10. Bölüm: “ Beklenmedik Gelişme İşler Hızlanıyor”
Yılmaz Özçınar
Bursa’nın o meşhur, ucu bucağı görünmeyen şeftali bahçelerinin arasında bu kasabaya ilk girdiğimde, ciğerlerime dolan hava sadece bereket kokmuyordu; içimde yıllardır büyüttüğüm o küllü öfkenin kokusu da vardı. Ben buraya bir "yabancı" gibi gelmiştim ama aslında en çok buralıydım. Bu toprakların her karışı, babamın ahı ve benim yarım kalmış çocukluğumla mühürlüydü.
Asfaltın sıcağı tekerleklerin altında inlerken, hedefimdeki adamın, Rıza Ulubey’in kurduğu o devasa imparatorluğun surlarına bakıyordum. Planım basitti: Sız, güven kazan, zayıf noktayı bul ve her şeyi yerle bir et. Ama planımın ilk ve en büyük çatlağı, yol kenarında bir toz bulutunun içinden fırlayan o kadındı.
Hanzade... Hedefimdeki adamın kızı. Onu tanımayı, zayıf karnı olarak kullanmayı zaten hesaplamıştım. Ama bu kadar erken, bu kadar hazırlıksız ve böylesine sarsıcı bir karşılaşma beklemiyordum. Atının üzerinde bir kraliçe gibi dik duran, gözlerinde hem merhameti hem de en keskin nefreti aynı anda barındıran o kadın, benim buzdan örülmüş mantığımı tek bir bakışla eritti.
Onunla tanışmak için kırk takla atmam gerekeceğini sanırken, kader beni onun kucağına, atının terkisine bırakıvermişti. İlk defa kaderin benden yana olduğunu düşündüm; ya da belki de kader, beni en tatlı zehriyle öldürmek için hazırlık yapıyordu. Yolda kaldığımı görüp yardım teklif ettiğinde ,o teklifi havada kapmıştım.
Karayel huysuzca kişneyip ön ayaklarını şaha kaldırdığında, dengemi sağlamak için gayri ihtiyari bir hamle yaptım. Ellerim, Hanzade’nin ince beline kenetlendiği an, zamanın çarkları gürültüyle durdu. Parmaklarımın ucunda hissettiğim o sıcaklık, sadece bir kumaşın altındaki ten değil; sanki hayatın ta kendisiydi.
Hanzade dizginleri sıkıca kavrayıp atı ileriye sürdüğünde, rüzgârın da yardımıyla o gece karası saçları bir dalga gibi geriye, tam yüzüme doğru savruldu. Saçlarının uçları elmacık kemiklerime, dudaklarımın kenarına temas ediyordu. İnce bir ipek gibi cildimi okşayıp geçen o teller, ruhumdaki en karanlık yerleri aydınlatıyordu.
Gözlerimi bir anlığına yumdum.
İşte o an, o koku genzime doldu. Bir parfüm değildi bu; yağmurdan sonraki toprak, taze açmış portakal çiçeği ve hafif bir lavanta esintinin karışımıydı. Saf, yabani ve dizginlenemez bir koku... Ciğerlerime çektiğim her nefeste, Bursa’nın bu bereketli topraklarının tüm ruhu içime doluyor gibiydi. Dudaklarım, farkında olmadan omuzlarının hemen üzerindeki saç buklelerine değdiğinde, içimde bir yerlerde bir fay hattının kırıldığını hissettim.
Sadece bir saniye sürdü bu teslimiyet. Ama o bir saniye, yıllardır biriktirdiğim tüm o intikam yeminlerinden daha ağırdı.
Onun beline sarılmak, sadece bir dengede kalma isteği değildi; sanki fırtınalı bir denizde bulduğum tek limana demir atmaktı. Atın her ritmik hareketinde, bedenlerimiz birbirine daha çok çarpıyor; kalbim, onun sırtına yaslanmış göğüs kafesimde delice bir tempoyla atıyordu. Hanzade’nin saçlarından burnuma çalınan o esinti, intikam için bilediğim zihnimi bulandırıyor, bana asıl niyetimi unutturuyordu.
“Dikkat et Yılmaz,” diye fısıldadı içimdeki o karanlık ses. “Bu koku seni sarhoş ederse, uyandığında elinde sadece küller kalır.”
Ama o an, kollarımın arasındaki o mucizevi sıcaklık varken, küllerin bile önemi yoktu. Ben, intikam almak için geldiğim bu şehirde, ilk kez bir kadının kokusunna esir düşmüştüm. Ve en kötüsü; bu esaretten kurtulmak için en ufak bir çaba sarf etmek bile istemiyordum.
Hanzade’nin vücudunun benim kollarım altındaki o gergin ama güven dolu duruşu, yazdığım tüm senaryoları çöpe attıracak kadar güçlüydü. Saçlarının yüzümü her okşayışında, dudaklarımın arasından sessiz bir itiraf dökülüyordu:
Ben bu kadını yıkmaya değil, onunla yanmaya gelmiştim belki.
Hanzadenin de benden çok farkı yoktu. İlk görüşte birbirimizden etkilenmiştik. Sadece bunu kendimize bile itiraf edemiyorduk.
Ama…
Ona bakarken, benden hoşlandığını saklamak için ördüğü o duvarları görebiliyordum. Bakışlarını kaçırışı, sesindeki o sahte otorite, bana yaklaşırken attığı her tereddütlü adım... Hepsini bir mühendis titizliğiyle not ediyordum zihnime. Ama hesaba katmadığım, formüllerime sığmayan bir şey vardı: Ben de değişiyordum.
Okul bahçesinde, o çocuklarla uğraşırken gizlice onu izlediğim anlarda, içimdeki o karanlık intikam haritası bulanıklaşmaya başladı. Ben buraya yakmaya gelmiştim; ama onun ışığı, benim karanlığımı aydınlatıyordu. Kalbim, bana ait olmayan, hiç bilmediğim bir yöne doğru kayıyordu. Kendi kurduğum tuzağa, kendi ayaklarımla yürüyordum. Hem de koşarak...
Kasabanın biraz dışında, kimsenin uğramadığı, doğanın kucağında terk edilmiş eski bir arazi satın aldım. İçinde harabeye dönmüş, taşları dökülen eski bir çiftlik evi vardı. Herkes benim bir "gezgin" olduğumu sanırken, ben o harabeyi sessiz sedasız bir kaleye dönüştürmeye daha buralara gelmeden çok önce başlamıştım.
Gündüzleri şantiyede Hanzade ile "ortaklık" oynarken, geceleri kendi arazimde modern bir mimari harikası inşa ediyordum. Eski taş duvarları koruyup, üzerine devasa cam cepheler ve çelik konstrüksiyonlar ekledim. İçerideki her bir detayı, babamın elimizden alınan hayallerini onurlandırmak için bizzat çizdim. Şantiyedeki o hızlı tempom, kendi evimde de devam ediyordu. İşçiler şaşkındı; bir ayda kaba inşaatı bitmiş, modern bir çiftlik evi ormanın içinden yükselmeye başlamıştı.
Burası sadece bir ev değildi; burası Rıza Ulubey’in sarayına karşı diktiğim bir bayraktı. O, her şeyi parayla ve güçle ezebileceğini sanırken; ben zekayla, sanatla ve hiç bilmediği bir geçmişin ağırlığıyla geliyordum.
…
Hanzade’nin o sabah göl kenarında yaptığı teklif... Beni bir anda oyunun kenarından alıp tam kalbine, Rıza Ulubey’in çalışma masasına kadar sokmuştu. Artık uzaktan izleyen bir hayalet değildi Yılmaz; artık onların en mahrem planlarının ortağıydı. İçlerindeydim. Hem de en tehlikeli, en can alıcı noktada.
Ve işin en acı verici kısmı neydi biliyor musunuz? Ben bu durumdan memnundum.
İntikam ateşiyle kavrulup geldiğim bu topraklarda, kalbim bana ihanet ediyordu. Hanzade’nin her gülüşünde, o sert maskesinin altındaki kırılgan kadını gördükçe, elimdeki kibriti çakmakta zorlanıyordum. Rıza Ulubey’i bitirmek için onun can damarını, yani kızını mı koparmalıydım? Yoksa bu kızı o karanlık adamın elinden kurtarmak, alabileceğim en büyük intikam mıydı?
Gece şantiyeden dönüp yeni biten evimin balkonuna çıktığımda, uzaktaki Ulubey Konağı’nın ışıklarına bakıyorum. Orada bir yerlerde, Hanzade benim atacağım mesaji bekliyor ya da yarınki işleri düşünüyor. Ben ise ilk defa kaybetmekten korkuyorum. Şehri yakmaktan değil, o yangında Hanzade’nin ellerini bırakmaktan korkuyorum.
Ben iyi biri miyim? Sanmıyorum. Geçmişimdeki sırlar açığa çıksa, Hanzade o gözlerle bana bir daha bakmaz. Ama kötü müyüm? Sadece hakkı olanı almaya gelen bir adam ne kadar kötü olabilirse o kadar kötüyüm.
Oyun yeni başlıyor. Şantiye alanı çoktan kurulmuş, temeller atılmıştı. Ama asıl temel, benim ve Hanzade’nin arasında atılan o görünmez, tehlikeli bağ. Bakalım o bağ, proje yükseldiğinde bizi mi birleştirecek, yoksa ikimizi de o enkazın altında mı bırakacak?
…
Güneş, Bursa’nın verimli topraklarını altın sarısına boyarken, benim orman kıyısındaki modern kalem çoktan canlanmıştı. İnşaat gürültüsünden uzak, sadece kuş seslerinin ve rüzgârın fısıltısının olduğu bu evde, mutfakta hummalı bir çalışmaya başlamıştım. Niyetim Hanzade’yi etkiliyip daha çok kendime bağlamak.
Hazırlıklar bitmek üzereydi. Üzerimdeki beyaz keten gömleğin kollarını dirseklerime kadar katlamış, elimde bir bıçakla taze avokadoları dilimliyordum. Modern mutfak adasının üzerinde; fırından yeni çıkmış, dumanı tüten çıtır börek, bölgenin en iyi mandırasından gelmiş isli peynirler ve üzerine sızma zeytinyağı gezdirilmiş, dağ kekiğiyle süslenmiş domatesler duruyordu. Ben bu işte uslağımı konuşturuyordum,aldığım aşçılık kursu sanki bu günler içinmiş.
Telefonunu elime aldım. Şık, porselen tabakların ve orman manzarasına karşı kurulmuş masanın bir fotoğrafını çektim. Altına tek bir cümle yazdım:
"Bu manzara eksik. Tamamlamanı bekliyorum." Ardından evin konumunu gönderdim.
…
Aynı dakikalarda Hanzade, odasındaki boy aynasının karşısında kaşlarını çatmış, sanki bir savaşa hazırlanıyormuş gibi kendine bakıyordu. Telefonunun titremesiyle irkildi. Gelen fotoğrafı gördüğünde kalbinin bir tekme yemiş gibi hızlandığını hissetti ama yüzündeki o ciddi ifadeyi bozmamaya çalıştı.
"Ne o hanımım? Telefonun ekranına bakarken yüzünüzde güller açtı, hayırdır?"
Mahinur, elinde bir toz beziyle odadaki tozlarımı alıyordu yoksa Hanzadenin tozlamış gönlünün mü belli değildi. Gözleri muziplikle parlıyordu.
Hanzade hemen telefonu ters çevirip masaya bıraktı. "Yok bir şey Mahinur, işle ilgili. Şantiyeden fotoğraf atmışlar."
"Hadi oradan!" dedi Mahinur, dahada yakınlaşıp yatağın üzerine otururken. "Şantiye fotoğrafı adamın kalbini böyle küt küt attırmaz. Ben bilirim o bakışı. Yılmaz Bey değil mi o? Hani şu 'mühendis' olan, hani şu 'yakışıklı' olan?"
Hanzade yanaklarının ısındığını hissedince arkasını döndü. "Saçmalama Mahinur. Adam kahvaltıya çağırmış, projenin üzerinden geçecekmişiz güya. Gitmem lazım, biliyorsun babam bir ay süre verdi."
Mahinur kıkırdadı. "Tabii, tabii... Projenin üzerinden geçeceksiniz. O yüzden mi gardırobun yarısı yerlerde? Hanımım, kendinize bile yalan söylüyorsunuz. Siz o adama fena tutulmuşsunuz. Amacınız belli; adamı kendinize aşık edip o masaya oturtmak. Ama bu kılıkla giderseniz anca beton dökersiniz."
Hanzade pes ederek omuzlarını düşürdü. "Tamam sustum. Ne giymeliyim peki? Hem rahat olmalı, sonuçta rahatına düşkün birisiyim... Ama hem de... Yani, bilsin kiminle aşık attığını."
Mahinur heyecanla ayağa kalkıp dolaba daldı. "Hah, şöyle yola gelin! Bak şimdi, şu dar kesim, yüksek bel beyaz pantolonu çıkaralım. Üzerine de şu pudra rengi, ipek askılı bluzu giy. Ama asıl bomba bu değil..."
Mahinur, askıdan açık vizon rengi, süet, kısa bir ceket çıkardı. "Bunu üzerine şöyle bir atacaksın. Ayaklarına da şu şık ama spor duran binici botlarını çek. Saçlarını da öyle sıkı sıkı toplama, bırak omuzlarına dökülsün. Adamın aklını alacağız, aklını!"
Bir saatin sonunda Hanzade aynaya baktığında, karşısında hem ulaşılmaz bir "Ulubey kızı" hem de her an birinin kalbini çalabilecek kadar yumuşak duran bir kadın vardı. Mahinur arkadan hayranlıkla bakıyordu.
"Hanımım, yemin ederim ben erkek olsam, kapınızda yatardım. Hakan Bey görse kahrından davasını bırakır."
Hanzade hafifçe gülümsedi, parfümünü boynuna hafifçe sıktı. "Hakan'ın adını anıp keyfimi kaçırma Mahinur. Ben gidiyorum. Babam sorarsa şantiyede de."
"Emriniz olur sultanım! Hadi gidin de şu mühendisin devresini yakın!"
…
Hanzade, Yılmaz’ın attığı konuma yaklaştıkça şaşkınlığı artıyordu. Kasabanın bu kadar bakir bir köşesinde böyle bir mimari beklemiyordu. Arabasını taş döşeli yolda durdurduğunda, karşısında gördüğü ev onu büyüledi. Taş ve camın mükemmel uyumu... Tam Yılmaz’a yakışacak kadar modern ve gizemli.
Arabadan indi, kapıya doğru yürüdü. Kalbi, o kadar hızlı çalışıyordu ki. Kapıyı çalmasına gerek kalmadı; Yılmaz, sanki onun gelişini her hücresiyle hissetmiş gibi kapıyı açtı.
Yılmaz kapı eşiğinde durduğunda, bakışları Hanzade’nin üzerinden ağır ağır geçti. O cüretkar gülümsemesi bu kez biraz daha derindi, biraz daha samimi. Hanzade’nin bu özenli şıklığı, onun beklediğinden çok daha fazlasıydı.
"Tam zamanında," dedi Yılmaz, sesini alçaltarak. "Manzara şimdi tamamlandı."
Hanzade, Mahinur’un taktiklerini hatırlayarak dik durdu, hafif bir tebessümle gözlerinin içine baktı.
"Umarım kahvaltın, evin kadar etkileyicidir Yılmaz. Yoksa vaktimi boşa harcadığım için sana fatura keserim."
Yılmaz bir adım geri çekilip yolu açtı. "Faturayı beraber öderiz Hanzade. Buyur, içeri gir. Kendi krallığıma hoşgeldin."
Hanzade içeri adımını attığında, bu evin sadece bir barınak değil, Yılmaz’ın zekasının bir yansıması olduğunu anladı. Ve o an içinden bir yemin etti: Bu adamı sadece babasının karşısına çıkarmayacak, onu gerçekten kendi dünyasına, kalbine hapsedecekti.