-4-

1003 Kelimeler
Vahşetin kucağından nasıl kurtulduğumu merak ediyorsun değil mi? Evet ben de senin yerinde olsam, aklıma ilk gelen soru bu olurdu. Uyandığımda temiz bir hastane odasında olduğu mu düşündüm. Yattığım yatak, örtüler ve tüm o beyazlık bana bunu düşündürdü sanırım. Hastane olduğuna kuşku yoktu belki ama temiz olduğu kısmı, işte o manidar gelmiştir hep bana. Orada gözümü açmak, hayatta kalmış olmak, yıllar boyu sürecek dönüşümümün ilk adımıydı benim için. Kabuslarla dolu günler ve geceler boyu bir uyuyup, bir uyandım o odada. Doktor veya hemşireler sürekli gidip geliyor, kabuslardan çığlıklar içinde uyandığım her seferinde beni sakinleştirmek için odama koşuyorlardı. Dillerini anlamıyordum ama beni sakinleştirmeye çalıştıklarını anlayabiliyordum. Gördüğüm kabuslar o denli ürkütücüydü ki uyumak istemiyordum. Çünkü uykuya her dalışımda köye ve eve geri dönüyordum. Bu artık katlanılır olmaktan çıkmıştı. Aklımı kaçırmak üzereydim. Veya belki de çoktan kaçırmıştım. Henüz 6 yaşındaydım ama ruhumun derinliklerinde asla kapatamayacağımı şu an bile çok iyi bildiğim bir yara açılmıştı. Ve her uyku o yaraya tuz basan kabuslar getiriyordu bana. Uyumamak için direnmeye başlamıştım. İlaçları içmeyi reddediyor, serumuma iğne yapılmasın diye hemşireye engel olmaya çalışıyordum. Onlar da benim dilimi anlamıyorlardı fakat iki tarafında anladığı bir şey vardı ki ben uyumaktan korkuyordum. Uykuya direnmeye çalıştıkça gözaltlarımda morluklar oluşmaya ve halsiz düşmeye başladım. Beni zorla uyuttuklarında ise o korkunç görüntüler geri geliyordu. Uykumda bağırıyor, o kabustan çıkabilmek için yatakta çılgın gibi debeleniyordum. Ağlayarak uyanıyor ve tek kelimeyi defalarca tekrar ediyordum: Anne. Son görüntüsüyle beni en çok korkutan, dehşete düşüren ve eksikliğini en fazla hissettiğim varlık, annem. O odada geçirdiğim kaçıncı gündü bilmiyorum ama bir gün kapı açıldı ve doktorla beraber içeriye O girdi. Oldukça iyi giyimli, hareketleri kendinden emin ve kesinlikle akılda kalıcı bir yüzü vardı. Bana doğru yürüdü ve yatağımın ayakucuna geçti. İfadesinde bir sempati, kendimi güvende hissetmemi isteyen bir sıcaklık vardı sanki. Daha önce bu kadar karizmatik bir adam görmemiştim. 40'lı yaşlarına yaklaşıyordu muhtemelen ve baktığı insanı kesinlikle etkisi altına alan koyu kahverengi gözleri vardı. Çok kısa kesilmiş saçları şakaklarının üzerinden çekici denilebilecek bir şekilde beyazlamaya başlamıştı. O an bir çocuk gözüyle bana çok heybetli ve güçlü görünmüştü. Çocuksanız sizi koruyacağına inandığınız güçlü biri rol modeliniz olmakta zorlanmazdı. Ben meraklı gözlerle onu süzerken doktora döndü ve anlamadığım birkaç şey söyledi. Doktor itiraz kabul etmeyecek bir ses tonuyla söylenen kelimeler üzerine başıyla selam verip çıktı odadan. Sonra O bana dönüp, ''Beni hatırlıyor musun ufaklık?'' diye sordu anladığım bir şekilde. Benim dilimi biliyordu! Günler, belki de haftalar sonra, çünkü zaman kavramımı gerçekte yitirmiştim, ne konuştuğunu anladığım birini görmek çok iyi hissettirmişti. O böyle söyleyince hafızamı zorlamış, yatmaktan ve uykusuzluktan yorgun düşmüş bedenimin izin verdiği kadarıyla hatırlamaya çalışmıştım. Yüzünü değil ama sesini hatırlar gibiydim. Ama emin değildim. Başımı iki yana sallayıp, ''Hayır, hatırlamıyorum.'' dedim. Yüzündeki hiç bir kas oynamadan, sadece gözleri sanki ruhumu okuyor gibi baktı bana ve sonra, ''Seni köyünün biraz dışında bulduk. Hayatta kalan tek kişiydin.’’ Bir an durup söylediklerinin benim için ne ifade ettiğini gözlemledi. Ürperdim ama bir şey diyemedim. ‘’Yarı baygındın ve sayıklıyordun. Durumun iyi görünmüyordu. Seni kucağıma aldığımda konuşmaya çalıştım ama beni duymuyor gibiydin. Işığın tanrısına şükürler olsun ki seni hastaneye yetiştirebildik. Bir kaç kez geldim ama uyuyordun. Sanırım artık daha iyisin?'' dedi. Otoriter bir ses tonu ve tavra sahipti ama benimle konuşurken daha az yansıtmaya çalışıyordu bunu. Belki beni anlar diye düşünerek veya belki de ona güvenerek haykırdım, ''Ben uyumak istemiyorum! Onlara söyleyin beni uyutmasınlar!'' Gözlerini kısıp, ''Neden uyumak istemiyorsun?'' diye sordu bu kez. ''Korkuyorum! Hepsini yeniden görüyorum. Beni de çağırıyorlar. Söyleyin onlara, beni uyutmasınlar!'' ‘’Kim seni çağırıyor?’’ dedi yumuşak sayılabilecek bir tonda. Dudaklarımı ısırdım ve rüyamda gördüklerim geldi bir an aklıma. Yutkundum ve üstümdeki örtüyü sıkıca tutmaya başladım. ‘’Ölüler. Beni çağırıyorlar. Konuşuyorlar benimle.’’ Dedim ürpertim geçmemiş halde. Yüzüme bakarken acımaya benzer bir ifade belli belirsiz geçti yüzünden. ''Adını ve soyadını hatırlıyor musun evlat?'' Kaygıyla açılmış gözlerim, 'evlat' kelimesiyle yerini güvende hissetmeye ihtiyacı olan küçük bir çocuğa bıraktı ve sorunun cevabını düşündüm. Sonra yine başımı olumsuz anlamda sağa sola sallayıp ağlamaya başladım. ''Hayır. Ben hatırlamıyorum. İsimleri hatırlamıy..yorum. Bil-miyo-rum.'' Kelimeler kesik kesik çıktı ağzımdan. Başını anlayışla aşağı yukarı salladı. Bir şeyleri hatırlamaya çalışmak beni yormuştu. Fiziksel olarak değil ama ruhen yormuştu. Evet hiç bir isim hatırlamıyordum ama gördüğüm her şeyi çok net hatırlıyordum. Sonsuza dek de hatırlayacaktım. ''Seni kurtardık ve devlet seni koruması altına aldı evlat. Artık bu devletin bir evladı olarak yetiştirilecek, eğitilecek ve hizmet edeceksin! Ve her şeyden önemlisi artık baban benim. Artık annen de benim. Artık her şeyin benim evlat! Çünkü önceki hayatından hiç bir şey kalmadı geriye.'' diye sıraladı peş peşe cümleleri. Benim için her biri ayrı ayrı büyük anlamlar taşıyan her cümleyi sıradan bir şeymiş gibi söyleyivermişti. Önceki hayatından hiç bir şey kalmadı geriye, dediğinde ise yüreğimden bir şey kopmuştu sanki. Göğsümde bir ateş peyda olmuştu. İçim kavrulurken ve gözyaşlarım göz çukurlarımdan kurtulup yanaklarımdan süzülmeye başladı. ''Annem? Babam? Artık hiç biri yok değil mi?'' dedim kesik kesik ağlamalar arasında. Aslında cevabı çok iyi biliyordum. Geri gelemeyeceklerini çok iyi biliyordum. Ölümün ne demek olduğunu biliyordum çünkü. Bana doğru ilk kez hareketlendi ve yanıma geldi ve çenemi hafifçe yukarı kaldırıp gözlerime şefkatle baktı. En azından o an için beni aldatabilecek kadar iyi rol yaptığını kabul etmeliyim. Hatta hayatımın çok büyük kısmında becerebildi bunu. Çünkü o belki de en çok bu konuda becerikliydi. Ya da gerçekten samimiydi. Söz konusu o olduğunda gerçeği bilmek hep çok zor olmuştur. ''Üzgünüm evlat. Senden başka kurtulan olmadı. Biz geç kaldık! O kıyımı engelleyemedik! Ama sana söz veriyorum artık güvendesin. Artık hiç kimse sana zarar veremeyecek. Adın, soyadın ve tüm bilgilerin sıfırlandı. Hastaneden çıktığında yeni bir kimliğin olacak. Ve artık yeni biri olarak, benim gözetimimde yaşayacaksın.'' Hıçkırıklarım arasında duyduğum bu cümleler yüreğime su serpmişti. Günler önce yaşadığım o dehşetten sonra artık birinin koruması altındaydım. Beni koruyacağını söyleyen biri. Çünkü ben sadece 6 yaşındaydım. Burnumu çeke çeke gözlerinin içine baktım ve henüz aslında kim olduğunu bile bilmediğim bu adama ilk aklıma gelen soruyu sordum, ''Sen kimsin? Adın ne?'' Elini çenemden çekti ve biraz geriye çekilip cevap verdi, ''Ben hayatını karanlıkla savaşmaya adamış bir avcıyım evlat. Senin gibi masum insanları korumaya yeminli bir asker. Adım, Agner Haken. Ve seni almaya geldim oğlum.''
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE