MARAL:
O kadar uykusuzdum ki öğleden sonra başladığım uykuya şafak sökene kadar devam etmiştim. Yatakta doğruldum. Saçlarım dağınık üstüm başım darma dağındı. Kalktım, herkes uyuyor olmalıydı. Kurt gibi açtım. Kalkıp su içmeye ve bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Telefonumda arkadaşlarımın mesajları arka arkaya sıralıydı. Konularını biliyordum dün akşamki planı neden ektim diye kızıyorlardı.
Odadan çıktım. Merdivenlere yaklaştığımda tartışma sesleri duymaya başladım. İki erkek tartışıyorlardı. Sabahın bu saatinde neden tartışırlardı ki? Abilerim gelmişti amcamla mı tartışıyorlardı? Mesele, şu beni apar topar çağırdıkları gizemli mesele miydi? Merdivenleri indim, sahanlığa gelip diğer merdivenin başına geldiğimde gördüm onu:
"Ne evlenmesi baba! Çoluk çocukla mı uğraşacağım! Ben bebek bakıcısı değilim!"
Bu karşımdaki esmer, uzun boylu, olgun adam benim yıllardır hayalimde yaşattığım Bektaş mıydı? Son cümlede geçen evlenilecek çoluk çocuk ben olamazdım herhalde. Yirmi iki yaşında çocuk muamelesi görecek halim yoktu. Bir dakika evlenmek derken? Ben evlenmek istemiyordum ki! Sevgilim bile olmamıştı daha! Öpüşmeyi bile bilmiyordum!
Bektaş'ın öfkeyle kararmış ama vücudumda dolaşmayı da ihmal etmeyen bakışlarından bahsi geçen "çocuğun" ben olduğumu anlamıştım. Merdivenleri hızla indim: " Amca ne oluyor burda, benden bahsetmiyorsunuz değil mi?"
Amcam kapıya geldi, konuştuklarını duymam hoşuna gitmemişti. Beni avutmaya çalışıyordu: "Konuşacağız güzel kızım, neden bu kadar erken uyandın sen?"
Yengem koridordan koştu, beni kapatmaya çalıştı:"Gel kızım üstüne bir şey giy, abinler seni böyle görmesin yavrum"
Ben sorularımı sorarken beni çeke çeke odaya götürdü. Panikten çıldırmak üzereydim. üzerimdekileri sıyırıp attım. Bir pantolon tişört giydim, elimi yüzümü yıkayıp, saçlarımı hızla topuz yaptım. Aşağıya indim. Herkes salonda toplanmış Bektaş'a hoş geldin diyordu. Annem beni görünce koştu, sarıldık. Abilerim teker teker öptüler beni. Annem, "Kızım Bektaş oğluma hoş geldin desene," dedi.
Bektaş'a döndüm. Sabahki karşılaşmadan sonra birbirimize azılı düşmanlar gibi bakıyorduk. Bazı önemli sözcüklere bastırarak, "Hoş geldiniz Bektaş Abi." dedim. Ben abi deyince herkes birbirine baktı. Bektaş abi lafını duyunca dudakları alayla kıvrıldı, " Hoş buldum Maral, görmeyeli büyümüşsün kocaman olmuşsun,"
Aynı alayı ben de takındım, "Ya inanır mısın yürümeyi bile öğrendim,"
Aramızdaki bu konuşmanın sebebini sadece amcam biliyordu, yengem ise tahmin ediyordu. Yengem, "Haydi kahvaltıya herkes çok acıktı," diyerek herkesi sofraya oturttu. Bektaş'ın yüzü sertti, abimler de gergindi. Memleketten konuşuyorlardı. Memleket çok umrundaymış gibi Bektaş sorular soruyordu. Yengem bir ara, "Bektaş, Devran nasıl? Göz kulak oluyorsun değil mi?"
Bektaş annesine aynı sertlikle, "Anne ben koca adama neden göz kulak olayım? Cerrahlığı öğretiyoruz işte. Hazır olunca babama teslim ederim. O kadar."
Devran, Siyem yengemin yeğeni olmalıydı. Onu da tanıyordum. Siyem yengemin kız kardeşinin oğlu, onlar da başka bir aşirete mensuptu ama hepimiz evlilik yoluyla birbirimize bağlıydık.
Ben düşüncelere dalmıştım. Bu işin sonunun nereye varacağını kestirmeye çalışıyordum. Şimdi nereden çıkmıştı bu iş? Ne güzel yaz tatili gelmişti. Arkadaşlarla Asos'ta kamp yapacaktık. Annemlerden izin almanın yollarını arıyordum. Evlenmek de neydi? Gerçekten damat Bektaş mıydı? Bana çocuk diyen bir adamla nasıl evlenebilirdim? Aşk neredeydi? Hem o Amerika'da çalışıyordu ben nasıl yanına giderdim ki ? Okulum vardı benim. Yengemin sesiyle kendime geldim: "Kızım sen neden yemiyorsun, akşam yemeğinde de uyudun. Bayılırsın açlıktan."
Aziz amcam, "Siyem hanım, istersen beşik falan da getirelim. Bırak Maral'ı koca kız istediği zaman yer."
Masada herkes bana döndü, çaprazımda oturan ve kahvaltının tadını çıkaran Bektaş hariç. "Şu an yemek yemem mümkün değil, şu meselenin ne olduğunu bana anlatacaksınız. herkeste ayrı bir gizem var ve ben bu bilinmezlikten sıkıldım."
Amcam: "Kızım önce biz bir erkek erkeğe konuşalım sonra da sana anlatalım. "
Yavaş yavaş sinirleniyordum: "Amcacığım, seni üzmek istemiyorum. Artık abarttığınızın farkında mısınız? Eğer konuşacağınız şey benimle ilgiliyse ben neden gelemiyorum? Benden ne saklıyorsunuz? İçimde hayatımın alt üst edileceğine dair bir his var."
Vedat abim araya girdi: "Maral uzatma! Amcam ne diyorsa o! Sana bekle dendi bekleyeceksin!" dedi. Vural abim sessizdi. Erkekler masadan kalktı. Biz de koltuklara geçtik.
Annem ve yengemle otururken yengem sonsuz şefkat dolu gözleriyle bana baktı. Elini elimin üstüne koydu.
Yengem, "Hep bir kızım olsun isterdim. Sen hep benim kızım gibiydin, şimdi gerçekten kızım oluyorsun."
BEKTAŞ:
Kahvaltı sofrasından kalktık. Erkekler olarak babamın çalışma odasına geçtik. Vedat ve Vural, Maral'ın abileriydiler. İkisi de çok öfkeli, çok mahçuptular. Ama Vedat'a kızgındım, sofrada Maral'ı azarlamıştı. Ne olursa olsun bir genç kızın rencide edilmesine göz yummazdım ama sesimi çıkarmak için doğru yer değildi.
Maral... Hatırımda kalan o küçük sarı kız değildi artık. Büyümüş, gelişmişti. Cin gibi zeki bakışları etrafı tarıyordu. Gerçekten insanın aklına kazınan hatları vardı. Hele sabahki görüntüsü... Özellikle askılı bodyden görünen meme uçları... Kafamı salladım. Saçmalama Bektaş, ergen o daha. Ergenlerle uğraşacak vaktin yok senin. Bir de Maral'ı büyütemezsin. Öğrenci o daha.. Senin koridorda gördüğün, yüzüne bile bakmadığın, sana hevesle sordukları soruları Devran'a yönlendirip başından attığın öğrencilerden bile küçük...
Babamın sesiyle rüyadan uyandım:"Sen ne diyorsun Bektaş?"
"Hangi konuda?"
Vedat tekrar anlattı: "Bektaş kardeş, amcam sağ olsun böyle bir çözümle geldi. Bizce de en makulu bu. Çünkü babamı yaptığı, kabul edilemez. Aşiret duysa babamı infaz edebilir. Yanlış anlama Maral'ın talibi çoktur. Mardin'de istese her ağanın oğlu onu alır. Ama alnımıza babamın çaldığı bu kara var. İçimizden biri olmalı, kızın başına kakmamalı. Maral asla babamın onu kumarda kaybettiğini bilmeyecek. Bacım başımızın tacıdır. Ben bacımı Amerika'ya göndermem, ondan bu kadar ayrı kalamayız ama Müslüm denilen piç kurusu çok tehlikeli. Kızın peşine düşerse... Evlendi gitti deyip paraya ikna etmeye çalışacağız. Artık ne kadar isterse, Maral da senin karın olacağı için sana emanet olacak. adamın niyeti evlenmekmiş, eğer nikahlı olursa bu niyetinden vazgeçer diye düşünüyoruz."
Babama baktım, yüzüme dikkatle bakıyordu. Bu bakışa göre benim itiraz hakkım yoktu. Reddersem sadece aileme karşı görevimi yapmamış olmayacaktım. Aynı zamanda yardıma ihtiyacı olan bir kızı yarı yolda bırakmış olacaktım.
Kendimce düşündüm. Kabul eder nikahı kıyardım. Amerika'ya yanıma gelirdi. Herkes akrabam olarak bilirdi. Bu işler durulunca boşanırdık. Herkes kendi yoluna. Zaten o da beni istemezdi. Tanımıyordu bile. Çocukluğundan beri görmemişti. Beni koca adam olarak görüyor olmalıydı.
Babam sessizliğimden kabul ettiğimi anladı. Memnun bir gülümseme ile hevesini hiç gizlemeden kadınları çağırdı odaya. Maral, annem, Zenan yenge odaya girdiler. Herkes açıklamayı bekliyordu. Çaktırmadan Maral'a baktım, mavi gözleri solgundu. Gür saçlarını ev topuzu yapmıştı. Hiç makyajsız gündelik kıyafetlerle bile insanı kendine zorla baktıracak kadar güzeldi. Bu güzellik benim başıma iş açardı Ohio'da. Hastanedekileri düşündüm. Libidosu en yüksek ekip olan kendi ekibimi düşündüm. Eninde sonunda göreceklerdi ve asla durmayacaklardı. Devran'ı görevlendirmeliydim.
Babam Maral'a, "Bak kızım. Abilerin bir aşiret kavgasına karışmışlar. Vural abin, karşı tarafın babasını vurmuş. Karşı tarafa kan hakkı doğdu. Berdel olarak seni istiyorlar. Seni isteyen adamın yaşı baya var. Bildiğin ağa, bizim oraların ağalarından. Zaten karısı da var. Seni kuma olarak istiyor. Biz de seni vermemek için Bektaş'la evlendireceğiz. İtiraz dinlemek istemiyoruz. Siz zaten küçüklüğünüzden beri denk olansınız. Bu zaten olacaktı. Erkene alındı diyelim. Bektaş için değil ama senin için erken biliyorum Maral."
Genç kız ayağa kalktı. Gözlerini hepimizin üstüne dikti. Başını sağa sola sallamaya başladı. "Hayır amca hayır! Sen ne diyorsun? Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu? Ben evlenemem, kimseyle evlenemem, okulum var benim. "
Eliyle beni gösterdi:
"Hem o Türkiye'de değil ki. Ben gidemem. Okulumu bitirmek zorundayım. Lütfen, ne kadar istediğimi biliyorsun amca! Ne kadar çalıştığımı, emek verdiğimi biliyorsun! İstekten çok öte doktorluk benim tutkum!"
Ben hiç konuşmuyordum. Bu evliliği istemeyen ben olmayacaktım. Ben itiraz edersem hem kabul etmezlerdi hem de suçlarlardı. Maral tek başına iyi iş görüyordu ama boşuna uğraştığını ben biliyordum. Babam: "Kızım, senin doktor olmanı en çok ben istiyorum. Sen şimdilik Bektaş'la Amerika'ya git. Şu beladan kurtulalım. Sonra okul işini çözeriz. Hiç çözüm bulamazsak ben okutacağım seni Amerika'da."
Maral öyle iki boş vaadle kandırılacak kız değildi:
"Hayır amca benim okulum burda, hem babam... Babam nerde anne? O gelmeyecek mi? Hiç fikrini söylemeyecek mi?"
Herkes birbirine baktı. Başını önüne eğidi Vural: "Babam memlekette aşiret işleriyle uğraşıyor. Karşı tarafı oyalıyor ki biz nikahını kıyabilelim."
Vural karşındaki kız saf mı oğlum? Yapıştırdı soruyu:"Telefonlarımı neden açmıyor o zaman?"
Tekrar sessizlik oldu. Babam: "Maral kızım, direnmenin alemi yok. Kuma mı olacaksın? Tanımadığın bir adamın karısı mı olacaksın? Artık saçmalamayı da direnmeyi de kes. " diyerek kestirip attı.
"Siyem hanım, siz hazırlıklarınızı yapın akşama imamı çağıralım, yarına da resmi nikah." Maral annemlerin kolunda hala çırpınıyordu. Kızı çıkartıp salona götürdüler tekrar. Koridor boyunca annemlere itiraz eden sesi duyuluyordu ve bu direniş yavaş yavaş beni de rahatsız etmeye başlamıştı.
Herkes çıktı babamla baş başa kalmıştım: "Kız beni istemiyor işte ne diye zorluyorsun? Beni memlekete döndürsün diye şu küçücük kızdan mı medet umuyorsun?"
Babam masasında gayet rahattı. Arkasına yaslandı:"Onu küçük diye aşağılayıp durma. Küçük diye önemsemediğin kız, aklını başından alsın da gör. Bu arada seni uyarıyorum Bektaş, bu gerçek bir evlilik. Sakın aksini düşünme. Bir kocaya düşen görev neyse yerine getir. Gerdekten başla!"
MARAL:
Annem ve yengemin arasında çırpınıyordum ama kimsenin beni dinlediği yoktu. Annem ve yengem hazırlık konuşuyordu. Hizmetliler masayı topluyordu. En sonunda çıldırdım:
"Siz çıldırdınız mı beni neden kime dinlemiyor? Evlenmem diyorum! Gitmem diyorum! kimse beni duymuyor mu!"
Bektaş ve amcam yeni içeri gimişti, abimler ayaktaydı. Vedat abim: "Maral yeter! Sen bizim töremizi bilmiyor musun? Ailen kimi seçerse onunla evlenirsin. Bana sordular mı? Vural'a sordular mı?"
Abime döndüm üzerine yürüdüm:" Törenizin de Allah belasını versin sizin de.! Siz töreye bayılıyor olabilirsiniz. Ben reddediyorum!"
Abim elini kaldırdı. Vurcağını anlamıştım. Gözlerimi kapattım, gelecek tokatı beklemeye başladım. Darbe beklediğim anda gelmedi. Gözümü açtığımda Bektaş, abimin tokat atmak üzere havaya kaldırdığı elini tutmuştu. Göz göze bakıyorlardı. Bektaş, " O kadar da değil Vedat! Tabii ki tepki gösterecek."
Abim: "Sen karışma Bektaş! Ben onun abisiyim"
Bektaş: "Madem karım olacak karışırım. Kimse benim yanımda bir kadına el kaldıramaz. Hele karım olacak bir kadına hiç el kaldıramaz, bağıramaz, azarlayamaz. Kızı bana veriyorsanız bu böyle!"
Araya amcam girdi. "Bektaş haklı Vedat, sakin ol."
O an Bektaş bana döndü. Bakışlarımız karşılaştı. Ne demek istediğini anlamıyordum. Ben duyduğumdan beri, evliliğe engel olmak için çırpınıyordum ama kılını bile kıpıdatmıyor, asla itiraz etmiyordu. Tabii onun tuzu kuruydu. Okulu gidecek, hayalleri yarım kalacak, hayatı yerle bir olacak bendim. Artık göz yaşları göz pınarlarıma hücum ediyordu. Birkaç damla yanaklarımdan aşağıya süzüldü. Salonu terk ettim. Koşa koşa odama çıktım. Kendimi yatağa attım.
O şekilde ne kadar ağladım bilmiyorum. Göz yaşlarım durmak blmiyordu, bir ara bağıra bağıra ağlamaya başladım. Sesime ara hıçkırıklar karışıyordu. Kimse gelip bulaşmıyordu bana. En sonunda göz yaşlarım duruldu, hıçkırıklarım kesildi. Doğrulup sırtımı yatak başlığına verdim. Tam karşımdaki dolabı aynasından kendime baktım, topuzumdan çıkan teller yanaklarıma düşmüş, gözlerim şişip kızarmıştı.
Kapı tıkırdadı, içeriye yengem girdi: "Hadi kızım kalk, elini yüzünü toparlayalım imam geldi. Haydi benim güzel yavrum."
Yengeme baktım: "Ben ne düşündüğümün önemi yok değil mi yenge? Ne desem, kendimi parçalasam da kabul etmeyeceksiniz?"
Yengem yatağa yanıma oturdu, elini saçlarıma uzattı:"Bak benim güzel kızım, şu an çok kızgınsın biliyorum. Ama seni kurtarmak için yapmak zorundayız. Karşı taraf çok tehlikeli. Sen şimdi Bektaş'la evlen, birbirinize alışın, her şey yoluna girecek, çok güzel olacaksınız biliyorum. Bana birazcık güven deniz gözlüm."
Yengem de beni anlamıyordu. Yataktan kayarak indim. Elimi yüzümü yıkadım. Saçlarımı düzelttim. Yengemin uyarısıyla abdest aldım. Üzerime ince bir hırka giyidirip kollarım kapatıldı, başıma beyaz bir örtü örtüldü. Yengemin kolunda girdim salona. Annem bir köşede ağlıyordu. Amcam ağabeylerim koltuklarda oturuyorlardı. Bektaş baş köşedeydi, üzerini değiştirmişti. Tanımadığım adam hoca olmalıydı. Herkes bana temkinle bakıyordu, bir rezillik çıkarmayayım diye tetikteydiler.
Hocanın karşısına yan yana oturduk. Kısacık bir tören oldu. Bektaş tok bir sesle tereddütsüz "ettim" dedi üç kere, sıra bana geldiğinde sesim titredi, kısık ama teslim olmuş bir tınıyla tekrar ettim. Nikah bittiğinde yengem beni dışarı aldı. Bektaş koltuğa geçti. Dışarı çıkarken beni izliyordu.
Odama çıkıp camdan dışarı bakmaya başladım. Odam evin dış kapısına bakıyordu. Ne kadar severdim bu evi. Okuldan bunaldıkça gelirdim, yengemin ilgisinin ve güzel yemeklerinin tadını çıkarırdım. Amcamın ameliyat kayıtlarını izleyerek büyümüştüm. Amcamla kayıt akarken tartışırdık. Sorduğum her soruyu bıkmadan cevaplar, "Sen daha oralara gelmedin" demezdi. Kardiyolojiyi tamamlamış gibiydim. Söz konusu kalp hele kalp cerrahisi olduğunda beynim sünger gibiydi. Duyduğum her şeyi içine çekip hapsediyordu. Amcam kaç kere "gel haftaya ameliyata sokayım seni," diye takılmıştı bana. Kendisi üniversitede haftada üç gün ders veriyordu. Defalarca girmiştim derslerine. Amfide yürüken herkes "Aziz Nizamoğlu'nun yeğeni" diye fısıldıyordu. Ne kadar mutluyduk o zamanlar, Bektaş'ın sadece adı geçiyordu. Amcam kızıyordu, yengem savunuyordu. Yazın yengem Amerika'ya gitmek istemişti de Bektaş "zamanım yok" diye kabul etmemişti.
Bu düşüncelerle boğuşurken kapıya birisi çıktı. Bektaş'tı bu... Kafasını kaldırıp yukarı baktı. Göz göze geldik. Dışarı çıkıyordu. Biraz önce beni hiç itiraz etmeden kabul etmiş şimdi gidiyordu. Olan yine bana oluyordu. Kapıya getirilen arabaya binip gaza bastı. Hızla çıktı siteden.
BEKTAŞ:
Biraz önce evlendiğime inanamıyordum. Amerika'dan bekar ve evlenmemeye kararlı, duygusal ilişkilere mesafeli yalnızca cinsel iletişime açık bir adam olarak çıkmış ve bugün kendimi dini olarak da olsa evli olarak bulmuştum. İçimde karmaşa ya da telaş yoktu. Benim için bu bir geçiş süreciydi, kızı götürür güvende tutar bu olanlar bitince boşardım ve herkes kendi yoluna bakardı. Plan bu kadar basitti.
Sürecin hiçbir anında itiraz etmeme kararıma uymaya devam ediyordum ama Maral'ın durumu üzücüydü. Gözleri kıpkırmızı olmuş balon gibi şişmişti. Ne sanıyordu acaba? Evlenince sevişeceğimizi falan mı sanıyordu? Gerçi onun cinsellik falan umrunda değildi, tek derdi okuluydu. Babam onu iyi zehirlemişti. Kız tıpla yatıp tıpla kalkıyordu. Onun yaşındaki kızlar gezip tozup gününü gün ederken bu, kendini paralıyordu. Bizim okulda bölüm birincisi olmak için böyle bir manyak olmak gerekiyordu. Babam da ikimizi evlendirip kaliteli döller almayı planlıyordu sanırım.
Benim yokluğumda onu çocukları yerine koymuşlardı resmen. İkisi de ölüp bitiyor, kızın üzerine titriyorlardı. Ben birkaç yılda bir, bir iki geceliğine Ankara'ya uğradığımda o hep memlekette, konakta olurdu. Ama adı sofradan hiç eksik olmazdı.
Arabayı park edip mekana yürüdüm. Fakülteden arkadaşım, hala okulda ders veriyordu. Onunla buluşacaktım. Uzun zamandır memleketten dostlarla görüşmemiştim, bu kısa görüşme bana iyi gelecekti. Uygar'la beraber okumuştuk. Uygar uzman olmayı fakültede ders vermeyi tercih etmişti. Hedefine de ulaşmıştı. Bense ilk fırsatta, babamın bütün itirazlarına rağmen Amerika'nın yolunu tutmuştum.
İçeri girdiğimde kalabalığın sesi yüzüme çarptı. İnsanların uğultusu, kaşık çatal sesi, bardakta titreşen kaşıkların ritmi... Etrafıma baktım, Uygar köşede oturmuş çayını yudumluyordu. Görünce hızla yanına yaklaştım. Hemen sarıldım. Uygar:"Hocam sen nerelerdesin yahu! En son Amerika'da efsane olmuşsun diye duydum ama..."
Güldüm: "Abartma dostum ya! Yapıyoruz bir şeyler. Şimdi beni boşver. Fakültede işler nasıl?"
Uygar: "Nasıl olsun. Biraz hastane biraz dersler, yoğun ama zevkli. Burası Amerika gibi değil, savaş meydanı gibi... Komiteler yeni bitti. Dinleneceğiz inşallah."
Arkama yaslandım. "Bizim ufaklık da Hacettepe'de. Tanırsın belki.."
Uygar kimsen bahsettiğimi hemen anladı. Kahkaha attı:"Ohoooo belki mi? Oğlum Maral Nizamoğlu'nu kim tanımaz. Zaten Aziz amcadan ötürü tanıyoruz ama Maral canavar gibi. Bütün komiteyi dağıtıp geçti dörde. Çok zeki kız. Güzelliğinden bahsetmiyorum evliyim çünkü."
Uygar'ın tepkisi beni güldürdü,"Yenge seni iyi eğitmiş aferin,"
Uygar tekrar kahkaha attı, "Bizim fakülte kurtlar sofrası gibi ama Maral'a helal olsun, kimseye yüz verdiğini görmedim. Sadece işine bakıyor kız."
Bak sen bizim ufaklığa, bu duyduğum iyiydi. Umarım Amerika'da da böyle devam ederdi.
Uygar'la başka başka konulara daldık. Evliliğinden bahsetti, bir yaşındaki kızından... Bebekten bahsederken adeta gözleri parlıyordu. İnsanın hayatta aradığını bulması, ne kadar büyük bir şanstı.
Akşam eve döndüğümde iki Mardinlinin bir araya geldiğinde yaptığı en önemli faaliyet vardı. Babam bahçede mangal yaktırıyordu. Site girişinde siyah arabalar ve korumalar dikkat çekiyordu. Yanına yaklaştım:"Kolay gelsin ustam." diye takıldım. Babam ellerini silkeledi:"Kolay başına gelsin damat, sabah erkenden Maral'ı alıyorsun. Gidip nikah başvurusu yapıyorsunuz. . Ben belediyeyi ayarladım. Siz sadece başvuru yapacaksınız. Akşama evde kıyıyoruz nikahı.