız isteme, nişan, düğün, kına... Ha bir de şey var, beşik kertmesi, berdel, töre...
Sabahtan beri sıkkın olan ruhum ilk defa rahatladı. Ritme uymaya başladım. Kadının biri platformda bana yaklaştı. Eliyle direği sıvazladı, tam önümde bacaklarını açarak çömeldi. Tangasından kadınlığı ve yuvarlak kalçaları görünüyordu ve bu görüntü beni Liz'e daha da yaklaştırıyordu.
Bar çıkışı taksiye atlamadan aradım Liz'i, hiç tereddüt etmeden "Evdeyim, bekliyorum," dedi. Liz'in apartmanının önüne gittim. Kapıyı çaldığımda Liz hazırdı. üzerinde şarap rengi saten uzun bir sabahlık vardı. İçeri girdim. Salona geçtim. Geniş deri kanepeye oturup kaykıldım. Liz, "Ne içersin?" diye sordu, suratındaki sırıtma çok yaramazdı. Biraz sonra olacakları haber veriyordu. "Viski" dedim. Zaten hafif çakırkeyftim. Akşam ameliyat çıksa bile beni çağırmayacaklardı o yüzden rahatça içmiştim.
Liz viskiyi getirdi. Ben ilk yudumu alırken Liz sabahlığını attı. Bütün vücudu dantelle kaplıydı. Topuklu ayakkabılarını çıkardı, yanıma yaklaştı, elimi kemerime attı. Sessizce uyuyan aletimi açığa çıkardı. Kafamı arkaya bırakmıştım. Kedi gibi üzerime tırmandı, kucağıma oturdu, gömleğimin düğmelerini yavaş yavaş açmaya başladı, düğmeler açılınca ellerini içeri soktu, göğsümü tamamen açığa çıkardı, hem tüylerimi okşuyor, hem öpüyordu. Meme uçlarımı yalamaya başladığında aletim sertleşmeye başladı. İşte Lİz'in istediği buydu. Eliyle kontrol ediyor, tava gelmesini bekliyordu ki çok uzun sürmedi. Sertleşen kalınlığımı kalçalarının arasına aldı yavaşça sürtünmeye başladı, dudaklarıma uzanmak istedi. Öpüşmekten nefret ederdim. "Hayır Liz!"
Liz, "Bektaş, lütfen, bana dilini ver!"
"Sana hayır dedim Liz! Öpüşmeyi sevmediğimi biliyorsun!"
Bacaklarımın arasına indi. Karşısında tamamen sertleşmiş, her bir kıvrımı ortada olan aletime baktı, gözlerinde bir an hayranlık parıldadı. "Bektaş, çok görkemlisin, görkemli ve devasa."
Dilini çıkardı, önce başının etrafında dolandı. Sonra sadece başını ağzına aldı. Yaz günü bir top dondurmayı yalar gibi keyfini çıkardı. Dilini bütün çıkıntılarında belirgin damarları boyunca gezdirmeye başladı. Dili gezinirken parmakları hayalarımı okşuyordu. Haz bütün vücuduma yayıldı. Liz aletimi boylu boyunca sıvazladıkça bütün vücudum titriyordu. Saçlarını kavradım. Ritmini arttırdım, sonra saçından tutup çektim, ayağa kalktım Liz'i de saçından tutup masaya getirdim. Öne doğru eğip masaya dayadım, erkekliğimi girişine getirip kökledim. İlk girişimde çığlık attı. Aralanmış dudaklarından durmadan adım çıkıyordu. İçinden çıktım, arka cebimdeki prezervatifi dişimle yırtıp açtım, taktıktan sonra sırt üstü çevirdim,bacağını omzuma aldım, aynı şiddetle daldım içine, bu kez Lİz'in çığlıklarına benim hırlamalarım eşlik ediyordu. Ritmimiz vahşiydi. Liz'in eli bambu kaseye çarpıp meyveleri yere döktü. Bacaklarını kollarımın üzerine aldım, tekrar kökledim. Ben gidip geldikçe, vücutlarımız çarpıştıkça çıkan sesler etrafta yankılanıyordu. Liz en sonunda bağırarak boşaldı, onu çok bekletmeden ben de boşaldım. Kendimi tekrar koltuğa attım, nefes alış verişlerimin normale dönmesini bekledim. Liz de yanıma oturdu, kadının elleri hiç durmuyordu. "Neden beni öpmüyorsun?" dedi. Sesinde tatmin olmuş ama hayal kırıklığını da saklamayan bir tını vardı. "Ben öpüşmem Liz, çok öpüşmek istiyorsan etrafımız böyle adamlarla dolu. Mesela Daniel, seninle yatmak için eriyip bitiyor. öper de seni." Liz burun kıvırdı. Elini sertliğini kaybetmiş aletime attı, "Kimse bunun yerini tutamaz," dedi. Nefesm de normale dönmüştü, hemen ayağa kalktım.
Banyoya geçip prezervatifi çıkarttım, temizlendim. Üzerimi giyip çıkmaya hazırlandım. Liz ayağa kalktı: "Sadece bir kere mi? Duş alsaydık beraber. Küveti doldurayım ne dersin?"
"Lütfen Liz, sabah uçağım var. Türkiye'ye gidiyorum." Liz bozulmuştu, onu sabaha kadar birkaç kez daha becereceğimi iyi biliyordu, bu gece soymamıştım bile. Vücut çorabını sıyırıp girmiştim içine.
Kapıdan çıktım. Aşağıya inip taksiye bindim. Evde duşa girdikten sonra Devran'a beni evden almasını söyleyen mesajı attım. Yatağa girip uykuya daldım. Sabah alarmın sesiyle uyandım. Kalktım, beni bu hale getiren kadere söylenerek hazırlandım. Devran kapıdaydı beni havalanına götürmek için gelmişti. " Var mı memleketten bir isteğin?" deyince Devran güldü: "Keme kebabı isterim abi, getirebilir misin?"
Yalancı bir sinirle yüzüne baktım, "Bok ye! Kebabı ben nasıl getireyim lan!" Devran'ın kahkahaları arabayı doldurdu. Beni uğurlamak istedi:"Oğlum berbat görünüyorsun, hiç mi uyumadın?"
Devran ağzının kenarı alayla kıvrıldı:"Monica adamı hiç uyutur mu abi?",
Arabada vedalaştık. Nerdeyse tam bir günüm havada ve hava alanlarında geçecekti. Hava daha aydınlanmamıştı Türkiye'ye vardığımda. Havaalanında babamın emektar şoförü Şero karşıladı beni: "Ağam hoş geldin şükür kavuşturana." Yaşlı adamın sırtına vuruken: " Ne ağası Şero dayı ya! Babam mıyım ben?" Yaşlı adam sadakatinden asla ödün vermezdi: " Babam da sen de benim ağamsınız. " Yolda havadan sudan konuşuyorduk. Her ne kadar kızdıysam da Türkiye'ye gelmek iyi gelmişti. Öğrenciliğimin geçtiği şehre özlemle baktım. Yaz havasını içime çektim. Bütün sokaklarda anılarırm vardı. Her hafta başka kızla çıkardım Bestekar'a... Komite sonları arkadaşlarla kafa çektiğimiz günler, İntörnken uykusuzluktan ağladığım geceler..
Villanın kapısına geldiğimde şafak yeni söküyordu. Arabadan iner inmez annem koştu: "Aslanım, hoş geldin ciğerimmm!" diyerek atladı üstüme. Ayak parmaklarının ucunda boynuma sıkı sıkı sarıldı: "Anacım çok özledim seni!" dedim. Annem boynumu bırakıp şöyle bir geri çekildi: "Özlediysen niye gelmiyorsun eşşeğin doğurduğu!" deyip koluma vurdu. Tişörtün üstünden epeyce acıtmıştı:"Ah! Anne gelir gelmez mi ya!"
"Sus! Domuzun eniği! Haftada bir ara! Bayramlarda bile gelme! Hatta bayramlardan haberin olmasın! Sonra neden vurdun ana! En sonunda sütümü haram edeceğim o olacak Bektaş! "
Evin kapısından babamın sesi duyuldu:"Tamam Siyem hanım, bir konuşalım sonra rahatça döversin, terliğin hazır içerde!"
Babama baktım, ilerleyen yaşına rağmen çakı gibiydi. Her ne kadar sürekli tartışsak da rol modelimdi hem hayatta hem meslekte, tüm çabam onun gibi bir cerrah olabilmekti. Sarıldık. "Gel Bektaş çalışma odasına gidelim millet uyanmadan seninle baş başa konuşalım." İtiraz etmedim. Uykusuzluktan dökülüyordum ama meselenin aslını da öğrenmek istiyordum.
Çalışma odasına geçtik berjerlere karşılıklı oturduk. Babam aslında sıkkındı halinden belliydi. Büyük ihtimalle bütün gece uyumamıştı. Uykusuzluk bizim için mesleki bir alışkanlıktı. Dokunmazdı doktor adama. Kolunu çalışma masasına dayayıp arkasına yaslandı.
“Yol yordu mu?” dedi.
“On bir saat ameliyat daha çok yorar,” dedim. “Uçuş değil.”
Gözleri hafif daraldı. Her zamanki gibi. Ölçüp tartıyor, gözleri minimklerimde dolaşıyordu.
“Cleveland Clinic nasıl?” dedi.
Sanki tam adını bilmezmiş gibi.
“Yoğun,” dedim. “Günde üç bypass normal kabul ediliyor. Robotik vakalar arttı. Donör bekleme süresi kısaldı.”
“Bizde de fena değil,” dedi. “Geçen ay üç yüz ameliyat.”
“Kaçı komplikasyonsuz?” dedim.
Sessizlik.
“Rakamlarla konuşuyorsun,” dedi.
“E ben cerrahım, rakamlarla konuşmayı severim baba,” dedim.
Koltuktan kalktı. Masanın önüne geldi. Aramızda bir metre vardı ama yıllar var gibi geliyordu.
“Orada iyi para kazanıyorsundur,” dedi.
“Burada da kazanırım,” dedim.“Para mesele değil.”
“Ne mesele?” dedi.
“Mesele seçimlerim. amerika'da kalmak benim seçimim.”
Bakışları sertleşti.
“Bu hastaneyi ben sıfırdan kurdum,” dedi. “Sen hazır bir sistemin içinde parlıyorsun.”
“Hazır sistem?” güldüm. “Orada hata yaparsan sistem seni dışarı atar. Burada soyadın var.”
Bu kez net baktı yüzüme.
“Soyadını küçümseme.”
“Kullanmak istemiyorum.”
O an odanın içindeki hava ağırlaştı.
“Benim hastanemde çalışsan,” dedi, “Kalp merkezini sana bırakırım. İstediğin ekibi kurarsın. İstediğin cihazı alırım.”
“FDA onaylı cihazları mı?” dedim sakin bir sesle.
“Yoksa tanıdık firmadan gelenleri mi?”
Çenesindeki kas oynadı.
“Benim etik dışı olduğumu mu ima ediyorsun?”
“Seni değil,” dedim. “Sistemi.”
“Amerika’da sistem yok mu sanıyorsun?” dedi. “Orada da politika var.”
“Var,” dedim. “Ama kimsenin oğlu olduğum için ameliyathaneye girmiyorum.”
Cümle masaya düştü. Babam arkasını döndü. Camın önüne yürüdü.
“Bu ülkeye borcun var,” dedi.
“Ben hastaya borçluyum, borcum bütün insanlığa,” dedim.
Arkasını dönmedi.
“Bir gün o hastane seni harcarsa,” dedi, “Geri döneceğin yer burası.”
“Beni harcayamaz,” dedim.
“Ben seni yanımda istiyorum,” dedi.
Bu kez sesi rekabetçi değildi. Baba gibi konuşuyordu.
“Ben de seni gurur duyar halde görmek istiyorum,” dedim.
"Ben seninle zaten gurur duyuyorum. Geçen ay kalp nakline girdiğini duydum. Bir hafta hava attım hastanede. Neyse konuşmamız gereken ciddi meseleler var." sesini alçalttı: Maral gibi.."
Zurnanın zırt dediği yere gelmiştik. "Evet baba anlatın artık ne var?"
Babamın yüzündeki tüm maske düştü. Yüzünü gergin üzüntülü çizgiler sardı:" Amcan geçen gün yine kumar oynamış ama bu sefer normal adamlarla değil, bu işin mafyalarıyla oynamış. Araştırdım oynadığı adam Mardin asıllı azılı bir mafya, tüm dünyada kumarhaneleri var. Silahlı adamları, çete yani.."
Hala umursamıyordum: "Çok mu kaybetmiş baba ne olmuş?"
Babamın göğsü aldığı nefesle şişti: "Para kaybetse iyi Bektaş amcan bu sefer..." durakladı. Yüzüne bakıp cevabı bekliyordum. "Amcan bu sefer masaya Maral'ı koymuş, kızını kaybetmiş yani. "
Zihnim duyduklarını ilk anda işleyemedi. Bir insan kanlı canlı bir varlığı, gencecik bir kızı nasıl kumar masasına koyardı?
"Ne diyorsun sen baba? Kızı köle gibi satacak mı yani? Ne olacak kız metres mi odalık mı? Oldu olacak genel eve satsaymış! Bu nasıl mantık ya! Nasıl baba bu adam!"
Babamın karşıma geçmiş bu olayla ilgili, sanki yaşadıklarımız çok normalmiş gibi açıklama yapması beni hayrete düşürüyordu: "Adam evlenmek istiyormuş. Bir kağıt imzalatmış bizim geri zekalıya. Üç gün sonra isteme akşamına nikah demiş. Anası duyunca, daha doğrusu bizim salak gelip Zenan'a ağlamış, kızı buraya kaçırdık. Adam kızın peşine düşer. Hatta düşmüş bile olabilir. İnşallah Maral'ı görmemiştir. Maral'ın güzelliğini görürse... Parayı kabul etmemiş. Maral'ı kurtarmak zorundayız Bektaş! Ayrıca kimse duymamalı, aşiret duyarsa infaz edilebilir."
Durumun benimle ilgisini hala çözememiştim. "Kurtaralım baba! Kurtaralım da benimle ne alakası var?"
Babam yine yüzümde dikkatli bakışlarını gezdiriyordu: "Alakası şu, Maral'la evleneceksin. Alıp Amerika'ya götüreceksin. Orada bir süre kalsın sonra okulu falan ayarlarız. Gerekirse orada okur, çok parlak bir öğrenci. Hocaları hayran kıza. Dün konuştum tüm kurulu kendine hayran bırakmış. Bölüm birincisi büyük ihtimalle. elimde büyüdü Bektaş, öyle acar bir doktor ki. Bugün sok ameliyathaneye, sana kalp nakli yapsın, o kadar hakim alana."
Duyduklarım, evlenmek, kızı alıp gitmek..."Baba gururlu veli ayaklarını bırak ne evlenmesi ya! Delirdin mi sen? Maral daha çocuk!"
"Ne çocuğu be! Yirmi iki yaşında! "
"Baba saçmalama yıllardır görmedim, hatırlamıyorum bile! Yeni planın bu değil mi? Beni doktor kızla evlendireceksin ben de karı dırdırına dayanamayıp ülkeye geleceğim senin hastanenin başına geçeceğim. Senden daha zekice bir plan beklerdim."
"Saçmalama Bektaş, senin için Maral'dan daha münasibi yok. Yaşın da geçiyor zaten. Sizin evliliğiniz yıllar önce planlandı."
Sinirle ayağa kalktım. "İyice saçmaladınız artık." Hızla kapıya gittim. Kapıyı açıp babama döndüm: "Ne evlenmesi baba! Çoluk çocukla mı uğraşacağım! Ben bebek bakıcısı değilim!" kapıdan çıktığımda onu gördüm. Merdivenin başında gözlerinde büyük bir hayal kırıklığıyla bana bakıyordu. Yıllar sonra ilk karşılaşmamızda karşımda üzerinde minicik bir şort, üzerinde askılı bir body göbeği ve karın kasları ortada, memelerinin başları belli... Ve dünyanın en iri mavi gözleri ile bana bakıyordu.