01 | Düğün & Pusu
Havalimanının çıkış kapısı açıldığında yüzüme vuran nemli ayaz, yol yorgunluğunun üstüne buz gibi bir tokat gibi indi. Omuzumdaki spor çantayı düzeltip otoparka doğru birkaç adım atmıştım ki kalabalığın arasından tanıdık ses yükseldi: "Ula kirvem!"
Kafamı çevirdim. Onur gri bir arabanın açık bagajına yaslanmış, iki elini birden havaya kaldırmış sırıtıyordu. Üzerindeki açık mavi gömleğin kolları sıvalıydı, saçları her zamanki gibi darmadağındı. Yanına vardığımda beni beklemeden omzuma öyle bir vurdu ki ceketimin askısı kaydı.
"Geldin sonunda be oğlum," dedi, sırıtması yüzüne yayılırken. "Yemin ediyorum dünden beri kafayı yemek üzereyim, bir saattir de kapıda ağaç ettin beni."
Çantayı bagajın dibine fırlatıp kapağı indirdim. "Uçak vaktinde indi lan, ne ağaç olması? Sen erken gelmişsin. Hem ne bu halin senin, çökmüşsün?"
"Ne çökmesi, anam ağladı anam," diyerek şoför koltuğuna geçti. Ben de yanına bindim. Kontağı çevirip arabayı dar otopark çıkışına doğru kırdı. "Dün sabahtan beri bizim evde kıyamet kopuyor. Yayladan teyzeler indi, Maçka'dan amcamlar geldi. Annem mutfakta her tencerenin başında ayrı ağlıyor, 'Uşağım elden gidiyor' diye. Babam desen gelen geçen herkese bağırıyor. Seni alacağım bahanesiyle zor kaçtım evden."
Arkama yaslanıp dikiz aynasını düzelttim. "İyi yapmışsın. Seninkiler de tek oğul evlendiriyor, normaldir o kadar telaş."
"Sana hava hoş tabii, rahatsın," dedi vitesi üçe atarken. Sahil yolunu geride bırakıp içeriye, dağlara doğru tırmanmaya başladık. "Mardin’de keyfin yerinde, aşiret ağasısın her şey ayaklarının altında. Benim gibi boynuna urganı geçirmiyorsun."
"Boş yapma damat bey," dedim gülerek. "Kendi rızanla girdin o yola, şimdi mızmızlanma."
Yol dikleştikçe etrafı saran fındıklıklar sıklaştı; iki yanımızdan yükselen dik kayalıklar ve koyu yeşil orman gökyüzünü neredeyse tamamen kapattı. Bizim oralarda gözün alabildiğine uzanan o dümdüz, sarı ufuktan sonra bu kadar dik yamaçların arasına girmek insanı istemsizce darlıyordu ama havada temiz, taze bir toprak kokusu vardı.
Cebimdeki telefon titreyince elimi ceketimin içine attım. Ekranda Hevi’nin adını görünce parmağımı ekranda kaydırdım. "Söyle güzelim."
"Abi vardın mı? Merak ettim, sesin çıkmadı hiç." Arkadan konağın avlusundaki fıskiyenin sesi geliyordu. "Vardım Hevi, arabadayız şimdi. Onur’la köye çıkıyoruz."
"İyi bari, aklım kaldı sende. Sabah Şiyar geldi kahvaltıya. Sulama kanalı için ustalarla görüşmüş ama 'Abim gelene kadar kazmaya başlamasınlar' dedi. Sana sormamı istedi."
"Doğru demiş," dedim camı bir parmak aralayıp serin havayı içeri alırken. "Söyle Şiyar’a, ben dönene kadar tek bir işe elini dokundurtmasın. Babam aradı mı?"
"Aradı sabah. Çok selamı var, 'Mervan işleri dert etmesin, dostunun düğününe baksın' dedi."
"Tamam, akşam ararım ben onu. Hadi kapatıyorum."
"Tamam abi, Onur abiye çok selam söyle." Telefonu kapatıp cebime attığımda Onur yan gözle bana baktı. Bıyık altından gülerek. "Oğlum iki günlüğüne geldin, bırak işi falan rahatına bak."
"Boşlarsam başıma üşüşürler," dedim. "Hem sen kendi derdine yan, yarın meydanda dizlerin titreyecek."
Köyün girişine vardığımızda hava tamamen kararmıştı. İki katlı, geniş evin önüne en az yirmi araba dizilmişti; bahçedeki koca kazanların altından dumanlar tütüyor, içeriden kadınların kahkahaları ve tabak çanak sesleri geliyordu. Araba durur durmaz sundurmanın basamağında dikilen Dursun amca kasketini düzeltip hızlı adımlarla aşağı indi.
"Hoş geldun Mervan oğlum!" diyerek iki eliyle birden elimi kavradı, sımsıkı sıktı. "Gözümüz yollarda kaldı uşağım."
"Hoş bulduk Dursun amca," dedim hürmetle başımı eğerek. "Allah tamamına erdirsin, hayırlı uğurlu olsun inşallah."
"Amin oğlum, amin. Geç içeri haydi, dağın ayazı fena çarpar adamı." Evin kapısı açıldı, Onur’un anası Hamiye teyze ellerini önlüğüne silerek basamakları indi. Beni görünce yüzündeki yorgun ifade bir anda dağıldı, adımlarını hızlandırıp boynuma sarıldı.
"Kurban olurum sana uşağım, hoş geldin," dedi sırtımı sıvazlarken. Geri çekilip yüzüme baktı. "Aç mısın, yolda bir şey yedirdi mi bu hayırsız sana?"
"Yedirmedim ana," dedi Onur bagajdan çantayı çıkarırken. "Senin yemeklere yer kalsın diye aç getirdim çocuğu."
"Sus ula terbiyesiz!" diyerek oğlunun omzuna bir şaplak indirdi Hamiye teyze. Sonra koluma girdi. "Geç içeri oğlum, soba yanıyor, lahana çorbasıyla sıcak ekmek hazır. Hele bir soluklan."
İçerisi sıcacıktı; odun dumanı, demli çay ve taze ekmek kokusu birbirine karışmıştı. Gece yarısına kadar evin içi durulmadı. Yayladan inen akrabalarla selamlaşıldı, çaylar içildi, Onur’un askerlik ve üniversite anıları masaya döküldü.
Ertesi günün sabahı ise evin hemen arkasındaki fındıklıkta peş peşe patlayan çift kırmanın sesiyle başladı. Saat sekiz bile olmamıştı ama köy çoktan ayağa kalkmıştı.
Öğleye doğru elli arabalık konvoy kuruldu, kornalar eşliğinde kız evine gittik. Kapı parası verildi, evin önünde urgan kesildi; gelini alıp köy meydanına döndüğümüzde ortalık tam bir panayır yerine döndü.
Kemençeci tahta bir kütüğün üstüne çıkmış, yayı öyle bir çekiyordu ki ses bütün vadide yankılanıyordu. Araba durur durmaz köyün gençleri etrafımı sardı; "Kirve hadi horona! Kaçış yok!"
Ceketimi çıkarıp kenardaki sandalyelerden birine bıraktım. Halkanın ortasına girdik; omuz omuza kenetlendik. Ayaklar toprağa aynı anda vurdukça yer sarsılıyor, horonun ritmi hızlandıkça kimsede ne yorgunluk kalıyordu ne dert. Horon bitti, kemençeci tempoyu değiştirdi, bu sefer kolbastı başladı. Onur’la karşılıklı ter su içinde kalana kadar oynadık; meydandaki alkış kıyamet takı törenine kadar durmadı.
Meydanın ortasındaki masaya geçtiğimizde ceketimin iç cebinden kadife kutuyu çıkardım. Gelinin bileklerine üç kalın Adana burmasını tek tek taktım, Onur’un göğsüne de altını iliştirdim. Onur kulağıma eğilip fısıldadı: "Oğlum sen delirdin mi, rızkınızı bana mı geirdin?"
"Boş konuşma damat," dedim gülerek omzuna vururken. "Sağdıç olduk, kuru tebrikle kenara çekilecek halimiz yok. Hakkını vereceksin."
Meydandaki ihtiyarlar bıyık altından güldü, Dursun amcanın göğsü kabardı. Takı faslından sonra köyün gençleriyle pikabın arkasında gizlice ev yapımı erik rakısı yuvarladık; iki kadeh boğazımızı yaka yaka indi, günün yorgunluğunu silip süpürdü. Akşama doğru hava kararmaya başladığında meydandaki kalabalık dağıldı. Onur’la gelin yola çıkacaktı. Arabanın bagajını kapatıp yanıma geldi Onur; kravatını tamamen sökmüş, yakasını açmıştı. Gözlerinde yorgun ama saf bir mutluluk vardı.
"Kardeşim," dedi elimi sıkıp beni kendine çekerken. "Kalktın oralardan geldin, sağdıcım oldun. Doğru dürüst oturup iki lafın belini kıramadık. Bırakıp gidiyorum seni dağ başında."
"Evlendin oğlum," dedim sırtına sert bir şaplak indirerek. "Karını bırakıp benimle mi oturacaksın bu saatten sonra? Hadi yoluna bak, kızı da bekletme arabada."
Güldü, erkekçe sarıldık. "Hakkını helal et Mervan. Çok iyi geldin."
"Helal olsun kardeşim. Yavaş sür şu arabayı, virajlara sert girme." Onur arabaya bindi, kontağı çevirdi. Yokuş aşağı inerken arkalarından bir tas su döküldü, kırmızı stop lambaları karanlık virajın kıvrımında kaybolana kadar arkalarından baktım.
Dursun amca sundurmanın basamağında dikilmiş, tespihini çekiyordu. Yanına yaklaştım.
"Dursun amca," dedim ceketimin düğmesini iliklerken. "Ben biraz patikadan yukarı doğru yürüyeyim. Başım kazan gibi oldu, bir nefes alıp gelirim."
"Aman oğlum, uzaklaşma," dedi kaşlarını çatıp karanlık dağ yoluna bakarak. "Hava zifiri karanlık, sis de iniyor tepeden. Buraların yollarını bilmezsin, ayağın kayar."
"Yok amca, fazla açılmam. Yol boyu az bir yürür, dönerim hemen." Bahçe kapısından çıkıp taşlı patikaya vurdum.
Dağın ayazı yüzüme çarptıkça günün bütün barut, ter ve rakı kokusu genzimden silindi. Köyün sarı ışıkları arkamda, sisin içinde silik birer leke gibi kalana kadar yokuş yukarı yürüdüm. Sessizlik ağırdı; sadece vadinin dibinden gelen derenin o boğuk uğultusu vardı. Yaklaşık on dakika sonra, yolun bittiği ve fındık ocaklarının sıklaştığı sırtta adımlarımı yavaşlattım.
Kafamdaki o hafif çakırkeyif duman bir anda bıçak gibi kesildi. Arkamdaki çalıların arasından kuru bir ses geldi.
Rüzgâr değildi. Rüzgâr yaprağı hışırdatırdı ama bu, toprağa basan sert bir postalın ağırlığıydı. Adımımı kesmeden kulağımı kabarttım; sol çaprazdan da ıslak çamurda kayan bir başka hışırtı yükseldi. En az iki kişiydiler. Adımlarını benim tempoma uydurmuş, arkamdan geliyorlardı. İstifimi bozmadan elimi ceketimin içine, belimin arkasına attım.
Boştu.
O an sırtımdan aşağı kaynar sular döküldü. Düğün evinde çocukların, yaşlıların arasında ayıp olmasın diye silahı odadaki komodinin çekmecesinde bırakmıştım.
"Sikeyim..." dedim dişlerimin arasından, sesim fısıltı gibi çıktı. Fark ettiğimi anladılar. Çalıların arasından aniden hızlandılar. Arkamı dönüp yamaca doğru hamle yaptığım anda karanlığın içinden bir namlu alevi parladı. Kurşun hemen yanımdaki kızılağacın kabuğunu parçalayıp talaşları yüzüme savurdu. Refleksle kendimi sola, dik fındıklığa doğru attım. Peş peşe iki el daha sıktılar; mermiler tepemdeki dalları kırıp yaprakları üstüme döktü.
"Kaçırma! İndirin aşağı!" Ses yukarıdan, patikanın başından geliyordu. Şivesini duyduğum an duraksadım. Karadenizli değildi; gırtlaktan, sert, bizim oralardan birinin sesiydi. Mardin’deki itler buraya kadar izimi sürmüştü.
"Kör noktaya indi, yolu kesin!"
Yamaçtan aşağı, sisten gözün gözü görmediği çukura doğru kaydım. Dikenler ceketimi yırttı, ellerim taşlara çarptı ama durmadım. Aşağıdaki dere uğultusuna doğru koştum. Tam iki kayanın arasına kendimi atarken sol koluma sert bir şey çarptı.
Darbe öyle ağırdı ki dengemi kaybedip çamurlu toprağa çakıldım; bir ağaç kütüğüne vurup durabildim. Dişlerimi sıktım, ses çıkarmadım. Kolumdan aşağı ılık kan boşalıyordu. Vurulmuştum.
Yukarıda iki fener ışığı dalların arasında dolaşmaya başladı. "Aşağı kaydı, dereye iniyor!"
"Çabuk, sağdan dolanın!" Sesler dere yatağına doğru uzaklaşırken nefesimi tuttum. Mesafe açılınca ceketimi tek kolumdan sıyırdım, gömleğimin eteğini asılıp yırttım. Bezi var gücümle yaranın üstüne dolayıp düğümledim. Kan biraz duruldu ama kafam dönüyordu; hem kan kaybından hem de içtiğim rakıdan zemin hafiften kaymaya başlamıştı.
Aşağı inemezdim, adamlar dereye inmişti. Köye de dönemezdim; pisliği Dursun amcaların kapısına taşıyamazdım. Çaprazlama tırmanıp sırtın ters tarafına vurdum. Sırtı aşıp düzlüğe çıktığımda sis biraz dağıldı. İleride, fındık ocaklarının bittiği yerde iki katlı ahşap bir ev gördüm. Üst katındaki pencereden sarı bir ışık sızıyordu.
Bahçe çitini omzumla itip basamaklara tutundum. Sundurmaya çıktığımda sırtımı kapının yanındaki tahtaya dayadım. Gözlerim kararıyordu. Sağ elimi yumruk yapıp kapıya iki kere vurdum.
İçeriden bir ayak sesi gelir gibi oldu ama bacaklarım daha fazla taşımadı. Dizlerim boşaldı, kendimi kapının eşiğinde buldum.