18. Bölüm “Ateş Ve Barut”

1385 Kelimeler
18. Bölüm “Ateş Ve Barut” Galata’nın o kendine has, nemli ve tarih kokan havası otel odasının pencerelerinden içeri sızarken, içeride bambaşka bir iklim hüküm sürüyordu. Mahinur’un bavuluma gizlediği o saten elbise tenimde bir sis gibi dağılırken, Yılmaz’ın bakışları bu sisi delip geçen birer güneş gibiydi. Hanzade Ulubey ​Yılmaz odaya adımını attığında, zamanın çarkları arasına bir kor parçası düşmüş gibi her şey durdu. Gözlerini üzerimden bir an olsun ayırmıyordu. Bakışları fiziksel bir temas gibiydi; sadece beni görmüyor, ruhumun en ücra köşelerini hissediyordu. Sessizliği bölmek adına karşılıklı oturup kahvelerimizden ilk yudumları aldık. ​Bir an aklıma Mahinur’un o "stratejik" hazırlığı geldi. "Sana bir şey göstereceğim," diyerek çantamı açtım ve paketlenmiş kurabiyeleri çıkardım. Yılmaz elindeki fincanla öylece kalakaldı, sonra odanın sessizliğini bozan tok bir kahkahayla geriye yaslandı. ​"İşte buna ilk kez şahit oluyorum Hanzade," dedi, gözlerindeki o muzip ışıkla. "Kadınlar genelde çantalarında makyaj tazeleme kiti taşır... Sen ise kurabiye taşıyorsun." ​ Omuz silktim. "Mahinur hazırladı. Yolluk niyetine..." dedim, kendimi savunur gibi. "Hazır yemek yememi sevmez kendisi, bu da onun korumacı çözümü." ​Yılmaz kurabiyelerden birini alıp uzun uzun inceledi. "Anlaşılan benimle ilgili kalbine bir şeyler doğmuş," dedi sesi hafifçe alçalarak. Başımı yavaşça iki yana salladı. "Kalbine doğmadı aslında. Beni direkt senin üzerine yönlendirdi." ​Kaşlarım hayretle havalandı. "Nasıl yani?" ​"Seni İstanbul’da yalnız bırakmak istemediğini söyledi... Ve parmağıyla beni işaret etti." ​Yılmaz hafifçe geriye yaslanıp o bildiğim alaycı tavrını takındı. "Senin yanına göndermek için resmen yalvardı?" ​Gülümsemem dudaklarıma yayıldı. "Yalvardı mı?” “Yani oldukça ısrarcıydı." ​Bir an sustuk. Odanın içinde sadece kurabiyelerin hışırtısı ve Galata'nın uzaktan gelen uğultusu vardı. Sohbet ilerledikçe Yılmaz; çocukluğuna, o tozlu sokaklara ve eski günlere dair küçük pencereler açmaya başladı. Ama bir şeyi fark etmiştim: Anlattıkları sadece suyun üzerindeki halkalardı. Derindeki o asıl fırtınayı benden gizliyordu. Ve ben, bu halkalar da oyalanmaya hiç niyetli değildim. Onun hayatına gireceksem, o kalenin her taşını bilmem gerekiyordu. ​"Annen..." dedim bir anda. Cümlem, odanın sıcak havasında keskin bir buz parçası gibi asılı kaldı. ​Yılmaz’ın yüzü bir saniyeliğine mermer bir heykel kadar kaskatı kesildi. Gözlerinden çok kısa, tarif edilemez bir kırılma geçti; sanki eski bir yara kabuk atmış gibi... Sonra zoraki bir sükunetle gülümsedi. "Yarın istersen... Seni onun mezarına götürebilirim," dedi. ​İçimde bir yerlerin burkulduğunu hissettim. "Özür dilerim," dedim pişmanlıkla. "Yaranı deşmek istememiştim." ​Başını vakur bir tavırla salladı. "Önemli değil Hanzade. Benimle ilgili neyi merak ediyorsan sorabilirsin. Sonuçta... İnsan sevgilisini tanımak ister, değil mi?" ​ Bu kez gülen ben oldum. Ama o gülüş, beklediğim rahatlamayı getirmedi. Aksine, odanın havası bir anda ağırlaştı, görünmez bir elektrik dalgası tenimizi yayıldı. Isı yükseldi, nefesim daralmaya başladı. "Biraz su alayım," diyerek ayağa kalktım. ​Ancak o an, o zarif ama hain topuklu ayakkabılarım bana ihanet etti. Dengem havada asılı kaldı, tam düşecekken güçlü kolların beni sıkıca kavradığını hissettim. Kendimi bir anda Yılmaz’ın göğsünde, o sarsılmaz kalelerinden birinde buldum. ​Kalbim, saten elbisemin altından dışarı fırlayacakmış gibi çarpıyordu. Yüzüm yüzüne o kadar yakındı ki, nefesinin sıcaklığı tenimde bir yangın başlatıyordu. Yılmaz hafifçe üzerime eğildi, sesi bir fısıltıdan farksız ama bir o kadar tehlikeliydi: ​"Düşmek için oldukça güzel bir yer seçimi Hanzade..." ​Ellerinin tenime değdiği yerlerde sanki küçük kıvılcımlar çakıyordu. Odanın sıcaklığı mı artmıştı, yoksa ben bu adamın kollarında yavaş yavaş yanıyor muydum, emin değildim. Sadece devam etmesine izin vermek istemediğimi biliyordum. Galata’nın o kadim sessizliği, odanın içindeki bu yakıcı tansiyonla birleştiğinde artık geri dönüşü olmayan bir eşik aşılmıştı. Yılmaz’ın elleri belimde, nefesi boynumun en hassas noktasındayken; aramızdaki o görünmez duvarlar tek bir dokunuşla un ufak oldu. Dengemi kaybedip kucağına düştüğüm o an, sadece bedenim değil, tüm savunma mekanizmalarım da iflas etti. Yılmaz’ın gözlerinde gördüğüm o dizginlenemez arzu, kalbimdeki korkuyu küle çevirdi. Dudakları dudaklarıma kapandığında, bu kez ne Mahinur’un kurabiyeleri ne de geçmişin tozlu rafları vardı; sadece biz vardık. ​Yılmaz beni kucağına alıp yatağa doğru yöneldiğinde, zamanın çarkları bizim için durdu. Saten elbisem tenimden bir su gibi süzülüp yerle buluşurken, odanın loş ışığında birbirimize dair en çıplak gerçeklerle yüzleştik. Sevişmemiz, Galata’nın dar sokaklarında yankılanan eski bir hüzünlü şarkı gibi değil; yeniden doğuşun coşkulu senfonisi gibiydi. Her dokunuşu tenimde bir imza, her öpücüğü ruhumda bir mühür bıraktı. ​Ancak o en mahrem anda, hayatın tüm gürültüsü kesildi. Yılmaz, tenimdeki o bozulmamış saflığı hissettiği, kalbimin ve bedenimin kapılarını ilk kez birine ‘ona’ açtığımı anladığı an duraksadı. Gözlerindeki o fırtınalı ifade, yerini derin bir saygıya ve sarsıcı bir sahiplenme duygusuna bıraktı. ​Bana olan bakışı değişti. Artık sadece aşık olduğu kadın değil, kutsalıydım. Bana sahip olan ilk erkek olmanın verdiği o erkeksi gurur, kalbindeki koruma içgüdüsüyle birleşti. Alnımı alnına yasladı, nefesi dudaklarımda titredi. ​“Hanzade…” dedi, sesi bir dua kadar alçak ama bir yemin kadar sarsılmazdı. “Senden sonrası zaten yoktu, ama artık senden öncesi de benim için silindi. Sen benim hem başlangıcım hem sonumsun.” ​O gece, Galata Kulesi’nin gölgesi üzerimize düşerken; iki ayrı dünyanın insanı, tek bir bedende ve tek bir ruhta eridi. Yılmaz’ın göğsünde uykuya dalarken, artık biliyordum: Bu sadece tenlerin buluşması değil, kaderlerin birbirine kalıcı olarak düğümlenmesiydi. Ve o düğümü, artık ne bir intikam ne de geçmişin hayaletleri çözebilirdi. Bu saatten sonrada nikah masasından kaçışın yok Yılmaz bey diye geçirdim içimden. … Yılmaz’ın zihninde fırtınalar koparken, o gece otel odasının kalbinde sessizlik sadece bir illüzyondu. Bir gece önce tavanın karanlığına bakıp kurduğu hayal, şimdi kollarında nefes alıp veren kanlı canlı bir gerçeğe dönüşmüştü. Yılmaz Özçınar ​Daha dün gece, odamın soğuk sessizliğinde gözlerimi kapatıp onu düşlemiştim. Zihnimin kıvrımlarında dolaşan o hayal; ulaşılmaz bir kale, dokunulması yasak bir kutsaldı. Onu kollarımda, tüm o sert zırhlarından arınmış, sadece Hanzade olarak hayal ederken bile nefesim kesiliyordu. Ama şimdi... Şimdi o hayalin çok ötesindeydim. ​Hanzade şu an kollarımdaydı. Teninin o yakıcı sıcaklığı benim tenime karışırken, dün geceki o silik gölgeler yerini ete kemiğe bürünmüş bir yangına bırakmıştı. Parmaklarım, belinin o eşsiz kıvrımında gezinirken hissettiğim şey sadece şehvet değil, ruhumu teslim ettiğim bir bağlılıktı. Dudakları dudaklarıma her değdiğinde, içimdeki o yıllanmış intikam soğuğu eriyip gidiyordu. ​Onu severken, her dokunuşumda sanki yeniden doğuyordum. Ama o an... O kutsal eşiğe geldiğimizde, zaman benim için tamamen durdu. Hanzade’nin o bozulmamış saflığını, o en mahrem ve dokunulmamış yanını hissettiğim an, içimdeki erkeğin diz çöktüğünü duydum. ​Onun ilk erkeği bendim. Bedenindeki o ilk imza, ruhundaki o ilk mühür bana aitti. ​İçimde tarif edilemez bir gurur ve devasa bir sahiplenme duygusu şahlandı. Bu sadece bir zafer değildi; bu, hayatımın en ağır sorumluluğuydu. O an anladım ki, ben sadece bir kadına sahip olmamıştım; ben bir emanet almıştım. Ona dokunan ilk el benimkiydi ve ona zarar verecek her şeye karşı duracak son el de benimki olacaktı. ​"Benimsin," diye fısıldadım içimden, saçlarının kokusunu ciğerlerime hapsederken. "Seni sadece dünyadan değil, gerekirse kendimden bile koruyacağım." ​Bir gece önce hayalini kurduğum o kadın, şimdi kalbimin atışlarını teninde hissediyordu. Ve ben, Özçınar soyadının tüm ağırlığına rağmen, ilk kez bu kadar hafif, bu kadar "adam" hissediyordum. Hanzade artık benim hem zaferim hem de en yumuşak karnımdı. İstanbul’un o yorucu uğultusu, otel odasının kalın perdelerinin ardında kalmış, zaman bu dört duvar arasında bizim için durmuştu. Galata Kulesi’nin tepesinden süzülen ay ışığı, sanki bu anın kutsallığını tescil etmek ister gibi yavaşça içeri süzülüp Hanzade’nin omzuna dokunuyordu. Bu manzara benim için sergilenmiş bir eser gibiydi. Hanzade Ulubey ​Yılmaz’ın göğsünde, kalp atışlarının ritmini dinleyerek uzanırken hayatımda ilk kez "evimde" olduğumu hissettim. Ne Bursa’nın o devasa, soğuk konakları ne de İstanbul’un parıltılı ama yabancı sokakları... Benim asıl sığınağım, bu adamın kollarının arasıydı. ​Yılmaz, saçlarımın arasına derin bir öpücük bıraktı. O sert, her şeyi kontrol etmeye çalışan Hanzade gitmiş; yerine sadece bu anı korumaya yemin etmiş, huzurlu biri gelmişti. Parmakları, elbisemden arınmış tenimde tüy kadar hafif gezinirken, bakışlarındaki o sahiplenici parıltı içimi ısıtıyordu. ​"Biliyor musun?" diye fısıldadı sesi geceye karışırken. "Dün gece tavanı izlerken kurduğum hiçbir hayal, şu an seni böyle yanımda hissetmenin huzuruna yetişemezmiş. Sen benim fırtınalarımın dindiği tek limansın Hanzade." ​Gözlerimi kapatıp kendimi o güvenli limana bıraktım. Artık geçmişin hayaletleri, babamın sırları ya da Mahinur’un omuzlarımıza yüklediği oyunlar yoktu. Sadece iki ruhun birbirine karıştığı o saf an vardı. ​Dışarıda İstanbul, tüm günahları ve gürültüsüyle akıp gidiyordu; ama bu odada, Yılmaz’ın nefesi benim nefesime karışırken dünya sadece bizden ibaretti. Huzur, bir gecelik bir masal değil, ömürlük bir yemin gibi üzerimize çökmüştü. ​Gözlerim yavaşça uykunun huzurlu kollarına teslim olurken, son duyduğum şey Yılmaz’ın kulağıma fısıldadığı o sarsılmaz söz oldu: ​"İyi uyun sevgilim... Artık senin nöbetini ben tutuyorum."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE