9. Bölüm : “Damat Aday Adayı Yılmaz”
Hanzade
Gece yarısı, babamın odasından çıktığımda parmaklarım telefonun ekranında adeta kendi iradesiyle hareket etmişti. Kısa, net ve emir kipiyle dolu bir mesaj: "Yarın sabah gün doğarken, göl kenarında ol. Konuşmamız gereken hayati bir mesele var." Cevap gelmesini beklemedim. Geleceğini biliyordum.
Sabahın ilk ışıklarıyla, konaktakiler daha uykunun en derin uykusundayken mutfağa sızdım. Bu sefer hazırlığı Mahinur’a bırakamazdım. Kendi ellerimle hazırladığım sepete taze peynirler, fırından yeni çıkmış sıcak bazlamalar ve bahçemizden topladığım domatesleri doldurdum. İçimde fırtınalar kopuyordu ama dışarıdan bakıldığında dün geceki o hırçın Hanzade’den eser yoktu; sadece kararlı bir kadın vardı.
Karayel’i bu sefer yormadan, ağır adımlarla sürdüm göle doğru. Oraya vardığımda sis henüz suyun üzerinden çekilmemişti. Ve oradaydı...
Yılmaz, sanki o gölün bir parçasıymış gibi ağacın gövdesine yaslanmış, ufku izliyordu. Beni gördüğünde yüzünde o hafif, sinir bozucu ama bir o kadar da çekici gülümseme belirdi. Atımdan indim, sepeti koluma takıp yanına yürüdüm.
"Güneşten önce gelen misafir hayra alamet değildir derler Hanzade Hanım," dedi, sesi sabah serinliğiyle birleşip içimi titretirken. "Hele bir de elinde piknik sepetiyle geliyorsa..."
"Hayır mı şer mi olduğunu birazdan sen karar vereceksin Yılmaz," dedim, örtüyü çimenlerin üzerine sererken. "Otur. Karnını doyur önce. Çünkü sana söyleyeceklerimden sonra iştahın kalmayabilir."
Yılmaz itiraz etmeden yanıma çöktü. Bir süre sessizce hazırladıklarımı yedik. Ama benim gözüm onda, onun gözü ise üzerimdeki dünkü o kraliçe edasından uzak ama hâlâ otoriter duran binici kıyafetlerimdeydi.
"Dün gece bir mesaj attın, şimdi de buradasın," dedi Yılmaz, elindeki çayı yudumlayarak. "Sadede gel istersen. Beni buraya sadece peynir ekmek yemeye çağırmadın herhalde."
Derin bir nefes aldım. Suyun durgunluğuna bakarak, hayatımın kumarını oynamaya başladım.
"Babam benden büyük bir proje bekliyor , benim aklıma sen geldin bu projede . Babam beni yine denemek istiyor . Kendince bir kriz çıkardı" dedim ustalıkla. "Ama bu krizi bir fırsata çevireceğim. Ve o fırsatın kilit ismi sensin."
Yılmaz kaşlarını çattı, bardağını yere bırakıp tamamen bana döndü.
"Ben mi? Ben bu denklemin neresindeyim? Ben bu şehre sadece geçici bir süreliğine geldim Hanzade, kalmaya değil."
"Kalacaksın," dedim, sesimdeki otoriteyi bir nebze yumuşatarak ama kararlılığımı bozmayarak. "Ama bir yabancı olarak değil... Şimdilik. Babamın en büyük zaafı, bu toprakların bereketi ve modernleşme hırsıdır. Bizim batı sınırındaki kurak araziler var. Yıllardır kimse oradan verim alamadı. Babam orayı ihya edecek bir 'vizyoner' arıyor."
Yılmaz hafifçe güldü. "Benim toprakla, tarımla ne işim olur sanıyorsun? Ben o topraklarda ancak toz yutarım."
"Hayır," dedim, önümdeki çantadan rulo yapılmış bir harita ve birkaç teknik çizim çıkarıp örtünün üzerine sererek. "Senin yurtdışındaki geçmişini, o mekanik ve mühendislik dehanı biliyorum Yılmaz. O topraklara kurulacak güneş enerjili sulama sistemleri ve yeni nesil tarım teknolojileri... Bu proje babamın hayatının hayali. Eğer bu projeyi babama sen sunarsan, onun gözünde sadece bir 'yabancı' değil, bu imparatorluğu geleceğe taşıyacak olan o dahi adam olursun."
Yılmaz haritaya uzun uzun baktı. Parmaklarını teknik çizimlerin üzerinde gezdirdi. Bir an için gözlerindeki o hırçın ifade yerini profesyonel bir meraka bıraktı.
"Bu bir iş ortaklığı mı, yoksa beni babanın önüne yem olarak atmak mı?" diye sordu, gözlerini gözlerime dikerek.
"Bu bir kalkan," dedim fısıltıyla. "Eğer bu projeyi seninle birlikte yürüttüğümüzü, senin bu işte 'beyin' olduğunu kabul ettirirsek; babam seni yanından ayırmaz. İşe yaramaz piyonlar yerine, senin gibi bir kaleye ihtiyaç duyduğunu anlar. Bir ay... Bir ay boyunca bu projenin başında, benim en yakın çalışma ortağım olarak duracaksın. Babamın güvenini kazandığın an, o masadaki en güçlü el ikimizin eli olacak. Bu tarım pazarlığında söz sahibi olan biz olacağız."
Yılmaz elini çenesine götürdü, beni tartıyordu. "Peki ya karşılığı? Hanzade Ulubey, karşılıksız bir şey istemez, bilirim. Benim bu oyundan kazancım ne olacak?"
Öne eğildim, aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, sabah serinliğinde birbirimizin nefesini hissedebiliyorduk.
"Benimle çalışma şerefine nail olacaksın," dedim muzip bir gülümsemeyle. Sonra ciddileştim.
"Ve bu toprakların altındaki o kadim hikâyeye, gerçek bir güce ortak olacaksın. Ama en önemlisi... Belki de bu oyunun sonunda, sahte bir ortaklıktan çok daha fazlasını kazanacağız."
Yılmaz’ın gözlerinde bir şimşek çaktı. Elimdeki haritayı yavaşça dürdü ve bana uzattı. Elimiz bir anlığına birbirine değdi; o temas, dün geceki tokattan bin kat daha sarsıcıydı.
"Tamam," dedi Yılmaz, sesiyle ruhumu mühürler gibi. "Proje kabul edildi. Ama unutma Hanzade... Ben senin piyonun olmam. Eğer bu tarlaya giriyorsak, kuralları beraber koyarız."
Gülümsedim. İstediğimi almıştım.
"Kurallar her zaman beraber konur Yılmaz. Şimdi... Yarın sabah şantiyede görüşürüz. Üzerindeki o serseri ceketini çıkarıp, bir mühendis edasıyla gelmeyi unutma."
Yılmaz, o kendine has, cüretkar gülümsemesiyle selam verdi. "Ben hazırım Hanzade Hanım. Bakalım senin krallığın benim gibi bir yabancıya hazır mı?"
Atıma binerken arkamda bıraktığım adamın, hayatımı kurtaracak kahraman mı yoksa mahvedecek fırtına mı olduğunu henüz bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Hakan’ın ve babamın kurduğu o düzen, bugünden itibaren sarsılmaya başlayacaktı.
…
Ertesi sabah, güneş Ulubey Holding’in cam binasına vurduğunda içimde tarif edilemez bir zafer hissi vardı. Odama geçip kahvemi yudumlarken gözüm sürekli kapıdaydı. Babamın ve Hakan’ın odaları hemen koridorun sonundaydı; birazdan kopacak fırtınanın merkez üssü tam da burası olacaktı.
Saat tam dokuzu vurduğunda, asansörün kapıları ağır bir vakarla açıldı.
Gelen adam, dün göl kenarındaki o dağınık serseri değildi. Yılmaz, üzerine jilet gibi oturan kömür karası bir takım elbise, içine buz mavisi bir gömlek giymişti. Saçlarını geriye doğru özenle taramış, sakallarını düzeltmişti. Elindeki deri evrak çantasıyla lobide yürürken, binadaki tüm kadınların (ve hatta erkeklerin) bakışları ona kilitlendi. Adımları kendinden o kadar emindi ki, sanki bu bina onun etrafında inşa edilmişti. Güvenlik kamerasındaki yansımasını izlerken içten içe ne kadar etkilendiğimin farkında bile değildim.
Tam o sırada Hakan, elinde dosyalarla odasından çıktı. Yılmaz’la burun buruna geldiler. Hakan’ın yüzündeki o her şeyi bilen avukat ifadesi, karşısındaki devasa silüeti görünce bir anlığına buz kesti. Dün geceki tokatın izi gitmişti ama gözlerindeki yenilgi hâlâ oradaydı.
“Hayırdır?” dedi Hakan, sesini sert tutmaya çalışarak. “Kimi aramıştınız? Randevusuz görüşme yapmıyoruz.”
Yılmaz, Hakan’ın gözlerinin içine tam bir üstten bakışla baktı. Aralarındaki o beş santimlik boy farkı, Yılmaz’ın heybetiyle beş metreye çıkmış gibiydi.
“Hanzade Hanım’la randevum var,” dedi Yılmaz, sesi binanın içinde bir otorite ilanı gibi çınlayarak. “Batı sınırındaki tarım projesinin teknik detaylarını ve fizibilite raporlarını sunmaya geldim.”
Hakan kahkaha atmaya çalıştı ama sesi titredi. “Tarım projesi mi? Sen mi? Bak dostum, burası kasaba kahvesi değil, Ulubey Holding. Mühendislik diplomalarını kapıda kontrol ediyorlar.”
O an araya girmemin vakti gelmişti. Odadan çıkıp topuklularımın çıkardığı güvenli sesle yanlarına yürüdüm.
“Mühendislik diplomalarını ben kontrol ettim Hakan,” dedim buz gibi bir sesle. “Yılmaz Bey, projenin yeni teknik danışmanı ve benim şahsi ortağım. Babamın haberi var, bizi bekliyor.”
Hakan’ın yüzü kireç gibi oldu. Bakışları benimle Yılmaz arasında gidip gelirken, dün geceki o "evlilik" hayalinin nasıl bir enkaza dönüştüğünü anlıyordu.
Yılmaz, Hakan’ın yanından geçerken omzuna hafifçe dokundu. “Dosyaların için teşekkürler avukat, ama artık sahada gerçek bir profesyonele ihtiyaç var.”
Babamın odasına girdiğimizde Rıza Bey masasında oturmuş, gözlüklerinin üzerinden bizi süzüyordu. Yılmaz, babamın karşısında dik durdu, çantasından rulo halindeki o devasa haritayı çıkarıp masaya serdi.
“Rıza Bey,” dedi Yılmaz, bir general edasıyla. “Kızınız bana vizyonunuzdan bahsetti. Ama sizin vizyonunuzu hayata geçirecek o mühendislik dehası eksikti. Ben, bu toprakları kuraklıktan değil, iş bilmez piyonların vizyonsuzluğun dan kurtarmaya geldim.”
Babamın gözlerindeki o tartıcı bakış, bir anda yerini derin bir meraka bıraktı. Oyun başlamıştı.
Rıza Bey, elindeki kahve fincanını masaya sertçe bıraktı. Gözlerini Hanzade’den ayırmadan, yüzünde nadir görülen o takdir dolu gülümsemeyle Yılmaz’ı süzdü. Odadaki otoriter hava, bir anda yerini yeni bir ittifakın sessiz kabulüne bırakmıştı.
“Güzel...” dedi Rıza Bey, sesi odada yankılanarak. “Lafı dolandırmayan, ne istediğini bilen adamı severim Yılmaz Bey. Hanzade’nin vizyonu ile senin bu teknik cüretin birleşirse, o topraklar sadece yeşermekle kalmaz, bu bölgenin kaderini değiştirir.”
Hakan’ın kapı eşiğinde kaskatı kesildiğini, yumruklarını sıktığını görebiliyordum. Onun "damatlık" hayalleri, Yılmaz’ın masaya serdiği haritanın altında ezilip kalmıştı.
Rıza Bey ayağa kalktı, masanın üzerinden Yılmaz’a doğru elini uzattı. “Projeyi size veriyorum. Şantiye alanını derhal oluşturun. Zaman kaybetmeye tahammülüm yok. Ne gerekiyorsa; iş makinesi, bütçe, personel... Kızım Hanzade size her türlü imkânı sağlayacaktır. O bu projenin sadece ortağı değil, benim oradaki gözüm ve kulağım olacak.”
Yılmaz, babamın elini aynı sertlik ve özgüvenle sıktı. “Emin olun Rıza Bey, bir ay sonra o topraklarda toz değil, suyun ve enerjinin sesi duyulacak.”
Babam başıyla kapıyı işaret etti. “Şimdi gidin. Dağ başındaki o kuraklığı bir cennete çevirin de görelim bakalım Hanzade’nin seçimi ne kadar isabetliymiş.”
Dışarı çıktığımızda Hakan hala koridordaydı. Bakışları zehirli bir ok gibi üzerimizde geziniyordu. Yılmaz, onun yanından geçerken duraksamadı bile, ama ben durdum. Hakan’ın kulağına eğilip sadece onun duyabileceği bir fısıltıyla konuştum:
“Gördün mü Hakan? Kaleler, piyonlarla değil; devlerle fethedilir. Şantiyeye bekleriz, tabii toz toprağa alışık bir avukatsan...”
Yılmaz’la birlikte asansöre bindiğimizde kapılar kapandığı an derin bir nefes aldım. Yılmaz bana döndü, o cüretkar gülümsemesiyle gözlerimin içine baktı.
“İlk raundu kazandık Hanzade Hanım,” dedi. “Ama asıl savaş şimdi o ıssız dağ başında başlıyor. Hazır mısın benimle toz yutmaya?”
“Ben o tozun içinde doğdum Yılmaz,” dedim asansör aynasındaki aksime bakarak. “Asıl sen hazır mısın bir Ulubey’le fırtınaya göğüs germeye?”