Parmakları belimi kavradı, etime gömüldü. "Derdin ne senin? Beni mi arıyordun?”
Dudakları yeniden, dayanılmaz bir yavaşlıkla yaklaştı. Neredeyse değeceklerdi. Gözlerim, o baskıya ve bekleyişe dayanamayarak istemsizce kapandı. Ama tam o anda, bir parça bilincim geri döndü. Bu gidişatı durdurmalıydım.
"Dur," dedim, sesim hafif titriyordu ama arkasında bir kararlılık vardı. "Dur, lütfen."
O durdu. Ama geri çekilmedi. Sadece başını hafifçe kaldırdı ve gözlerimin içine, sorgulayıcı, hâlâ alev alev yanan bakışlarla baktı.
"Beni neden arıyordun?" diye sordu tekrar, bu sefer sesi daha sakin, ama altında akan o baskın, kontrol eden ton hâlâ mevcuttu.
Başımı eğdim. Utanç ve pişmanlık, midemde ağır bir yumru gibi oturuyordu. "Özür dilerim," diye fısıldadım, kelimeler boğazımdan zorla çıkıyordu. "Gerçekten... özür dilerim. Aptallık ettim. Gelmemeliydim."
"Niye arıyorsun?" diye üsteledi, sesi bu sefer biraz daha keskinleşti. Eli belimden ayrılmadı, hâlâ sımsıkı, sahiplenici bir şekilde beni tutuyordu. "Cevap ver."
Tam ağzımı açıp bir şeyler söyleyecektim ki, dışarıdan sert, ısrarcı bir kapı vuruşu sesi geldi. Odanın sessizliğini aniden paramparça etti.
Ardından, yabancı bir ses: "Demir Bey? Odada mısınız?" Diye sordu.
İçimde anlık bir panik fırtınası koptu. Gözlerim faltaşı gibi açıldı.
Çalışandı sanırım…Kahretsin.
Demir, bir an bile tereddüt etmedi. Tepkisi anında ve katiydi. Elini hızla ağzıma kapattı, avucunun sıcaklığı ve baskısı nefesimi kesti. Diğer eli, belimden kalçama doğru kaydı ve beni kendine doğru çekerek, bir anda banyoya doğru sürükledi. Kapıyı arkasından kapattı ve sessizce kilitledi. Burası daracık bir alandı; lavabo, buğulu ayna, kapalı bir duş perdesi... İkimiz, bu küçük alanda birbirimize yapışmış haldeydik.
“Sessiz ol,” dedi.
Ağzımı kapatan elini hissettim; sıcak, güçlü, kontrol tamamen ondaydı. Nefes alamıyordum neredeyse.
Gözlerimi ona diktiğimde, loş banyo ışığında bile gözlerinin nasıl parlıyor olduğunu gördüm. "Şşş," diye fısıldadı, dudakları kulağıma değerek. Sıcak nefesi tenimi ürpertiyordu. "Ses çıkarma. Tek kelime etme. Tamam mı?”
“De-demir,” dedim konuşmaya çalışarak.
“Bak, sessiz olmalısın… seni burada odamda görürlerse yanlış anlarlar.”
“Peki.”
Dışarıdan, ana odada ayak sesleri duyuldu. Çalışan, kapıyı zorluyor ya da içeri bakıyor olmalıydı. Sesini tekrar duyduk: "Demir Bey? Temizlik için geldim. İçerde misiniz?"
Demir, beni duvara daha da sıkıştırdı. Göğsü göğsüme tamamen yapıştı, kalçaları kalçalarıma değdi. Sertliği, ince kumaşlarımızın ardından, tam karnımın altında, dayanılmaz bir baskı yapıyordu.
“Kahretsin,” dedi.
“Ne oldu…”
İnlememek, bir ses çıkarmamak için kendimi zorla tutuyordum. Elini ağzımdan çekmedi, ama başparmağı hafifçe hareket ederek dudağımın yumuşak kenarını okşamaya başladı. Bu dokunuş, bir yandan teselli eder gibiydi, diğer yandan ise içimdeki yangını daha da körüklüyordu.
Ayak sesleri yaklaştı, kapının hemen dışında durmuş olmalıydı. Demir'in nefes alışverişi hızlandı, ama o mükemmel sessizliğini bozmadı. Bana, sanki istemedenmiş gibi, ama her ikimizin de bildiği kasıtlılıkla, biraz daha bastırdı. Ben de istiyordum.
Bu yasak, tehlikeli yakınlık, her şeyi daha da çekici kılıyordu. Kalçalarım, tamamen kontrolüm dışında, hafifçe kıpırdadı. Onun sertliğine, sadece küçücük, fark edilmez bir hareketle sürtündüm. O da karşılık verdi; kalçalarını öne, bana doğru itti.
“Serenay ateşle oynuyorsun,” dedi.
“Ben…”
“Çok küçüksün.”
Küçük, gizli, ama yoğun anlam yüklü bir hareketti bu. Gözlerimiz, loşlukta tekrar kilitlendi. Bakışlarında açık bir uyarı vardı, ama onun altında, benimkinden farksız, kaynayan bir arzu yatıyordu. Dudakları hafifçe aralandı, nefesini tuttuğunu gördüm.
“De-demir,” dedim.
“Biraz sessiz olmak zorundasın, kadın gidince çıkacağız,” dediğinde bir kez daha sürtündü bana.
O şey kocaman olmuştu, hissediyordum.
“Partiyi konuşmak zorundayız,” dedim.
“Hayır.”
“Neden?”
Dışarıdaki ses uzaklaşmaya başladı, ayak sesleri koridorda yankılandı. Eli önce kalçama dokundu, sonra, eli boynuma kaydı. Avucu, nazik ama kararlı bir şekilde boğazımı sarmaladı, başparmağı ise çılgınca atan nabzımın üzerine, boynumun yanına bastırdı. Kalbim, onun dokunuşu altında daha da çılgınca çarpıyordu.
Tam o rahatlama anında, ayak sesleri tekrar yaklaştı. Demir, tepki vermem için zaman bırakmadan beni tekrar kendine çekti, bu sefer sırtım soğuk porselen lavaboya dayandı.
“Sıcak,” dedi. “Vücudun çok sıcak.”
Bacaklarım onun bacaklarının arasında sıkışmış, kalçalarımız tamamen bitişikti. Sertliği, bu sefer tam olarak klitorisimin üzerine baskı yapıyordu.
Hafif inledim.
Nefesim, bu yoğun fiziksel temas ve tehlikenin birleşimiyle kesildi. Bilinçli, ama yine de çok yavaş ve dikkatli bir şekilde, bu sefer kıpırdadım.
Ona, minik, ısrarcı bir hareketle sürtündüm. O da karşılık verdi; kalçalarını bastırarak, küçük, dairesel bir hareket yaptı.
“Demir.”
İnlemesini içine çektiğini gördüm, boğazından hafif, bastırılmış bir hırıltı sesi geldi. Banyodaki gerilim, artık sadece dışarıdaki tehditten değil, aramızda giderek büyüyen, elektrik yüklü bir çekimden de kaynaklanıyordu. Her saniye, her gizli hareket, bizi biraz daha uçurumun kenarına sürüklüyordu.
“Serenay…” dedi.
Göğüslerime baktı.
Kapının ardındaki ayak sesleri tamamen uzaklaştığında Demir'in omuzları, sanki uzun süredir tuttuğu bir nefesi bırakır gibi yavaşça indi.
Banyodaki dar alan bir anda genişlemiş gibi hissettim ama içimdeki sıkışma hâlâ geçmemişti.
Elini benden geri çekti. Dokunuşu tenimden ayrılır ayrılmaz tenim soğudu. O bir adım geri çekildi, bakışlarını kaçırdı ve sakinleşmeye çalışır gibi çenesini sıktı.
Ben de duvara dayalı halimden doğruldum, kalbimin hızını toparlamaya uğraşarak nefesimi düzenlemeye çalıştım.
"Gittiler," dedi, kısık bir sesle. Bu cümle, ikimiz için de bir serbest bırakılma gibiydi.
Ona baktığımda baksırının altındaki o şey kocaman olmuştu.
Eliyle önünü kapattı.
“Çıkalım,” dedi.
Başımı salladım. Banyodan çıktık. Koridor tamamen sessizdi. Odadaki ağır hava, geride bıraktığımız gerilimle birlikte sanki duvarlara sinmiş gibiydi. Demir pencereye doğru yürüdü ve bir an dışarı baktı. Ellerini saçlarının arasından geçirdi. Ben, kapıya yakın durmayı seçtim; kaçmak ister gibi değil, daha çok mesafeyi korumak ister gibiydim.
"Demir," dedim, sesimin titremesini önlemek için kelimeleri yavaş seçerek. "Lütfen... o partide olan her şeyi unutur musun?"
O döndü. Bakışları bu kez sert değildi; ölçülü, düşünceli ve mesafeliydi. "Babandan bu kadar mı korkuyorsun?" diye sordu.
"Korku değil," dedim, başımı hafifçe yana eğerek. "Daha çok... yanlış anlaşılma. Babam beni evlendirmek istiyor. Ve bazen, benim hiç olmadığım biri gibi davranmamı bekliyor." Kelimeler ağzımdan dökülürken boğazım düğümlendi. "Benim öyle hareketlerde bulunmamı istemiyor aslında. Ama gördüğü şeyi öyle yorumlayabilir. O yüzden..."
Sözümü tamamlamadım. Gerek de yoktu. Demir bir an sustu. Sonra kaşlarını çatmadan, sakin bir merakla sordu. "Yani benden açıkça yalan söylememi istiyorsun, öyle mi?"
"Evet," dedim. Kısa, net ve utanmadan. Çünkü başka bir çıkış yolu görmüyordum.
Bir süre konuşmadı. O sessizlikte, odanın saatinin tıkırtısı bile fazla geliyordu. Sonra yatağın kenarına yöneldi, pantolonunu aldı. Üzerini giyerken sırtı bana dönüktü. Hareketleri kontrollüydü, aceleci değildi. Bu durum içimde tuhaf bir rahatlama yarattı. Üstünü tamamladı, ayakkabılarını giydi ve bana döndü.
"Merak etme," dedi. "Söylemem."
"Teşekkür ederim," diyebildim nihayet. Sesimdeki minnettarlık, söylediğim kelimelerden fazlasını taşıyordu.
Kapıya yöneldim. Elim tokmağa uzanırken arkamdan bir şey söyleyecek sandım. Söylemedi. Ben de çıktım. Koridorda yürürken dizlerimin hâlâ hafif hafif titrediğini fark ettim. Merdivenlere ulaştığımda kendimi toparlamıştım. Aşağı indiğimde, salonun ışıkları, sofranın düzeni ve evin tuhaf dinginliği beni yeniden gerçekliğe çekti.
Babam, koltukların yanında ayakta duruyordu. Beni görür görmez yüzü ciddileşti. "Baba," dedim, yanına yaklaşarak. "Artık gitmemiz gerekiyor."
Nermin Hanım ve Cahit Bey de bakışlarını bize çevirdi. Nermin Hanım'ın yüzünde o alışıldık, ölçülü tebessüm vardı. "Bir şey mi oldu kızım?" diye sordu.
"Yok," dedim. "Sadece biraz başım döndü. Evde dinlenmem gerekiyor."
Babam, kısa bir tereddütten sonra başını salladı. Vedalaşmak için Nermin Hanım'a döndüm. "Başınız sağ olsun," dedim bir kez daha. "Rahatsızlık verdiysek affedin."
"Estağfurullah," dedi Nermin Hanım. "Her zaman bekleriz."
Cahit Bey de elini uzattı. Tokalaştık. "Kendine iyi bak kızım," dedi.
Kapıya yönelirken salona son bir kez baktım. Demir ortalıkta yoktu. Bu durumun iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyordum. Sadece oradan çıkmak istiyordum. Babamla birlikte evden çıktık. Kapı arkamızdan kapandığında, göğsümde tuttuğum nefes nihayet serbest kaldı. Arabaya doğru yürürken, az önce yaşananların ağırlığı yavaş yavaş yerini yorgun bir sükûnete bırakıyordu.
Babam arabayı çalıştırdı. Arabaya biner binmez dışarıya baktım ve penceredeki Demir dikkatimi çekti. Bana bakıyordu, elinde sigarası vardı.
Ne ara sigara yakmıştı?
"Serenay," dedi, babam. "Çok garip bir aile, değil mi? Gerçekten çok şaşırdım."
Başımı ona doğru çevirdim, ama hiçbir şey söylemedim. Sözlerine devam etti.
"Baksana," diye ekledi, kaşlarını hafifçe çatarak. "Oğulları ölmüş. Yine de bizi misafir ettiler. Ben biraz da olsa acı çekerdim ama bilmiyorum büyük konuşmak istemiyorum.”
Omuzlarımı hafifçe silktim, cevap vermekte zorlanıyordum. "Bilmiyorum baba," dedim sonunda. "Bana da öyle geldi. Hiç, bildiğimiz acı çeken insanlara benzemiyorlardı. Çok... soğukkanlıydılar."
Babam kısa bir süre sessiz kaldı, sonra direksiyonu hafifçe düzelterek bir virajı aldı. "Evet kızım," dedi, sesi biraz daha yumuşayarak. "Aslında çok zorluk yaşamış bir aile. Dışarıdan belli etmezler sadece. Bazı insanlar, acıyı içlerine gömerler. Dışarı vurmazlar."
"Belki de," dedim, onaylarcasına. "Ama insan yine de hisseder. O evde... soğuk, tuhaf bir hava vardı. Sanki her şey bir oyunun parçasıydı."
Babam bu kez kısa, buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi. "Cahit Bey fena değil de," dedi, sesini biraz alçaltarak, sanki sır veriyormuş gibi, "Nermin Hanım galiba kafadan biraz gitmiş valla."
"İlahi baba," dedim, gözlerimi kısarak. "Cenaze evinde kahkaha atan, her şeyi şakaya vuran bir kadından bahsediyoruz. Bu normal mi sence?"
"E, ne yapayım?" dedi babam, omuz silkerek. "Kadın, cenazeyi bile bir şova, bir gösteriye çevirmiş. Her şeyi çok yapaydı."
Bir süre daha havadan sudan, trafikten, şehirin sessizliğinden konuştuk. Yollar tenhalaşmıştı. Ben tekrar camdan dışarı bakmaya başladım, ama dikkatim dağılmıyor, aklım sürekli o eve, o odalara, o insanlara kayıyordu. Dayanamadım ve içimdeki soruyu sormak zorunda kaldım.
"Baba," dedim, sesimi yumuşatarak. "Demir hakkında ne düşünüyorsun? Bana çok soğuk geldi, çok mesafeli durmuyor muydu?"
Babamın direksiyonu tutan elleri bir an için sertleşti. Gözlerini yoldan ayırmadan, ölçülü bir sesle konuştu. "Onun ne olduğunu biliyorsun, değil mi Serenay? Mafya.…”
"Biliyorum," dedim hemen, başımı sallayarak. "Zaten herkes biliyor. Kimse bunu saklamıyor."
"Öyleyse iyi dinle kızım," dedi, sesi biraz daha ciddileşerek. "O adam, göründüğünden çok daha tehlikeli. Soğuk ve mesafeli duruşuna aldanma. Arkasında bir sürü karanlık iş, bir sürü vukuat var. Çevresinde dönen dedikodulara göre, gerektiğinde çok acımasız olabiliyor."
İçimde, az önceki fiziksel yakınlığın yarattığı izlenimle babamın sözleri arasında bir çelişki belirdi. "Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Çok garip, çok karmaşık birisi. Ama bazen... bazen iyi birine, koruyucu birine de benziyor gibi geliyor."
Çünkü dün beni o adamdan korumuştu.
Babam başını iki yana, kararlı bir şekilde salladı. "Mafyalar iyi olmaz Serenay," dedi, kesin ve net bir tonla. "İyi olsalardı, o dünyada var olmazlardı. Zamanında Hande'yi onunla nişanlandırdık, ama gördün işte sonucu. Mafya adamından hayır gelmez. Tek artıları, güçlü olmaları." Sonra, yarı şaka yarı ciddi, düşünceli bir ses tonuyla ekledi: "Yine de keşke güvenilir bir mafya damadım olsa. İşler çok daha kolay yürürdü.”
Bu sözler kalbime, buz gibi bir hançer gibi saplandı. "Hande ile..." diye başladım, tereddütle. "Onları... yeniden bir araya getirmeyi düşünüyorsun değil mi baba? Demir'le?"
Babam, cevap vermeden önce uzunca bir süre sustu. Bu sessizlik, az önceki herhangi bir sessizlikten çok daha ağırdı, çok daha anlamlıydı. Nefesimi tuttum. Sonra, direksiyonu yavaşça sağa kırarak sakin bir sokağa girdi ve nihayet konuştu.
"E tabii ki düşünüyorum, tamam tehlikeli olabilir ama umurumda değil, o adam damadım olacak,” dedi, kelimeleri özenle seçiyormuş gibi. "Ama seninle ilgili de çoktan bir karar aldım."
"Nasıl bir karar?" diye fısıldadım, sesim güçlükle çıkıyordu.
Babam nihayet başını çevirip bana baktı. Sokak lambasının ışığı, gözlerinde kararlı, tartışmaya kapalı bir ifadeyi aydınlatıyordu.
"Seni," dedi, her kelimeyi net bir şekilde vurgulayarak, "Demir'in kardeşiyle nişanlandırmayı düşünüyorum."
Sanki arabanın zamanı durmuş, dünya ekseninden çıkmıştı. Nefesim kesildi, ciğerlerimde hava kalmamış gibiydi. "Ne... ne demek bu?" diye zorlukla çıkardım sesimi, bu sefer kontrolümü kaybederek yükselttiğimin farkındaydım.
"Duydun işte," dedi babam, aynı sakin, değişmez tonla. "Yanlış bilmiyorsam Demir’in kardeşi pek konuşmayan, sakin bir çocukmuş. Seni onunla evlendireceğim. Böylece Demir de abisi olduğu için, yine güçlü bir soyadına, güçlü bir aileye girmiş olacaksın. Hem Hande Demir ile evlenir. Harika bir anlaşmalı evlilik olur böylece dördünüz arasında.”
Boğazım aniden kupkuru oldu. Kalbim, göğsüme sığamayacak kadar büyümüş, her atışında kulaklarımda gümbürdüyordu.