İstanbul, Nisan 2012.
Sevgili Tarabya,
Hediyeni beğenmen beni çok mutlu etti. Beğenmeseydin üzülürdüm evet bunu açıkyüreklilikle söyleyebilirim ki üzülürdüm. Ama ki sen, papatyaları seven sen, adını sevmeme gibi bir ihtimalin yoktu. Çünkü sen Tarabya'sın. Adını papatyalar kadar benimsemiş bir kadınsın.
Hem sana nasıl hayır diyebilirim ki sevgili Tarabya? Dilim varmaz ki demeye? Her zaman, her daim seninle varım. Sana varım.
Belki bir gün tekne turundan evvel bisiklet turuna çıkarız seninle, Yıldız Parkı'nda, belli mi olur?
Yüreğimden akan sevgimle,
İstinye.
Bir hayal daha... Dudaklarımdaki gülümseme genişledi, genişledi, yırtılacak raddeye geldi. Otuz iki diş sırıtırken mektuba bakıyordum. İstinye yazısına. İç çektim.
"Hayrola?" Kafam aniden kapıya döndü. Ablam omzunu pervaza yaslamış, kollarını da göğsünde bağlamıştı. "Neye sırıtıyorsun öyle, hiç dinmiyor?"
Omuz silktim. "Mektuba."
"Hımm," dedi pervazdan doğrulup bana yaklaşırken. "Mektuba mı yoksa ona mı?" Gülümsemem hiç solmazken, "Onun yazdıklarına."
"Yazık yazık senin gibi bir deli tarafından sevildiğini bilseydi..." Yerimde zıpladım. "Ya abla ya!" Utancımdan ellerimle yüzümü kapatmak istiyordum. "Deme öyle!"
"Ne dedim ki?"
Saf saf bakmasına oflayarak ona sırtımı döndüm, katladığım mektubu zarfa yerleştirip küçük mektup sandığıma koydum. Ardından sandığı eski yerine koyarken ablamın beni izlediğini biliyordum.
"Kaç mektup oldu?"
Dudaklarımı büzdüm. "Bilmem ki, saymadım." Bana imalıca bakarken, "Yemin ederim saymadım."
"Yemin etmene gerek yok, ben sana zaten inanıyorum." Gülümseyerek onun yanına oturdum. Hemen bağrına sığınırken uzaklara seyredaldım. "Biliyor musun abla... Onun böyle ince ruhlu olması, beni benden alıyor." Saçlarımı okşuyordu.
"Biliyorum ablam."
"Belki delice bilmiyorum ama onun Tarabya'sı olmak beni mutlu ediyor, içim içime sığmıyor, ondan mektup almak, ona mektup yazmak beni mutlu ediyor." Sustum. Ben sustuğumda ise ablam bir şey demedi. Kafamı kaldırdım. Geri çekilerek yüzüne baktım. Ancak bana bakmıyordu, kucağındaki parmaklarını izliyordu.
"Bir şey demeyecek misin?"
"Ne diyeyim ki ablacım," Bir elini sağ yanağımdaki saç tutamına getirdi. Onu geriye atarken bana bakışı hüzünlüydü. "Elden ne gelir ki, kardeşin mutludur ama sen ona bu mutluluğun kısa olduğunu söyleyemezsin, bunu diyemedikten sonra elden ne gelir." Gülümsemem anında solarken yutkundum.
Geri çekilip önüme döndüğümde konuşmasına devam etti. "Oya, biliyorum, mutlusun, onunla yazışmak sana iyi hissettiriyor, bunu da biliyorum," Elimi kavradı. "Ama bu hep süregelmeyecek be ablam..." Ona döndüm. "Nereden biliyorsun? Belki de hayatımın aşkı odur?" Başını eģdi. "Oya lütfen!" Elimi çektim. Ayağa kalkarken, "En azından o kaba hödük Caner'den iyidir!"
"En azından Caner gerçek biridir!" Durdum. "Ne demek istiyorsun?"
"İstinye demek istiyorum, gerçek adının İstinye olmadığını ikimiz de biliyoruz. Peki ya ne adı?" Durdum, konuşmuyordum. "Ya da yaşı kaç? Ne iş yapıyor? Annesi, babası nasıl insanlar? Kendisi nasıl bir insan?"
"Kendisi çok iyi bir insan tamam mı?" Aniden sesimi yükseltmemi beklemiyor gibiydi, ben de beklemiyordum. Bakışlarımızı kaçırıp sağır odanın içinde bekledik sessizce, dakikalar geçti.
"Annemler bu haftasonu geliyorlar, bir haftaya yakın kalacaklarmış." Yutkundum, sadece başımı sallamakla yetindim. Benden bir cevap alamadığını fark edince iç çekerek odamdan çıktı. Kapıyı kapatmadan evvel, "Sen yine de dediklerimi bir düşün..." Ve kapı kapandı.
Dedikleri de kalbimin ortasına büyük bir taş koymuştu.
Akşam olduğunda yemekte ablama bölüm olarak gideceğimiz kır sergisinden bahsettim. İzin verdi. Balkonda otururken bir yandan elmamı yiyor, diğer yandan bu gece açık gökyüzünden görünen yıldızları seyrediyordum. Ablam balkon kapısından görününce ona döndüm. Elinde ev telefonu vardı ve ahizeye avucunu bastırmıştı.
"Büşra." deyip dudaklarını oynattığında başımı salladım. Telefonu onun elinden alıo kulağıma dayadım. "Efendim Büşra?"
"Naber kanka? Napıyorsun?"
"Hiç, öylesine oturuyordum sen," Elmam kararacaktı. "Ben de öylesine oturuyordum ta ki Tolga müjdeyi verene kadar. Ben de sana vereyim dedim!"
Yerimde dikleştim. "Yaaaa, neymiş o müjdeli haber?"
"Meraklandın değil mi? Doğru söyle, meraklandın?" Muzip sesine gözlerini devirirken, "Off Büşra, meraktan çatlatmasan mı insanı acaba?"
"Tamam tamam, söylüyorum, hazır mısın?"
"Evet?"
"Biz!" Kaşlarımı çattım. "Siz?"
"Evleniyoruz!"
Gözlerimi büyüttüm. "Ne?" Öyle bir bağırmıştım ki ablam koşarak yanıma geldi. Elinde de mutfak bezi vardı. Ona baktığımda bana noldu hareketi yapıyordu. "Yaaa..."
"Şaka yapıyorsun Büşra?"
"Hiç de bile!"
"Yemin et!"
"Tövbe Allah'ım, neden yemin edeyim, kız durduk yere?"
"İnanmıyorum da ondan?" Bu sefer oflayan oydu. "Of Oya, evet, yemin ederim, Tolga beni aradı. Bu akşam seni yemeğe götüreceģim dedi?" Afalladım. "Eee?"
"Ne eesi? İşte yemek diyor kızım, evlenme teklifi edecek işte." Gözlerimi devirdim. Eski yerime yerleşirken ablam halen meraklı gözlerle beni süzüyordu. Büşra'yı dinlerken bir yandan da ona bir şey yok hareketi yaptım.
Geri gitti mutfağa.
"Ben de var ya... Seni istemeye geliyorlar, evleniyorsun zannettim."
"İnşallah o da olacak." dedi hayranlıkla. E pes yahu!
"Daha çocuk evlilik teklifi etmedi Büşra, ya bu yemek başka bir şey içinse?" Duraksadı. "Valla sabahtan beri düşünüp durdum kanka, doğumgünlerimiz değil, tanışma yıldönümüz değil, e daha ne var?" Gerçi o da haklıydı. Tolga öyle pek hadi şuraya gidelim, şunu yapalım diyen bir tip değildi. Anlık kararlar verir ve uygulardı.
"Sen yine de pek umutlanma," Duraksadım. "Üzülme istiyorum, alınma olur mu?"
"Sen merak etme beni bebişim, ben yüzdeyü eminim, evlilik teklifi kesin!" O hayallere hülyalara dalarken içimden hadi hayırlısı dedim.
O gece ben de hayallere, hülyalara dalmıştım.
Gerçekten, kaç zaman olmuştu onunla yazışmaya başlayalı? Tuşlu aynı zamanda yarı dokunmatik Blackberry telefonuma baktım. 18 Nisan. Bugünden itibaren tam yedi ay olacaktı. Vay canına, dile kolaydı...
Gülümserken bir anda ablamın söyledikleri geldi ve yine gülümsemem soldu. Ablamın bu huyundan nefret ediyordum. Gerçekçi olması huyundan. Bu beni hem üzüyor hem rahatsız ediyordu.
Dizlerimi kırdım, çenemi dizlerime yerleştirirken ayak tabanlarımı da sedire dayamıştım.
Tamam, onun hakkında pek bir şey bilmiyor olabilirdim ama bu bilmeyeceğim anlamına gelmezdi.
Hem bildiğim şeyler de vardı ki benim...
Mesela, boş zamanlarda şiir yazmayı seviyor, sonra, Galata'da küçük bir işletmecisi olmasına rağmen hiç çıkmamış, -sırf bunun için günlerce Galata'da gezip dolaştığımı hatırlıyordum- efsaneye çok inanıyormuş... Bu detay beni öylesine gülümsetti ki. Evet, kabul ediyorum, sizin deyişinizle körkütük aşıktım ona.
Ama benim aşkım bu kadar basite indirgenmemeliydi, hor görülmemeliydi.
İnsan sadece yazışarak ona aşık olabilir miydi? İnsan sadece mektuplardan tanıyabilir miydi? İnsan sadece onun sesini hayal ederek onun cümleleriyle onu sevebilir miydi?
Evet, bunu yapabilirdi, sevebilirdi, öyle biri vardı. Biliyorum, hissediyorum.
İstinye gerçekte var.
Sevgili İstinye,
Umarım seninle hem bisiklet turuna çıkarız hem de tekne turuna. Umarım seninle vapura da bineriz. Martılara simit de atarız. Seninle yapmak istediklerimin listesi o kadar çoğalıyor ki İstinye.
Bugün noldu biliyor musun? Ablam senin gerçek olmadığını savundu bana. Ama hayır, ben biliyorum ki, sen gerçeksin. En azından benim kalbimdr gerçeksin İstinye. Senin mektuplarının, cümlelerinin sahte olması ihtimali yok ki.
Sevgili İstinye, elbet bir gün buluşuruz değil mi?
Papatyalar kadar sevgimle,
Tarabya.