1 HAFTA SONRA:
Montumu giyerken aynadaki yansımama kısa bir an baktım. Gözlerimin altında, geceyi tamamen uyuyarak geçiremediğime dair hafif mor halkalar vardı.
Yeşil gözlerim uykusuz görünüyordu.
Kapıyı çekip dışarı adım attığımda, incecik, neredeyse buğu gibi bir yağmurla karşılaştım.
Kafenin kapısını açtığımda içeriden yayılan sıcak hava ve taze çekilmiş kahvenin yoğun, davetkâr kokusu beni karşıladı. Tezgâhın arkasında, hesap defteriyle uğraşan Elis başını kaldırdı. Yüzünde, beni her zaman rahatlatan o samimi, sıcak gülümsemesi vardı.
"Hoş geldin Serena," dedi.
Elif benim çalışanımdı
"Hoş bulduk Elis," dedim, ıslak montumu askılığa asarken. Kumaşın üzerindeki su damlaları zemine düşüyordu.
Elis'in bakışları, sessiz ve bomboş duran masalara, sonra tekrar bana kaydı. Yüzündeki gülümseme biraz soldu. "Sabahtan beri kafede o kadar az kişi var ki," diye içini çekti, sesi endişe ve yorgunlukla doluydu. "Böyle devam ederse... korkarım batacağız Serena."
"Yok ya," dedim, sesime mümkün olduğunca güven ve iyimserlik katmaya uğraşarak. "Daha yeni açtık. İlk aylar her zaman böyle olur. Sadece biraz zamana, biraz da doğru reklama ihtiyacımız var, o kadar."
Elis başını onaylarcasına salladı, ama gözlerindeki şüphe tamamen dağılmamıştı. Ben de konuyu uzatmak istemedim ve içeriye, kendi küçük krallığıma doğru ilerledim. Sandalyeler düzgün bir şekilde masaların etrafında dizilmişti, masaların üstleri parıl parıl parlıyordu. Burası, benim uzun zamandır kurduğum hayalimdi. Birilerinin korkusu ya beklentisi yüzünden, bu hayalimden vazgeçecek değildim.
Tezgâhın arkasına geçip kendime bir fincan sıcak kahve hazırlamak için makineye uzandım. Düğmeye basacağım an, zihnim istemeden ve acımasızca babamın o keskin, tartışmaya kapalı sesiyle doldu.
Seni Demir'in kardeşiyle evlendireceğim…
Bu cümle, bir haftadır beynimin içinde, sürekli yankılanan bir çan sesi gibiydi. Ne yaparsam yapayım, kendimi ne kadar işime versem de, peşimi bırakmıyordu.
Derin, sarsıntılı bir nefes aldım. Kendime gelmeli, toparlanmalıydım. "Elis," diye seslendim, sesim biraz daha kontrollü çıkmıştı. "Bilgisayar nerede? Sosyal medya hesabımıza bir göz atalım."
"Hemen getiriyorum," dedi Elis, hemen arkasını dönüp küçük ofis odasına yöneldi.
Bir dakika sonra dizüstü bilgisayarı masanın üzerine bıraktı. Sandalyeye oturdum ve ekranı açtım. Açılış müziği çalarken, kalbim nedensiz yere hızlanmaya, garip bir heyecanla çarpmaya başladı. Babamın o kader cümlesi, Demir'in o tehlikeli çekicilikteki adı, Baykara ailesinin sisler ardındaki gizemi... Hepsi zihnimin içinde bir yumak olmuş, çözülmesi imkânsız düğümler atıyordu.
Fareyi, arama motorunun beyaz çubuğuna götürdüm. Parmaklarım klavyenin üzerinde bir an tereddütle asılı kaldı.
Sonra, neredeyse kendi iradem dışında, tuşlara bastım.
Demir Baykara’nın adını aratmaya başladım.
"Demir Baykar yeni inşaat projelerine imza attı."
"Demir Baykar hakkında yakalama kararı çıkarıldı."
"Demir Baykar, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı."
"Niğde'de işlenen şiddet olayında Demir Baykar'ın adı geçti."
Adana, Mersin, Ankara...Suç olaylarının geçtiği şehir isimleri, korkunç bir liste halinde peş peşe sıralanıyordu.
Gözlerim bu satırların üzerinde gezindikçe, midem sıkıştı, boğazıma bir şey düğümlendi. "Ne kadar... tehlikeli bir adam," diye fısıldadım, sesim odanın sessizliğinde eridi.
Babamın uyarıları artık sadece bir babanın abartılı endişeleri değildi. Bu, gazetelerin birinci sayfalarında yer alan, mahkeme kayıtlarında geçen, herkesin fısıldayarak konuştuğu somut bir gerçekti.
Merak ve korkunun karışımı bir dürtüyle, bir haberin içindeki küçük fotoğrafa tıkladım. Görüntü büyüdü. Ekranda, kalabalık bir davette, koyu renk bir takım elbise içinde, doğrudan kameraya bakan bir adam vardı. O sert, neredeyse meydan okuyan bakışlar, o keskin çene hattı, o tanıdık ama bir o kadar da yabancı yüz... Kalbim, tanımlayamadığım saçma bir hızlanmayla çarptı.
“Çok yakışıklı bir adam.” dedim.
Farkında olmadan, parmağımı monitörün ekranına doğru kaldırdım. Sanki camın ardından, o fotoğraftaki imaja dokunabilir, onun nefes alıp almadığını hissedebilirmişim gibi, fotoğrafın kenarını, hayali bir şefkatle hafifçe okşadım. Bu hareketi yaptığımı anladığım anda, elektrik çarpmış gibi irkildim. Elimi hızla geri çektim ve avucumu sıktım.
Tam o sırada, arkamda bir gölge hissettim ve bir ses duydum.
"O kim?" dedi Elis, merakla omzumun üzerinden ekrana bakmaya çalışıyordu.
Bir panik dalgasıyla, dizüstü bilgisayarın kapağını sertçe kapattım.
"Hiç kimse!" dedim, sesim olduğundan daha keskin ve aceleci çıkmıştı. "Önemsiz biri."
Elis kaşlarını şüpheyle yukarı kaldırdı. "Emin misin?" diye sordu, şaka ile ciddiyet arası bir tonda. "Bir anda çok ciddileştin ve yüzün bembeyaz oldu."
"Eminim," diye ısrar ettim, zoraki bir gülümsemeyi yüzüme yapıştırmaya çalışarak. "Sadece. eski, can sıkıcı bir haber gördüm. Hepsi bu."
Elis omuz silkti, pek ikna olmamış görünse de konuyu uzatmadı. "Peki," dedi. "Ben kasaya geçiyorum o zaman, gelen gideni kontrol edeyim."
Elis’e arkamı dönüp bir şey söyleyecekken telefonum titredi. Ekranda ablamın adı yanıp sönüyordu. Bir an tereddüt ettim. Kaç gündür ona dönmediğimi fark edince içimde hafif bir suçluluk kabardı ama kaçmak daha kolay gelmişti.
Yine de açtım.
“Efendim abla,” dedim, sesimi olabildiğince normal tutmaya çalışarak.
Karşıdan derin bir nefes sesi geldi.
“Kızım, kaç gündür sana ulaşmaya çalışıyorum. Bir insan ablasını aramaz mı?”
Gözlerimi kapattım. Kafemin loş ışıkları bir an için daha da ağırlaştı.
“Kusura bakma abla,” dedim. “Pek müsait olamadım bu aralar.”
“Duydum olanları,” dedi sesi ciddileşerek. “Ozan Baykara vefat etmiş.”
İçimde bir şeyler sıkıştı. Konu yine oraya gelmişti.
“Babamın beni onunla nişanlandıracağını biliyor muydun?” diye sordum, lafı dolandırmadan.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Evet,” dedi sonunda.
Elimi saçlarıma götürdüm.
“Peki bunu bana neden söylemedin?”
“Bu duruma kızacağını düşünmüyordum,” dedi savunur gibi. “Yoksa kızdın mı?”
Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum ama sesim acı bir gülümsemeyle çıktı.
“Ben neredeyse son gün öğrendim abla.”
“Babam yakında sana birini yine ayarlar,” dedi rahat bir tonla. “Merak etme, boş bırakmaz seni.”
İçimde biriken öfke boğazıma kadar yükseldi.
“Beni senin eski nişanlının, Demir’in kardeşine verecekler,” dedim net bir şekilde.
Telefondaki sessizlik bu kez daha ağırdı. Ardından ablamın sesi bir anda değişti.
“Sen ciddi misin?”
“Evet,” dedim.
“Peki… şey,” dedi tereddütle. “Demir’i gördün mü hiç?”
“Evet,” dedim. “Bir hafta önce amcasıyla yengesinin cenaze yemeğindeydi. Çok garip bir hâli vardı.”
Ablam kısa bir nefes aldı.
“Evet,” dedi. “Aşırı garip bir hâli var. Tahmin edemeyeceğin kadar. Zaten Demir ayrı bir garip.”
Elis’in uzaktan bana baktığını fark edip biraz daha köşeye çekildim.
“O neden nişan atmıştı abla, hatırlıyor musun?” diye sordum.
“Tam hatırlamıyorum,” dedi. “O kadar saçma bir sebepti ki… Mantıklı hiçbir şey yoktu. Bir anda durduk yere nişanı atmaya karar verdi. Bir daha da görmedim zaten.”
Bu cevap içimi daha da huzursuz etti.
“Peki,” dedim, sesim farkında olmadan yumuşayarak. “O dönem ondan hoşlanmış mıydın?”
Kısa bir gülüş duyuldu.
“Hoşlanmak demeyelim,” dedi. “Ama hisler vardı herhalde. Biraz devam etseydi belki olurdu. Ama görüp görebileceğin en kıskanç olmayan adamdı.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Nasıl yani?”
“Ya ben bardaydım,” dedi, anlatmaya başlarken sesi netleşti. “Çok kısa bir elbise giymiştim. Onu biraz kışkırtmak istedim. Sonuçta yeni nişanlanmışız. Hani bana karşı bir şey hissediyor mu, kıskanıyor mu görmek istedim.”
Kalbim hızlandı.
“Eee?”
“Bir adamla dans ettim,” dedi sakin sakin. “Gözünün önünde. Zerre umursamadı biliyor musun? Boş boş baktı sadece. Evlenseydik, aldatsaydım muhtemelen kahkaha atıp geçerdi.”
“Şaka yapıyorsun,” dedim istemsizce.
“Hayır,” dedi. “Bana bakarak içkisinden bir yudum alıp önüne dönmüştü. Beni umursamamış bile.”
Elimi ağzıma götürdüm.
“Sen ciddi misin?”
“Ciddiyim,” dedi.
“Ama bu adam çok sert birine benziyor,” dedim düşüncelerimle boğuşarak. “Genelde mafyalar böyle olmaz.”
“Dışarıdan öyle görünüyor,” dedi. “Ama bana karşı asla öyle değildi. Belki de hoşlanmadığı içindi. Bilmiyorum. Sadece beni hiç umursamadı.”
Bir süre ikimiz de sustuk. Yağmur camlara vurmaya devam ediyordu.
“Serenay,” dedi sonra. “Babamın planlarına dikkat et. Sana zorla bir şeyler yaptırmasına izin verme. Tamam bizim ailemiz her zaman 25 yaşına gelmeden kızlar evlendirilir ama Baykara ailesine dikkat et güzelim.”
“Biliyorum,” dedim kısık bir sesle.
“Baykara ailesi tehlikeli,” dedi net bir tonla. “Ama Demir daha tehlikeli bir adam. Soğuk ve mesafeli durduğuna bakma, onun kardeşiyle evlenirsen eğer tek bir hatanda seni öldürür bile. Demir’de merhamet yok.”
“Tamam tamam.”
Telefonu kapattığımda içimde garip bir ağırlık vardı. Bilgisayar ekranında gördüğüm haberler, babamın sözleri ve ablamın anlattıkları zihnimde birbirine karışmıştı. Elis’e bakıp gülümsemeye çalıştım ama yüzümdeki ifade sahteydi.
Demir’in soğuk bakışları, umursamazlığı ve adının karıştığı karanlık işler gözümün önünden gitmiyordu.
Tam o anda bir daha bilgisayarı açtım ve onun sosyal medya hesabına baktım. Sadece bir fotoğraf paylaşmıştı. Karanlık gözlerle İstanbul boğazına bakıyordu.
2 yıl öncesine ait bir fotoğraftı, fotoğrafın altında ise; “Hiç sahip olmadığın ama yine de sahip olmak istediğin o kadına ulaşamayacağını bildiğinde, her şey daha bir anlamsız hale geliyor. Bu gece de yeşil gözlere yakıyorum.”
Kaşlarımı çattım. Aşk acısı mı çekmişti? Tarih ablamla nişana attığı tarihti. Hatta yanlış bilmiyorsam gündüz nişanı atmışlardı, gece ise Demir Baykar’a böyle bir paylaşım yapmış…
“Yeşil gözlü kim?” diye sordum.
Ablamı bırakma sebebi muhtemelen bir kadındı.
Bir anda dürttüm onu sosyal medyada.
“Kahretsin,” dedim.
Utanmıştım.
Hemen kullanıcı adımı değiştirip bilgisayarı kapattım.
Hemen montumu aldım ve dışarıya çıktım eve gidip biraz dinlenmem gerekiyordu, tam o anda bir kedinin kapının önünde üşüdüğünü fark ettim. Hırkamı çıkarıp kedinin üstünü sardım tam o onda ağzıma bir şey kapandı.
“Siz…” dedim.
Maskeli bir adam; “Demir Baykara’nın kadını Serenay Çelik… bizimle geliyorsun.” Dedi.
O anda her şeyi bulanıklaştı ve gözlerim yavaştan kapandı. Derin bir karanlığa teslim oldum.
&&
DEMİR BAYKARA’NIN AĞZINDAN:
Ayağımı geniş masanın ahşap kenarına uzatmıştım. Ofisin tek ışığı, arka duvardaki avizeydi ve havadaki sigara dumanı, bu loş ışığın içinde ağır ağır dans ediyordu. Pencere camından, şehrin gece ışıkları uzak ve soğuk görünüyordu. Sigaramdan aldığım her nefes, ciğerlerime değil, damarlarıma, sinir uçlarıma iniyordu.
Sessizdim.
Kapı sessizce açıldı ve kapandı.
“İyi akşamlar, Demir.”
Başımı kaldırmadım. Sigaramdan bir nefes daha çektim.
“İyi akşamlar,” dedim, dumanı yavaşça bırakarak. “Hayırdır. Sen buralara pek gelmezdin.”
Berat karşıma geçti, deri koltuğa oturdu.
“Aslında buralardaydım,” dedi. “Ama sen hiç arayıp sormuyorsun, kardeşim. O yüzden beni görmemen normal.”
Sigaramı kristal kül tablasının kenarına bastırarak söndürdüm. “Beni aramayanı ben de aramam. Kuralım bu.”
Gülümsedi. “Her zamanki gibi. Kimseyi umursamayan, sakin, soğuk, mesafeli Demir Baykara. Hiç değişmemişsin.”
Gözlerimi yavaşça ona çevirdim. Bakışım, odanın sıcaklığını bir anda dondurdu. “Biz mafyayız, Berat. Bu hayata uyumaya, duygularla oynamaya gelmedik. Duyguları olan adamlar değiliz.”
Kafasını iki yana, hayıflanır gibi salladı. “Öyle konuşuyorsun ama bir gün seni de duygusallaşmış halde göreceğim. Eminim.”
Alaycı, kısa bir nefes verdim. Dudaklarımın kenarı zar zor hareket etti. “O işler biraz zor. Ama bakalım.”
Sonra, yüzündeki rahat ifadeyi dikkatle inceledim. “Sen niye geldin?”
Bir an duraksadı. Gözlerini, masanın üzerindeki dosyalara kaçırdı. “Bu aralar aklımdan çıkmıyorsun,” dedi.
“Hayırdır?”
“Kumarhanedeki bir müşteri var,” diye devam etti, sesini biraz daha alçaltarak. “Feci borca batmış. Onun borcunu kapatman için geldim.”
Kaşlarım, belli belirsiz bir hareketle yukarı kalktı. “Ben öyle herkesin borcunu kapatmam.”
“Biliyorum,” dedi hemen. “Ama bu adamın borcunu kapatman gerekiyor.”
Yeni bir sigara çıkardım, çakmağı çaktım. Alev, loşlukta bir an yüzümü aydınlattı. “Kimmiş o?”
“Çok eskiden,” dedi Berat, dikkatli kelimeler seçiyordu. “Neredeyse kayınpederin olacak adam.”
Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim, odadaki ışığın ulaşamadığı bir yere daldı. “Savaş Çelik mi?”
Serenay’ın babası…
“Evet,” dedi Berat, onaylarcasına başını sallayarak. “Aynen o.”
Sessizlik, ofisin ağır havasını iyice bastırdı. “Her gün kumarhanede,” diye devam etti Berat. “Borç üstüne borç. Ondan habersiz sana geldim. Borcunu kapat. İsmini sil.”
Sigaradan uzun, yavaş bir nefes aldım. Dumanı, Berat'ın yüzüne doğru üfledim. “O adamı neden bu kadar umursuyorsun?”
Berat arkasına, koltuğuna iyice yaslandı. “Zamanında babamın hayatını kurtarmıştı,” dedi, sesinde nadir görülen bir minnettarlık vardı. “Savaş abi biraz deli bir adamdır. Paraya düşkündür. Ama fedakâr bir yüreği vardır.”
Dudağımın kenarı, neredeyse görünmeyecek şekilde kıpırdadı. “Ben öyle herkesin borcunu karşılıksız kapatmam. Karşılığında bir şey verirse, kapatırım.”
Berat bu sefer içten bir kahkaha attı. “Yemin ederim, hiç değişmemişsin. Hâlâ adın geçtiği yerde herkesin yüreği ağzında. Seninle iş yapmak, ateşle oynamak gibi.”
Ona doğru hafifçe eğildim. Gözlerimi, onun gözlerinin tam içine, karanlığın merkezine sabitledim. Sesim, metalik ve soğuk çıktı. “Bu imparatorluğu boşuna kurmadık.”
Tam o anda, masanın üzerindeki siyah, şık telefon titreyerek çalmaya başladı. Ekranında 'Bilinmeyen Numara' yazıyordu. Parmaklarım, telefonun soğuk metal gövdesine uzandı.
“Ne var orospu çocuğu,” dedim, sesimde hiçbir dalgalanma yoktu.
“İnsan eski dostunun telefonunu böyle mi açar, Demir?”
Damarlarım, bileklerimde gerildi. Yüzüm hiç kıpırdamadı. “Ne var, Fatih? Ne istiyorsun?”
“Kadının elimde şu an,” dedi, sakin, neredeyse rahat bir sesle. “Ağzı bağlı ve baygın bir şekilde karşımda yatıyor. Üstelik çok aciz görünüyor kadının. Ona dokunmamak için çok zor tutuyorum kendimi.”
Sandalyemde, yavaşça dikleştim. Omuzlarım, görünmez bir yük altında gerildi. “Neyden bahsediyorsun? Kimmiş benim kadınım?”
“Eğer onu kurtarmak istiyorsan, sendeki emaneti getir. Getirmezsen, kadınını öldüreceğim.”
“Kadınım derken?” diye tekrarladım, sesim biraz daha keskinleşmişti. “Kimden bahsediyorsun pezevenk?”
“Serenay Çelik'ten bahsediyorum,” dedi, her heceyi vurgulayarak. “Belli ki senin için önem arz etmiş. Geçenlerde otele kadar götürmüşsün onu. Sakın inkar etme. Sen hiçbir kadınla görünmezsin. Ayrıca seni takip ettirdiğim adam söyledi. Bir ev partisinde de oldukça yakınmışsınız.”
“Fatih.”
Kahkaha attı. “Zayıf noktanı buldum lan.”
Nefesim, boğazımda sıkışıp kaldı. Ciğerlerim yanıyordu. Telefonu sıkıca kavradım, parmaklarım eklem yerlerinden beyazladı.
“Emaneti getir,” diye tekrarladı, son bir kez. “Sonra kadınını al, götür.”
“Fatih ona dokunursan sadece seni öldürmem, senden kalan parçaları aslanlarıma yediririm orospu çocuğu.”
Telefonu elimden, bütün gücümle duvara fırlattım. Cihaz, betona çarpıp paramparça oldu. Bir adımda ayağa fırladım. Önümdeki masayı, bütün ağırlığımla devirdim. Kağıtlar havada uçuştu, cam bardaklar yere çarpıp binlerce parçaya ayrıldı. Bir anda, asil ofisim bir savaş alanına, bir yıkıntıya dönüştü.
Ama içimdeki fırtına, daha yeni başlıyordu. Dişlerimi öyle bir sıktım ki, çenem ağrıdı. Gözlerim karardı, odak noktam kayboldu. Tek bir kelime, tek bir isim zihnimde çakılı kaldı, bir bıçak gibi saplandı:
Serenay Çelik… Yemyeşil gözlere sahip olan Serenay.
Kahretsin
Kahretsin bir kez daha.