17. Bölüm: “ İstanbul'da Bir Gece”

1318 Kelimeler
17. Bölüm: “ İstanbul'da Bir Gece” Hanzade Yılmaz’ın o lüks cipten inip bu kadar sade, hatta yoksul denilebilecek bir mahallede durması, zihnimdeki tüm taşları yerinden oynatmıştı. İstanbul’un o parıltılı kulelerini değil, çiçek kokulu, çiçeklerin betonu deldiği o dar sokağı seçmişti. Yılmaz'ın merhametine bırakmıştım kendimi; bakalım beni bu devasa şehrin hangi köşesinde, hangi sır bekliyordu? İstanbul’un o meşhur, lüks semtlerinin aksine, zamanın durduğu, mütevazı bir mahalleye getirdi beni. Eski, tek katlı ama bahçesi binbir çeşit çiçekle donanmış, mis gibi toprak kokan bir evin önünde durduk. ​ Evin kendine has kapısını çaldığında, kapı bir anda açıldı ve dünyalar tatlısı,13 yaşlarında bir kız çocuğu belirdi. “Yılmaz Amca!” diye bir çığlık atıp Yılmaz’ın boynuna atıldı. Yılmaz, o her zamanki sert ve mesafeli adamdan sıyrılıp kıza sarıldı; sanki kendi evladıymış gibi hasretle öptü. ​“Annen nerede bakalım? Habersiz mi açıyorsun bu kapıyı?” diye sordu babacan bir sesle. Sonra benim şaşkınlıktan büyümüş gözlerimi fark edip muzipçe gülümsedi. ​“Korkma hayatım, benim kızım değil. Aşırı bekâr ve yakışıklı olma unvanım hâlâ bende, yerinde duruyor,” diyerek kendince en büyük şüphemi bir hamlede silip attı. ​İçeri girdiğimizde evin her köşesinde bir yaşanmışlık, bir sıcaklık vardı. Yatakta yatan, yüzü solgun ama gözleri parlayan bir beyefendi selamladı bizi. Yılmaz beni “ Kız arkadaşım Hanzade,” diye tanıştırdığında, adamın bakışlarında tarif edilemez bir hayret belirdi. ​“Sen... Sen gerçekten gönlünü birine mi kaptırdın Yılmaz? İnanmak güç, demek o kilitli kapıların bir anahtarı varmış,” dedi adam, sesindeki samimi sevinçle. ​Yılmaz yanına oturup elini tuttu. Murat, onun en yakın arkadaşı, kardeşiydi. Yılmaz başını öne eğip kısık bir sesle bana döndü: “Annemi çok genç yaşta kaybedince, Murat’ın annesi beni de bağrına bastı. Bu evde, bu odalarda büyüdüm ben. Murat’la ekmeğimizi bölüştük.” ​ Murat, eski günleri yâd ederken gözleri daldı. “Yılmaz bizi hiçbir zaman bırakmadı Hanzade Hanım. Ben bu yatağa mahkûm olduğumdan beri, bizim gölgemiz oldu. Kendi hayallerinden önce bizim karnımızı, bizim geleceğimizi düşündü. O dışarıdaki sert kabuğuna bakmayın, içinde bir çocuğun kalbini taşır o.” ​ O an anladım ki; Yılmaz Özçınar sadece bir projenin mimarı değil, yıkılan hayatları sessizce onaran bir usta imiş. Bana gösterdiği o lüks hayat bir maske ise, asıl yüzü bu küçük evin içindeki vefadaydı. Hayatın bu adama ne borçlu olduğunu, ya da neyi borç aldığını düşünmekten kendimi alamadım. Murat’ın her cümlesi, zihnimdeki Yılmaz portresini parça parça söküp yeniden inşa ediyordu. O sert, her adımı hesaplı iş adamının altında, çocukluk arkadaşını hayata tutundurmak için pençeleriyle toprağı kazan bir vefa adamı gizliydi. Murat konuşurken gözlerim istemsizce Yılmaz’a kayıyordu. O ise başını hafifçe öne eğmiş, sanki anlatılanlar kendisiyle ilgili değilmiş gibi uzaklara dalmıştı. Üzerinde, iyilikleri hatırlatıldığında mahcup olan, övülmekten hoşlanmayan bir adamın o ağır sessizliği vardı. Ama bu sessizlik, sakladığı o derin şefkati gizlemek yerine daha da görünür kılıyordu. ​Murat derin bir nefes alıp geçmişin tozlu sayfalarını araladı. “Eskiden…” dedi, sesi hüzünlü bir tınıyla kısılırken, “biz bu sokaklarda nefes nefese koştururduk. Bu adam…” Yılmaz’a bakıp hafifçe gülümsedi, “koşuda beni hep geçerdi. Nasıl sinir olurdum anlatamam.” ​Yılmaz başını kaldırmadan, dudak kenarına iliştirdiği hafif bir gülüşle karşılık verdi: “Çünkü sen hep kestirmeden gitmeye çalışırdın Murat.” ​ “Sen de hep doğru yoldan…” dedi Murat. O cümle, sadece çocukça bir anının yansıması değildi. O, bir karakterin en yalın tarifiydi. Gözlerim Yılmaz’ın yüzünde asılı kaldı. Doğru yolu seçen, eğilip bükülmeyen bir adam… ​Peki ya ben? Ben kendi hayatımın hangi yolundaydım? ​Murat’ın sesi tekrar duyulduğunda odadaki hava bir anda ağırlaştı. “Kazadan sonra…” dedi ve cümlesi uçurumun kenarında yarım kaldı. Odadaki sessizlik, söylenmemiş acıların ağırlığıyla çöktü üzerimize. Yılmaz’ın eli, Murat’ın elini biraz daha sıkı kavradı; sanki o acı hatıranın devam etmesini istemiyordu. ​ Ama Murat konuşmaya kararlıydı. “Ben vazgeçmiştim her şeyden,” dedi gözlerini tavana dikerek. “Yürümekten, yaşamaktan… hatta nefes almaktan bile yorulmuştum.” ​Boğazım düğümlendi, yutkunamadım. “Bir gün geldi,” dedi başını minnetle Yılmaz’a çevirerek, “beni zorla bu yatağın içinden çekip çıkarmaya çalıştı. Ruhumu o karanlıktan söküp aldı.” ​ Yılmaz başını hafifçe iki yana salladı, itiraz edercesine. “Abartıyorsun Murat.” ​“Hayır,” dedi Murat, sesi bu kez daha net ve sarsılmazdı. “Sen beni yaşamaya zorladın. Ben kendimden, kendi varlığımdan vazgeçmişken… sen benden bir an bile vazgeçmedin.” ​ O an içimde bir yerlerde, yıllardır koruduğum o buzdan duvarın sessizce çatladığını hissettim. Görünmeden, kimse duymadan bir şeyler kırıldı kalbimde. Yılmaz gözlerini kaçırdı, bu yoğun duygu seliyle başa çıkmak ister gibi. “Saçmalama,” dedi alçak bir sesle. “Sen zaten güçlü bir adamdın.” ​ Murat hüzünlü bir tebessümle başını salladı. “Hayır dostum, ben sadece çok şanslıydım.” ​O sırada kız çocuğu, elinde titreyen iki bardak çayla tekrar odaya süzüldü. “Annem dedi ki eve gelen misafirlere çay ikram edilmeden gönderilmez…” dedi, utangaç bir gülümseme yüzünde açarken. Yılmaz hemen yerinden fırladı; “Dikkat et küçüğüm, dökeceksin,” dedi o pamuk gibi yumuşak sesiyle. Çaylarla birlikte kızın ürkekliğini de elinden aldı. ​Onu izlerken kendimi yakaladım. Bu adam iki ayrı dünyayı aynı bedende taşıyordu. Biri benim Bursa’nın soğuk mermerli konaklarında tanıdığım o mesafeli adam… Diğeri ise şimdi, bu mütevazı evin sıcaklığında gördüğüm gerçek Yılmaz. Ve garip olan şuydu ki; bu ikinci olan, diğerinden çok daha sahiciydi. ​Çayı bana uzattığında bakışlarımız havada çarpıştı. “Fazla mı geldi?” diye sordu kısık bir sesle. ​ Ne demek istediğini çok iyi anlamıştım. Bu hayatı, bu tarafını, bu çıplak gerçeği görmenin bana ağır gelip gelmediğini soruyordu. Başımı yavaşça iki yana salladım. Biraz yaklaştım ona; aramızdaki o görünmez ama aşılmaz mesafeyi bir nefeste tükettim. ​“Hayır,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Sadece… tanımak için biraz geç kaldım.” ​Gözlerinde ilk kez farklı bir ifade belirdi; bir şaşkınlık ve belki de ilk kez gardını düşürdüğü o parça yumuşama… Bardağı alırken parmaklarımız birbirine değdi. Çok kısa bir andı ama etkisi, kalbimde koca bir ömre bedel bir iz bıraktı. Yılmaz’ın geçmişindeki o tozlu yolların, İstanbul’un büyülü ışıklarıyla birleştiği bir akşamdı. O mütevazı evden ayrılırken, Yılmaz’ın anlattığı her okul anısı ve kazandığı her burs, sanki babamın inşa ettiği o sahte dünyaya indirilen sessiz birer darbe gibiydi. Murat’ın yanından buruk bir huzurla ayrılıp kendimizi İstanbul’un kalbine bıraktık. Yol boyunca Yılmaz, tırnaklarıyla kazıyarak geldiği o hayatı anlattı; okuduğu okulları, aldığı bursları ve karşısına çıkan her fırsatı nasıl bir savaşçı gibi değerlendirdiğini... Onu dinlerken, aramızdaki uçurumun sadece paradan değil, yaşanmışlıklardan ibaret olduğunu anladım. ​ Galata’ya vardığımızda yorgunluk dizlerimize inmişti. Tarihi bir pastaneye oturup derin bir nefes aldık. İstanbul’un o kaotik ama büyüleyici ruhu bizi içine çekerken, Bursa’ya ya da o soğuk konak odasına dönmek istemediğimi fark ettim. Yılmaz’a bakıp, “Bu gece dönmek istemiyorum,” dediğimde gözlerinde anlayışlı bir parıltı belirdi. ​Hemen şehrin en zarif otellerinden birinde yer ayırttı. Otele geçtiğimizde yan yana iki oda tutmuştu; mesafesini koruyan o centilmen adam yine sahnemizdeydi. Ama ben… dün geceki o öpücüğün ve bugün gördüğüm o samimi adamın ardından, ilk kez kendimi yalnız kalmak istemezken buldum. ​Odama geçip sıcak bir duşun altında günün tüm kirini ve şüphelerini akıttım. Kurulanıp çantamı açtığımda ise hayatımın şokunu yaşadım. Mahinur, o her şeyi planlayan sadık dostum, bavuluma benim asla koymayacağım o fantazi geceliği ve incecik ip askılı saten elbisemi yerleştirmişti! Paketin içinden bir de kurabiye çıktı; üzerine bir not iliştirmişti: “Atıştırmalık niyetine… Üşenme, ye!” ​ Gülümseyerek o kurabiyeden bir ısırık aldım ve Mahinur’un seçtiği, tenimi bir sis gibi saran o iddialı elbiseyi üzerime geçirdim. Tam o sırada kapı çalındı. Sipariş ettiğim kahvenin geldiğini düşünerek, üzerimdeki kıyafete aldırış etmeden kapıyı araladım. ​Karşımda elinde iki fincan kahveyle duran kişi garson değil, Yılmaz’dı. ​Bakışları yüzümden aşağı, üzerimdeki o incecik saten dokuya kaydığında zaman durdu. Elindeki fincanlar hafifçe titrerken, gözlerindeki o her şeyi yakan ateş yeniden uyandı. Mahinur’un bu muzip tuzağı, ikimizi de o telafisi olmayan sessizliğin ortasında, kalp atışlarımızın yankısıyla baş başa bırakmıştı. ​Yılmaz’ın boğazı düğümlendi, bakışlarını benden kaçırmaya çalışsa da başaramadı. O an anladım ki, İstanbul sadece sırlarımızı değil, birbirimize olan açlığımızı da ifşa etmeye niyetliydi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE