-5-

2088 Kelimeler
Artık benim için yeni bir devir başlamıştı. Ben henüz bilmesem de gideceğim yol başkaları tarafından inceden inceye çoktan planlanmıştı. Seçim şansım var mıydı bilmiyorum, kimse bana fikrimi sormamıştı çünkü. Aslında sorsalar da ne diyebilirdim ki? Ne gidecek bir yerim, ne de beni almaya gelecek bir ailem yoktu artık. Benim durumumdaki bir çocuk için tek seçenek ona kollarını açan devletin güvencesine sığınmaktı. Ben de öyle yaptım; yeni babamı, yani Agner Haken'i takip ettim. Hem de yıllar ve yıllar boyunca... Hastaneden çıktığımızda Agner beni bir arabaya bindirdi. Sonra da bana döndü ve, ‘’Nerede olduğunu merak ediyorsun değil mi?’’ diye sordu. Evet büyük hastane binasından çıktığımızda gördüğüm kadarıyla hastanenin büyük bahçesinin dışında kalan kısımda yüksek binalar ve daha önce görmediğim kadar çok aracın olduğu büyük bir şehirdeydim ama orasının neresi olduğunu bilmiyordum. Ben küçük bir kasabada yaşıyordum ve arada sırada ailemle gittiğim şehir de pek kadar büyük bir yer değildi. En azından böyle hatırlıyordum. Üstelik insanlar anlamadığım bir dil konuşuyor, sadece Agner benim dilimi biliyordu. ‘’Evet.’’ Dedim tüm masumiyetimle. ‘’Burası evlat, Batende.’’ Eliyle arabanın ön camından yüksek binaları işaret etti, ‘’Teron’un en güçlü devleti olan Ameran’ın en büyük şehri.’’ Ameran ismi bana tanıdık gelmişti ama çok da bir şey ifade etmiyordu. ‘’Kimseyi anlamıyorsun çünkü sen buraya daha uzak bir bölgede yaşıyordun. Ülkenin bazı yerlerinde başka diller de konuşuluyor evlat. Sen daha kuzeyde bir yerleşim yerinden geldin. Ama üzülme, kısa sürede bu ülkenin genel dilini konuşmayı öğrenirsin. Bunun için endişelenme.’’ ‘’Şimdi nereye gideceğim ben peki?’’ Ailesi olmayan bir çocuk nereye giderdi, nerede kalırdı hiçbir fikrim yoktu ama o an en büyük kaygım aslında buydu. Ben nerede yaşayacaktım? ‘’Artık devletin himayesindesin evlat. Seni yaşıtlarının da eğitim gördüğü bir yatılı okula götüreceğim. İlk eğitimini orada alacaksın.’’ Gözlerimde bir kaygı görmüş olmalı ki sesi yumuşadı ve devam etti, ‘’Korkmana gerek yok. Seni bizzat götüreceğim ve orada sana iyi davranılacak. Çünkü artık hamin benim ve kimse benim hamisi olduğum bir çocuğa zaten kötü davranamaz.’’ Gözleri parlamıştı son cümlesini söylerken. Kendine güveniyor ve bana da bu güvenden aşılıyordu tavrıyla. Derin bir nefes alıp koltuğuma yaslandım. Tam arabayı çalıştırmak üzereyken yeniden bana döndü. ‘’Ve unutmadan evlat.’’ Dönüp ona baktım ilgiyle. Söyleyeceği her şeyin benim için çok önemli olduğunu hissediyordum. ‘’Artık senin başka bir adın var. Önceki adını hatırlamadığın için sana yeni bir isimle kimlik çıkarıldı. Tabii ismi ben seçtim. ‘’ Bana göz kırptı, ‘’Adın bundan sonra Talek olacak, Talek Shaknar Darak!’’ İsim bana hiçbir şey ifade etmeyince boş boş baktım Agner’in yüzüne. Ama o yılmadan devam etti konuşmaya. ‘’Talek, eski Ranibe lisanında ‘kutsal’ demek ve Shaknar da savaşçı anlamına geliyor. Soyadın Darak ise eşsiz, benzeri olmayan demek. Ranibe kutsal inancımızı anlatan en eski dil ve şu an sadece rahipler ve dil uzmanları tarafından biliniyor. Eh tabii bir de benim gibi az sayıdaki meraklıları tarafından’’ Yüzü hayal kuran bir adamın keyfiyetiyle aydınlandı ve kendi kendine konuşur gibi devam etti, ‘’Bir gün evlat, eğer hislerim de yanılmıyorsam eşsiz bir savaşçı olacaksın. Bana gönderildin, bunun bir anlamı olduğunu hissediyorum sevgili oğlum…’’ Agner beni bahsettiği yatılı okula götürdü ve benim gibi hiç kimsesi olmayan çocukların barındırıldığı bu yatılı okula yerleştirildim. Şehir dışındaki binalar kompleksi gri duvarlarıyla ürkütücü ve soğuk görünmüşlerdi gözüme. Dün gibi hatırlıyorum içime oturan kasvetli duyguyu. Ailemle yaşadığım sıcak yuvamdan koparılıp gri binalarla çevrili bir yere getirildiğimde buradan hoşlanmam beklenemezdi elbette. Sahip olduğum eşyalar Agner’in beni çıkarmak için geldiğinde getirdiği birkaç kıyafet ve bir adet kitaptı. Kitapta yazılanları anlamıyordum ama resimlerle anlatılan hikaye kitaplarından biri olduğu için bana eşsiz bir hazine gibi görünmüştü. İçinde küçük bir çocuğun dostlarıyla çıktığı maceralar anlatılıyordu ve sayfalardaki resimler kitaba dair fikir edinmemi sağlamıştı. Kitaptan etkilendiğimi gören Agner daha yurda varmadan bana babacan bir şekilde gülümsemiş ve, ‘’Demek kitapları seviyorsun?’’ diye sormuştu. ‘’Annem bana okurdu. Benim de resimli kitaplarım vardı.’’ Aniden evim, annem ve kitaplara dair anılarım yüzeye çıkmıştı. Bununla birlikte birden susmuş ve kitabı göğsüme bastırıp sıkmaya başlamıştım. Agner bendeki değişikliği fark etmiş olmalı ki, ‘’Her şey çok güzel olacak, güçlü ol Talek, sen güçlü bir çocuksun bunu biliyorum.’’ Demişti. Sonra mı? Sonra Agner beni yurt müdürüne teslim etmiş, fırsat buldukça ziyaretime geleceğine söz vermiş ve oradan ayrılmıştı. Batende’de ki yaşamım da resmi olarak başlamıştı işte. Bir görevli beni yanımdaki azıcık eşya ile birlikte kalacağım odaya götürdü. Adam önde ben arkada yurt odasına girdiğimde içeride gördüğüm ilk şey yan yana ve karşılıklı sıralanmış yataklar, bir de kapının hemen karşısındaki büyük pencere olmuştu. İçerisi boştu. Görevli bana sol tarafta kapıya en yakın yatağı gösterdi. Yatağım orasıydı. Yatakların arasında da metal dolaplar vardı. Konuştuklarını anlamıyordum ama az buçuk tahmin ediyordum ne dediğini. Bana önce yatağımı, sonra da dolabı ve eşyalarımı gösterdi. Eşyalarımı dolaba koyacaktım. Bir anahtar uzattı bana ve dolaba ait olduğunu anlatmak için kilidi gösterdi. Söylediklerini hiç sesimi çıkarmadan dinledim, kelimeleri anlamasam da anlatılanı tahmin edebildiğime şükrettim. Belki tahmin edemediğim şeyler de söylemişti ama yapacak bir şey yoktu. Orada yaşayacak ve o dili öğrenecektim. Adam beni odada bırakıp gittiğinde eşyalarımı yatağın üzerine usulca bıraktım. Sonra içeride kimsenin olmamasından cesaret alıp büyük pencereye yürüdüm. İçeriye kışa dönen sonbaharın solgun güneş ışıkları düşüyordu. Düzgünce örtülmüş yatakların arasından pencereye ulaştığımda dışarıya baktım. Olduğum yer binanın üçüncü katıydı ve pencere binaların ortasında kalan büyük bir bahçeye bakıyordu. Çeşitli yaş aralığında çocukların öbek öbek toplandığı ya da dağınık şekilde oynadığı, koştuğu veya yürüdüğü büyükçe bir alandı bahçe. Hiç tanımadığım insanları seyredip, artık onların içinde yaşayacağımı düşünmek beni ürküttü. O an pencerenin gerisinde kendimi çaresiz ve zayıf hissettim. Kimse beni anlamayacaktı ve belki de kimse beni sevmeyecekti. Çocuktum ve bu büyük gerçeklik beni korkutmuştu. Yutkundum ve ağlamamak için direndim. Boğazıma oturan bir yumru içimi daraltıyor ve beni çaresiz bırakıyordu. Orada ne kadar kaldığımı bilmiyorum. Belki içeriye giren ve bana seslenen iki kişi gelmeseydi daha da kalabilirdim. Başka yapacak bir işim de yoktu zaten. Garip ve kimsesizdim. Duyduğum iki farklı çocuk sesiyle yüzümü sesin sahiplerine çevirdim. Benden biraz daha uzun iki çocuk yanıma doğru yürüdüler. Biri oldukça zayıf ve solgun tenli bir çocuktu. Diğeri ona göre daha kilolu ve uzundu. Dikkatle yüzüme baktılar ve daha iri olan bir şeyler söyledi. Yüzlerinde düşmanca bir ifade yoktu ama yine de onları anlamıyordum. Üzerlerinde kabanları vardı ve yanakları kızarmıştı. Muhtemelen dışarıda oyun oynayıp gelmişlerdi. Kafamı sağa sola salladım ve çaresizce ellerimi yanlara açtım. ‘’Seni anlamıyorum.’’ Dedim onun da beni anlamayacağını düşünmeden. Ve tabii o da beni anlamamıştı. Yine bir şeyler söyledi, yine kafamı sağa sola salladım. Aralarında konuştular ve sonra zayıf olan kendini işaret edip, birkaç kelime söyledi. Söylediklerinden biri, iki kez tekrar ettiği kelime olan Abal ismiydi, bunu anlamıştım. ‘’Ben de,’’ elimle kendimi gösterdim ve kısa bir an adımı hatırlamaya çalıştıktan sonra nihayet hatırlayıp, ‘’Talek, benim adım Talek.’’ Dedim. Gülümsedi ve tekrar etti, ‘’Talk?’’ ‘’Ta-lek! Talek.’’ Dedim tekrar üstüne basa basa. O zaman kafasını salladı ve, ‘’Ta-lek.’’ Diye onayladı. Sıra daha iri olan çocuğa gelmişti, o da araya girdi ve kendini gösterip, ‘’ Edner.’’dedi tek kelimeyle. Biz birbirimizin ismini düzgün söylemeye çalışırken içeriye az önce beni odaya getiren adam girmişti. Kucağında bir kutu vardı ve onu yatağımın üstüne bırakıp bana seslendi. Ona doğru yürürken diğer iki çocuğa da benimle ilgili bir şeyler söyledi. Bunu anlamıştım çünkü eliyle beni işaret ediyordu. Çocuklar da ona cevap verdiler. Sonra adam bana kutudaki eşyaları gösterdi. Ayakkabı ve giyecek getirmişti. Çocukları işaret edip üzerlerindeki pantolon ve gömleği gösterdi. Aynısından kutuda da vardı. O gün ve sonrasında henüz hiçbir şey bilmediğim ve öğrenmeye çalıştığım süre içerisinde Edner ve Abal bana çok yardımcı oldular. Benden bir üst sınıftaydılar ama ders dışındaki zamanlarda beraber takılıyorduk. Onların da kimsesi yoktu. Zamanla hem dillerini, hem de hikayelerini öğrendikçe birbirimize tutunmak için bir neden haline gelecekti kimsesizliğimiz. Daha ilk günden birbirimize yakınlık duymuş ve dost olmuştuk ama asıl bağlılık sanırım benim onlarla kaldığım ilk gece yaşananlar yüzünden oldu. Uyku saatimiz geldiğinde beni bir korku sarmıştı. Işıklar kapatıldığında yatağıma uzanmış battaniyeyi sıkıca tutuyor ve uyumamak için direniyordum. Sessizlik uzadıkça uyku bana da baskı yapmaya başlamıştı. Günün yorgunluğu ve heyecanı yüzünden uykuya daldığımdaysa yine o felaket kabuslarla baş başa kalmıştım. Uyandığımda yine ağlıyordum ve Edner’le Abal yanı başımda beni sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Diğer çocuklar da uyanmışlardı ve ben onları ürkütmüştüm. Şikayet sesleri geliyordu kulağıma ama ben hem korku hem de utançla titriyordum. O zaman iki dostum bana destek olmuş, diğerlerini susturmuşlardı. Onlara minnettardım ve o geceden sonra da bana karşı hep anlayışlı oldukları için kalbimde ayrı bir yere sahip olmuşlardı… Yatılı okul şehir dışında, yakınlarında sadece küçük yerleşim yerleri olan bir bölgedeydi. İki yurt binası, bir okul, spor alanı, çalışanların lojmanları, Kamena denilen tapınak ve büyük bir bahçe. Bize sunulan hayat alanı bunlardan ibaretti. Sadece erkekler değil, kızlar da vardı ama onların binası bizimkinden ayrıydı. Erkek ve kız öğrenciler dersliklerde, ibadethanede ve spor alanında bir arada bulunabiliyorlardı. Bunun dışında yakınlaşmaları yasaktı ve sıkı sıkıya gözetlendiğimizin farkındaydık. Yıllar sonra bu yasakların sebeplerini daha iyi anlayacaktım ama o zaman henüz bu ayrımı sorgulayacak erişkinlikte değildim... Normal müfredat dışında katı bir dini eğitim de alıyorduk. Öğrencilere kutsal kitap Ragrat’ın ayetleri okunuyor ve bizlerden bu ayetleri ezberlememiz isteniyordu. Ragrat’ın orijinali Ranibe lisanında yazılmış ama sonradan insanlar kolay anlayabilsin diye Amerce’ye çevrilmiş. Biz kitabı Amerce olarak okuyorduk. Tabii ilk zamanlarda hiç bilmediğim bu dilde iletişim kurmak ve okuyup anlamaya çalışmak beni epey zorladı. Fakat başka şansım yoktu, Amerce öğrenmek zorundaydım. Devlet her ay bütün çocuklara yaşlarına göre ufak bir ücret ödüyordu. Kimimiz bu parayı biriktiriyor, kimimiz kafeteryada satılan abur cuburlara harcıyorduk. Kıyafet ve ayakkabı gibi tüm ihtiyaçlarımız devlet tarafından karşılanıyor, hepimiz aynı tip kıyafetler giymeye mecbur bırakılıyorduk. Erkeklerin saçları her zaman çok kısa kesiliyor, kızlara saçlarını uzatıp, örgü yapmaları mecburi kılınıyordu. Yaz tatilimizi büyük bir çiftlikte geçiriyorduk. Burada çiftlik işlerini öğreniyor, tarlalarda çalışıyor ve hayatımızın anlamının çalışmak olduğu fikrini kendimize aşılıyorduk. Bundan şikayetçi miydim? Elbette değildim. İnsanın alın teri dökmesi, çaba sarf etmesi takdir edilecek şeylerdir. Tabii terinizi, masum insanların cesetleri üzerine dökmüyorsanız... Derslerim iyiydi. Ama bir sorun vardı; çok fazla soru soruyordum. Öğretmenleri bıktıracak ve rahatsız edecek sorular. Nihayetinde Agner arada bir yurda gelip benimle konuşuyor ve o kurtarıcı rolüyle beni her seferinde kendine daha çok bağlıyordu. Bana her seferinde o çok sevdiğim şekerlemelerden getirmeyi unutmuyordu. Nasıl da mutlu oluyordum onun gelişleriyle. Çünkü öyle bir mahrumiyet bölgesinde yaşıyorsanız ufak bir hediye bile sizi fazlasıyla mutlu etmeye yetiyordu. Gelen şekerlemeleri Abal ve Edner ile paylaşıyordum. Edner yemek yemeye bayılıyordu ve tabii bu şekerlemeler onu benden daha çok mutlu ediyordu. Yine öğretmenleri sorularımla sıkıştırdığım bir haftanın sonunda Agner ziyaretime gelmişti. Görüşmeyi müdürün odasında yapıyorduk. Müdür bizi baş başa bırakıp çıkmıştı. Agner'in otoritesi müdürü bile aşıyordu. Bunu o gün daha iyi hissetmiştim. Artık 14 yaşındaydım ve geçen yıllar içerisinde merak ettiğim şeylerle birlikte değer yargılarım ve mantığım da gelişmişti. Agner her zamanki o babacan tavrına büründü ve, ''Talek!'! dedi bana. ''Evet efendim?'' dedim itaatkar bir sesle. ''Burası sana az geliyor değil mi? Dışarıda kocaman bir dünya var ve sen burada sana verilen azıcık şeyle yetinmek istemiyorsun?'' Agner bunu nasıl yapıyordu bilmiyordum ama tam olarak kafamdan geçenleri soruyordu bana. Aslında sormuyor, benim adıma tercüme ediyordu. Kafamı aşağı yukarı salladım ve, ''Evet efendim. Burada sanki her şeyden kopuk ve uzak yaşıyoruz. Dışarıdaki dünyayı merak ediyorum. Kabalık etmek istemiyorum ve gidecek başka bir yerim olmadığını da biliyorum ama içimden geçenler tam olarak bunlar.'' Agner anlayışlı ve içimi okuyan o delici bakışlarını gözlerime dikip, ''Ya gidecek başka bir yerin olsaydı? Buradan çıkmak ister miydin Talek? Gidip başka bir yerde yaşamak, dışarıdaki hayata karışmak ister miydin?'' diye sordu. Sesinden anladığım kadarıyla, Agner'in kafasında benimle ilgili bazı planlar vardı. Ne olduğunu anlamaya can atarak, ''Evet efendim. Gidip görmek isterdim başka bir yerde yaşamak nasıl olurdu. Uzun zamandır tek evim burası ve 16 yaşında beni gönderecekleri okul da sanırım buraya benziyor. Çok umudum yok.'' ''Ya senin için bir umut var deseydim? O zaman o umuda tutunur muydun Talek?'' Kulaklarım bir av tazısı gibi dikleşmişti. Ya da belki bana öyle gelmişti. Tabii o zaman hiç av tazısı görmemiştim ama şu an düşününce aklıma gelen en iyi benzetme bu oldu açıkçası. Her neyse Agner ağzında bir şey geveliyordu ve ben de onun ne olduğunu öğrenmeye can atıyordum. ''Benim bu hayatta tutunacağım tek şey umut efendim. Çünkü o olmasaydı yaşıyor olur muydum bilmiyorum.'' ''Artık 14 yaşına geldin Talek. Burada öğrenmen gereken her şeyi öğrendiğini ve artık buradaki eğitimin senin için yetersiz olduğunu görüyorum. Öğretmenlerin sürekli cevaplayamadıkları sorular sorduğunu, hala kabuslar gördüğünü ve derslerdeki sorulara beklemedikleri cevaplar verdiğini söylüyorlar. Onlara göre sen burası için fazlasın evlat! Senin kaderin buradaki diğer çocuklardan daha farklı olmalı! Ben seni almaya geldim Talek! Odana git, önemli eşyalarını çantana koy ve 15 dakika sonra arabamın yanında ol evlat.'' Kulaklarıma inanamıyordum! Agner beni buradan götüreceğini söylüyordu. Ama nereye? ''Nereye gideceğiz efendim?'' ''Olman gereken kişi olacağın yere evlat!''  
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE