BÖLÜM I – TAÇ GİYDİRİLİRKEN
Saray salonu taş kokuyordu.
Bu koku Penny’nin çocukluğundan beri bildiği bir kokuydu: soğuk, eski ve affetmeyen. Tavandaki devasa kubbeden sarkan sancaklar hareketsizdi. Ne bir rüzgâr vardı ne de uğultu. Yüzlerce insan nefesini tutmuştu.
On yedi yaşındaki Penny diz çökmüştü.
Başrahip tacı iki eliyle kaldırırken, Penny’nin omuzları gerildi. Taç ağırdı. Altın olduğu için değil; onu taşıyan herkesin öldüğü söylenirdi.
“Krallığın varisi,” dedi başrahip.
“Sorumluluğu kabul ediyor musun?”
Penny başını kaldırdı. Gözleri kalabalığı taradı. Babası sertti. Annesi korkuyordu. Soylular sessizdi. “Ediyorum,” dedi.
Taç başına değdiği anda…
bir şey yanlış oldu.
Salonun en arkasındaki kapılar kendiliğinden kapandı. Demir sürgüler kilitlendi. Muhafızlar dönüp baktı ama hareket edemediler; sanki kasları taş kesilmişti.
Sonra biri alkışladı.
Tek bir el.
Ses yankılandı.
Karanlık pelerinli bir adam sütunların arasından çıktı. Yüzü görünmüyordu ama yürüyüşü sakindi. Acele etmiyordu. Kaçmak zorunda olmayan biri gibi. “Güzel bir tören,” dedi.
“Yazık olacak.”
Başrahip bağırmak istedi. Sesi çıkmadı.
Penny ayağa kalktı.
“Sen kimsin?”
Adam durdu. Başını hafifçe kaldırdı. Gözleri gölgede kalmıştı.
“Büyücü,” dedi.
“Ve senin son sınavın.”
Bir elini kaldırdı.
Zemin çatlamadı. Duvarlar yıkılmadı.
Sadece Penny’nin ayağının altındaki taş çöktü. Penny bağırdı ama sesi aşağıda kayboldu. DÜŞÜŞ
Soğuktu.
Sertti.
Penny yere çarptığında nefesi kesildi. Omzu taşa vurdu, dizleri kanadı. Uzun süre kımıldayamadı. Gözleri karanlığa alışırken etrafına baktı.
Burası bir saray değildi.
Geniş bir ovadaydı. Toprak griydi. Gökyüzü kurşuni. Uzakta sivri kayalar vardı; ağaç yoktu, kuş yoktu.
Ama hareket vardı. Toprağın üstünde bir şey sürünüyordu.
Ayağa kalkmaya çalıştı. Başardı. Taç hâlâ başındaydı. Bu iyiye işaret değildi.
“İnsan…” dedi boğuk bir ses.
Penny döndü.
Yaratık insana benziyordu ama çok fazlaydı:
çok uzun, çok zayıf, çok aç. Derisi yarı saydamdı, altındaki kemikler seçiliyordu. Elinde paslı bir mızrak vardı.
“Buraya düşenler,” dedi yaratık,
“ya ölür…
ya öldürür.”
Arkasından başkaları çıktı. Üç tane. Beş. On. Penny geri çekildi. Etrafı sarılmıştı.
“Ben—” dedi, ama cümlesini bitiremedi.
İlk mızrak geldi.
Penny eğildi. Taşa takıldı. Düştü. Mızrak omzunu sıyırdı. Acı gerçekti. Kan gerçekti.
Yerde bir taş vardı. Ağırdı. Keskin kenarlıydı.
Yaratık üstüne atıldığında Penny düşünmedi.
Taşı kaldırdı.
Vurdu.
Kemik kırıldı.
Yaratık yere yığıldı. Çığlık atmadı. Sadece nefesi kesildi. Penny eline baktı. Kan vardı. Onun değildi.
Diğerleri durdu.
Biri fısıldadı:
“İlk kez öldürdü…”
Penny ayağa kalktı. Dizleri titriyordu. Ama kaçmadı.
“Eve gideceğim,” dedi.
“Önümden çekilin.”
Yaratıklar geri adım attı.
Bu diyar, onu kabul etmişti.
Ama affetmemişti.